Sanat Neye Benzer

NOT: Bu metin -siyah kelimeler hariç- Miguel Tamen’in Sanat Neye Benzer isimli kitabından seçilmiş cümlelerin kitabın akışına göre düzenlenmiş özel bir kolajından oluşmaktadır.

Şiiri ve belki de tüm sanatı çoğunlukla bazı insanların tamamen anlamadığı bir dizi şey (kelimeler, işaretler, sesler..) zannedersiniz. Görme eksiğinizden dolayı gizli olduğunu zannettiğiniz şeylerden (ki sonunda harika şeyler oldukları ortaya çıkabilir) bağımsız olarak, sırf anlamadığınız ya da bazı yerlerini anlamadığınız için şiire yabancı bir dil dersiniz. Oysa Alice, aynanın içindeki odaya geçince, eski odadan bakıldığında görülebilen şeylerin “gayet sıradan ve sıkıcı” ama bundan ötesinin “bambaşka” olduğunu düşünür.
Peki bir şiiri anlamak neye benzer? Alice’e göre bir şiiri anlamak bir yavru kediyi anlamak gibidir… Çünkü şiir dilinden söz etmek çoğunlukla hayvan dilinden söz etmektir… Bütün sanat böyledir. Mırlaması ne dediğinin anlaşılmasını çok zorlaştırır… Doğayı düşünün, sayıları, başka zihinleri ya da geçmişi…Bütün bunlar sadece mırlar… peki şiirler kedilere benziyorsa..şiirler deli midir? .. Hatta şiirlerle alışverişe giren insanlar deli midir?
Sanatla fazla haşır neşir olmuş insanlar birtakım sesler duyarlar. Yine de şiirlere deli demek onlara yabancı demek gibi olacaktır. Çünkü kaybettiklerinde deli olacakları bir akılları yoktur. Bu yüzden RafadanKafadan şöyle der: “Ben sözcüklere böyle ağır iş yüklediğim zaman daima ekstra ücret öderim.”
Hani konuşmanızla insanları sıkar ya da büyülersiniz. Belli şeylere saygı duyar ve her türlü önceliği tanırsınız. Ve bu durumların hiç birinde bunların hepsinin kendi onurunuza düzenli olarak verdiğiniz sürpriz partilerin bir parçası olma ihtimalini aklınıza getirmezsiniz.

“Psicik, hadi başkasıymış gibi yapalım”.. Bu, “Alice’in en sevdiği söz”.. Çünkü “mış gibi” yapmak çoğunlukla imkansız bir ameliyat için zihinsel bir çare gibi görünür.. İnsanların ağaç olduğunu keşfetmezsiniz. Hatta Koyuneti’ni aşırılığa kaçmakla suçlamaktan çekinmezsiniz… Ve hatta hayatınızdaki en büyük tradejinin Koyuneti’nin ölümü olduğunu söylerken bile… Böyle bir var olmayış sizi metamorfozlara, kısalmaya, şişmanlamaya, yumuşamaya ve topraklaşmaya ve başka bir şeye dönüşmeye daha meyilli kılar. Hatta var olmayış tamamlılıktan bir şey eksiltmiyor gibidir. O kadar ki sanat hakkında konuşmanın eylem kabiliyetine sahip mobilyalar hakkında konuşmak olduğu sonucuna varabilirsiniz. Üstelik sanatın asla bir planlama işi olmadığını,,, sanatın ne doğal bir vaka ne de bir anlaşmanın ürünü olduğunu söylemek istersiniz.
Yoksa varoluş, bir takım ölçüsüz değişimlerden korunmayı sağlayan bağışıklık sistemi gibi bir şey midir?
Yani size sanatla ve mobilyayla ilgili şeyler öğretilirken gerçekte hiçbir zaman sesleri dinlemek öğretilmez. Onun yerine bir takım şeylerin önemli olduğu ve belki de –dolaylı olarak- önemli olan şeylere ilişkin bir takım şeyler öğretilir. Ama yine de Alice zaman zaman Fare’yi incitir, sık sık çevredeki mobilyayı incitip onlardan incindiği gibi. Oysa insanları genelde alışıldık yollarla incitirsiniz…
Bu yüzden de size çoğunlukla buradaki görgü kuralının sanatı rahat bırakmak olduğu söylenir. Sanatla tanıştırılırsınız ve sonra onu rahat bırakırsınız. Bunun dışındaki her şey terbiyesizlik sayılır. Sanki eşyayı bulduğunuz gibi bırakırsınız, onursal bir yemeğin arkasından ortalığı temizlediğiniz gibi..

