Yazmayı Sayıklayan Yazı

Bir açıklığın bir şeyi daha iyi gizleyebileceğinin bilgisini, evin hangi tekinsizliği bize öğretmiş olabilir? Evde gizlenmiş olan şeyin sayıklanışını en çok duyan eşya ahşap mı, çelik mi, sırça mı, kumaş mı?

Gecekondular evlerini kaybetmiş insanların yaptığı evler. O nedenle bir yitirme duygusu vardır o evlerin biçimlenişinde, evden çok ev adağı gibi (…) Eğer yer ele geçirilirse ve yıkım sona ererse, kalıcı evlerini kuracaklar. Maket evler gerçek evlere dönüşecek. Yani o ilk evler, aslını sayıklayan evler… Bunu anladığım zaman Berci Kristin’i nasıl yazacağımı anlamıştım. Benim kitabım da romanı sayıklayan bir roman olacaktı. Romanı düşleyen ama roman olmayan bir anlatım bulmalıydım.”[1]

Bir şey okursun ve onun bir esintisi olur, üstelik bir avluda oturmuşsundur o an. Bir avlunun olması iyidir, çünkü insanlar evlerine kapanmak zorunda kalmışlardır. Latife Tekin’in “evi sayıklayan gecekondu” dediği yerde, avluyu sayıklayan evleri düşünmeye başladığın bir zamanın içindesin. Sadece bunu değil, yazıyı sayıklayan yazıyı da düşünürsün. Kalıcı bir ev için yıkımın sona ermesi gerektiği gibi bir şeyin yazı olması için de silginin sona ermesi gerekebilir belki. Yeri ele geçirmek ile en güzel, en doğru, en iyi şeyi söylemek için çırpınan dilin geçirdiği nöbete karşı serin olmak arasında ne gibi farklar vardır acaba?

Kekemeleşmek ve ağzının içinde epilepsi nöbeti geçiren dili yatıştırmak için hiçbir telaş duymamak…

Bazen bir şeyi evin içerisinde geçmiş yaşantıyı düşünürken bulamazsın, bir avlunun tamamını dolaşırken o şeyle karşılaşırsın. Bir avlunun tamamı! Evin ve insanın taşan sabrının dışarıya dağılmış hali gibi duruyor. Evden bunalan insan ile insandan bunalan evin birbirlerinden habersiz ama birlikte yaptıkları bir şey avlu. Evin içindeki her şeyin kontrol edilebilirlikle tanışmış olması ama avlunun dışarıdan gelecek bir tehlikenin başlangıç noktası gibi durması dikkatimi çekiyor. Öyle hatırlıyorum, bir avludaki ağacın duvarın dışına sarkmış dallarındaki meyveler mahalledeki çocuklarla birlikte dokunmak için uzandığımız ilk şehvetti.

Acaba ilk annemiz ve babamız ısırılmış bir meyvenin kalan kısımları henüz ellerindeyken mi kovuldular evlerinden? Sürgünlüğü hatırlatacak bir çekirdekle mi örüldü ilk avlumuz?

Doğada çözülmemiş olarak duran o çöp, hafızası mı oldu kovulmuş insanın?

Avluda yetişen her şeyin eve girdiğini hatırlıyorum, gölgeleri dışında…

Bir avlunun mevsimler hakkında evlerden daha çok bildiği var, belki de bu yüzden ev, avluya bakarak giyinir ve soyunur. Evde artık kullanılmayacak nesneler, eşyalar avluda bir köşeye konulur. Avlu aynı zamanda son sözlerini işitendir insanda eskiyenlerin ve bir daha insanla konuşmayacakların.

Bir de avluda saklanan şeyler vardı. Avlulara bazen kitap, bazen silah, bazen para ve bildiğim kadarıyla çoğunlukla kasetler gömülürdü. Avludaki toprağın altında yaşayan solucanlar acaba müzik zevkimiz hakkında neler düşünüyorlardı? İnşaat kazısı izleme tutkunları, evin son nefesini verirken yapacağı itirafı bekliyor gibiler. Kepçenin yıkmakta olduğu eve indirdiği her darbe “Konuş! Konuşsana!” baskısından başka ne olabilir ki?

Bir açıklığın bir şeyi daha iyi gizleyebileceğinin bilgisini, evin hangi tekinsizliği bize öğretmiş olabilir? Evde gizlenmiş olan şeyin sayıklanışını en çok duyan eşya ahşap mı, çelik mi, sırça mı, kumaş mı? Melih Cevdet Anday neden sayıklama değil de çıtırtı dedi buna? “Masamız çıtırtılar içindeydi, eski yaşamından.”[2]

Ayrıca Anday, “Güneşte” adlı şiirinde Pieter Brueghel’in “Çocuk Oyunları” tablosu için, “Brueghel nasıl da toplamış bunca ortaklığı ve uyumu” dediği yerde Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm romanındaki köy meydanı gelir aklına ve romandaki çemberin, anlamını, bizzat içinde toplanmış insanların ona yaşattıkları baş dönmesinden aldığını fark edersin.

İnsan; içinde olduğu çemberin vertigosu!

Sayıklamak ve çıtırtı ve mırıldanmak.

Evde bir şey beni yokluyor, bir isim. Mırıldanıyorum. Evin biçimleri değişiyor.

Rilke’yi seviyorum. Herkes uyurken, bu dünyanın yerine gizlice başka bir dünya koydun diyen Rilke’yi. Onun adını söylüyorum, evin yerine başka bir ev koymuş oluyor adı.

Gecekondular evleri sayıklar Latife Hanım… Yeni evler de eski avluları. Ve insanın bir suskunluktan sonra bir ismi söylemek üzere çağırdığı dili var. Konuşmak için bir dile ihtiyacımız olmayabilir. Ama söylemek öyle değil. Dilini çağırırsın, gittiği yerden dönsün diye evine. Dönsün de söylesin diye onu. Dil dönebilen bir şeydir.

Ve üstelik bir hastalığın vardır, Roland Barthes’ın sana bulaştırdığı. Dili görebiliyorsundur.

Dili dönüş yolunda görürsün. Çağırdığın dilinin elinde, söylemek üzere olduğun o şey bir gül halinde durmaktadır. Bir gül, tüm bahçelerle unvan maçına çıkacak kadar bir gül.

Söyleyeceğin şey, dilinle karşılaşmak üzere yola çıkmıştır.

Birinin elinde, evinin bir köşesinde, vitrinde görünür bir yerde tuttuğu bir şeyi olur, senin dikkatini çeker, bakışlarından o şeyi incelemek istediğin anlaşılır, ama o şeyi sana vermeden önce onun ne denli değerli bir hatırasının ve anlamının olduğuna yönelik birçok şey söyler.

Onca duyduğun şeyden sonra sana uzatılmış o şeyi onca söylenmiş şeyden daha büyük bir incelikle eline alırsın.

İşte, dilim onu bana öyle uzatıyor… 

[1] Pelin Özer, Latife Tekin Kitabı, Everest Yayınları 2005

[2] Çetin Altan, Melih Cevdet Anday yazısı, Milliyet, 30 Kasım 2002