Koyunbudu tabakta hafifçe eğilerek Alice’i selamladı; Alice de aynı şekilde karşılık verdi. Korksun mu eğlensin mi bilemiyordu. Yine Yalancı Kaplumbağa Alice’e bir ıstakozla hiç tanıştırılıp tanıştırılmadığını sorunca Alice, “bir kere tatmıştım” diyordu ki, kendini tuttu. Hani anlarsınız ya; çok şirindirler, ama genellikle tabaktayken..
Örneğin ölmüş insanlar, depremler, olaylar ve belki de tekrar nasıl meydana getireceğinizi bilmediğiniz her şeyden bahsetme biçimlerini öğrenirken sanat hakkında nasıl konuşulacağını da öğrenirsiniz… Bunun sebebi belki de sanatın porsuk gibi bir şey, kertenkele gibi bir şey ve tirbuşon gibi bir şey olmasıdır. Çünkü deliliğin hüküm sürdüğü yerlere gitmek için deli olmanız gerekmez. Çünkü doğru ruh halinde olmak zaman zaman bir dilek gibidir, öyle ki sizi harekete geçirir; ve bir inanç gibidir, öyle ki delil bulmak için etrafa baktırır.
Böylece belki de yaptığınız şeye özelliğini veren, hiç kımıldamasanız bile, o şeyi yaparkenki ruh halinizdir. Bu yüzden nasıl ki titreme okuluna ya da terleme okuluna gitmeniz gerekmiyorsa, sanat için gerekli olan tek şey de daima sizin etrafınızdadır. Oysa başka insanlara yaklaşmış olmayı çoğunlukla okula gitmiş olmak gibi tarif edersiniz.
Mesela Beyaz Şövalye’nin bin bir türlü edevatı var gibi görünür. Onları bulundurmak için de (tuhaf olsa bile) saikleri var gibidir. Erikli kek tabakları bulundurmanın yararlarına inanır, ola ki bir erikli kek bulursam diye; ve arı kovanı bulundurmanın yararına inanır, bazı arılar yuva yapar umuduyla. Ayrıca onu köpek balıklarının ısırmasından koruyan halhallar takmanın yararına da inanır.
İyi de sanat bir kimseyi farklı bir kişiye dönüştürebilir mi? İnsanlar bazen, kısmen “sanat” dedikleri şey sayesinde şimdi oldukları kişi haline geldikleri izlenimine kapılırlar… Ama burada ima edilen daha ziyade muğlak bir psikolojik takastır. Çünkü aslında sık sık kendinizi biraz farklı hissedersiniz, hatta çok farklı, ama yine de başka biriyle değiştirilme fikri şöyle dursun kendiniz olup olmadığınızdan kuşku duymazsınız… O zaman sanatı birisinin etrafındaki özgül öğelerin toplamından ibaretmiş gibi görmeyin. Unutmayın ki değişim hakkında konuşma isteksizliği aslında sanatla güçlü bir bağlantı hissinden ileri gelebilir.
Alice’İn şimdi kendini biraz farklı hissetmesi, sözgelimi kendi gözyaşlarında boğulabileceğine ve su aygırına benzeyen bir şeyin fare olabileceğine, çeşitli şeyleri yiyerek ya da içerek boyunu değiştirebileceğine ve hatta insanların “hep birlikte bir mum gibi” sönebileceğine inanır hale gelmesi nedir?..
-Kendimi ne yazık ki ifade edemiyorum efendim,, pek kendim değilim çünkü diye cevaplar Alice..

Sanat Neye Benzer/ Miguel Tamen/ Metis Yayınları/ 2015