Parrhesia Oyununda Şiddetin İmgesi

Latife Tekin’in kendi gerçekliğini arayışı, dili bozmakla başlar. Dille oynamak, içine doğduğu dili değiştirmek, toplumda gördüğü aksaklıkları kökünden değiştirmeye girişmek gibidir.

Darbelerle ve kıyımlarla oluşturulmuş bir tarihin içinden yara almadan çıkmak imkânsızdır. Toplumsal olayların ve acıların kişisel tarihlerde derin çukurlar açtığı, bu çukurların etrafında da çatlakların oluştuğu söylenebilir. Ülke tarihinin ve kişisel tarihin birbirine dolanarak varlığını sürdürdüğü ve bu çatlaklardan yaralı bireylerin sesi olarak sızdığı görülebilir. Kendiliğin yaralı birey olarak kurulduğu ve bu haliyle kendine bakışın politik bir tavır olduğu iddia edilebilir. Dolayısıyla çatlaklardan sızanlar, neden politik roman yazıldığıyla ilgili cevapları da taşır.

Darbenin yıktıklarına ve geride kalan enkazın içinden edebiyata bakıldığında, eleştirmenler genellikle 12 Mart külliyatı gibi bir 12 Eylül külliyatından bahsedilemeyeceğini belirtir. 12 Eylül romanlarında toplumcu-gerçekçi bir yan kalmadığının, siyasallaşan romanların da kurulu düzenin yanında yer aldığının, ekonomik-toplumsal sorunların dile getirilmediğinin üzerinde durmuşlardır. Bu durumu da kısaca depolitize olmak şeklinde yorumlamışlardır. Elbette bu genellemelere karşı bakışlar da vardır: Genel itibariyle 12 Eylül romanlarının yazıldığı ancak darbeden sonra bir suskunluk dönemi olduğu belirtilir.

Edebiyatın depolitize bir hale geldiği kaygısı değişen yeni gerçeklik algısıyla, kurmacanın hayatın kopyası olmadığının anlaşılamamasıyla bağlantılıdır. Darbe sonrası edebiyata darbenin yarattığı şiddet üzerinden bakmak gerekir. Bu şiddet, bireylerde derin boşluklar açar ve -yaşananlar- hayat, ölüm, gerçeklik, kimlik, kendilik sorgulanır. Edebiyat artık kendini ve kendiliğini sorgulayan, etrafına bakarken kendini de çözümlemeye ve inşa etmeye çalışan parrhêsiastês’indir, yani kurmaca dünya kendi gerçekliğini yaratmıştır. Hayatın ve kurmacanın hakikatini arayan birey, oyunlarla yaşadığını fark ettiğinde artık parrhêsia oyununda olduğunun da bilincindedir ve kullandığı dilin bu anlamda erdemli bir hayata tekabül edip etmeyeceğini de düşünür. Latife Tekin’in Gece Dersleri metni de değişen edebiyat algısının bir karşılığı olarak durur. Alışıldık dizgeyi bozan bir metin olarak eleştirel tavrıyla ezberlenmiş edebiyat biçiminden farklı bir şekilde anlatır derdini. Slogan atan ve dünya görüşünü okura birebir aktarmak isteyen metinlerin aksine benlik bölünmesi, kayboluş ve kendini arayış sorunsallarını taşıyan ve tartıştıran bir metindir.

Gece Dersleri kendilik meselesini tartıştırırken diğer yandan 12 Eylül öncesi yazarın içinde bulunduğu politik oluşuma getirdiği eleştiri de metnin merkezinde durur. Latife Tekin, metnin yazılış sürecini etkileyen siyasi hareket içinde, yoksulların ve kadınların “dilsiz” olduğunu ayrımsar. Yazara göre üyesi olduğu İlerici Kadınlar Derneği erkek egemenliğinin, güç ilişkilerinin, hiyerarşi tutkusunun hâkim olduğu bir kurumdur. Latife Tekin, yazmaya başlamasını şöyle anlatır: “O dönemde, o kadar önemliydi ki benim bir şey yaparak kendimi kurtarabilmem… 12 Eylül’ün şiddetini bertaraf edip parçalanmamak için benim de o şiddette bir şey yapmam gerekiyordu. O koşullarda, elimi uzatabileceğim tek şey kâğıt ve kalem.”[1] Metnin örgüsünde de görülen yazının, yazarak kendini bulmanın önemi parrhêsia için de bir kez daha vurgulanmış olur. Gece Dersleri’nde “genç bir militanın solgun anılarının ve soluk kesen itiraflarının” dile getirilmesi, bir anlamda bu metinle birlikte birçok şeyin göze alındığını gösterir. İtiraf ve yüzleşmenin, beraberinde eleştirel bakışı getirmesiyle cesurca bir hamle yapılır. On sekiz yaşındaki Gülfidan, Sekreter Rüzgâr kod adıyla sol görüşlü bir örgütün kadın koluna katılır ve bundan sonra kendine karşı nasıl mesafelendiği görülür. Öyle ki benlik bölünmesi, parçalanma ve arayış metin boyunca tam merkezde durur. Anlatımdaki parçalanmışlık roman kişilerinde bölünmeye/çoğalmaya dönüşür. Bunu sağlayan ise “arayış”tır. Gece Dersleri bir sürecin, kişilerin kendilerini ya da başkalarını, ölülerini, olmayan yerleri aradığı sürecin metnidir. Gülfidan, Sekreter Rüzgâr kod adıyla bir başkası olur: “Ah hayatım, hiç benim olmadın…”[2] diyerek de benliğinin bölündüğünün altını çizer. Sekreter Rüzgâr’ın arayışı Gülfidan olabilmek yolundadır. “Sekreter Rüzgâr kod adıyla durup duran kalıbımın içinde azar azar küçülerek yok olacağımı anladım ve korkarak ağladım”[3] der. Sekreter Rüzgâr olarak yaşamanın bir çeşit kıstırılmışlık olduğunu fark eder ve esasen örgüt içindekiler de bekledikleri militan tipini bulamamışlardır Gülfidan’da. Bunu algıladığındaysa kod adından sıyrılmaya çalışır ve Gülfidan’ı aramaya koyulur. Bu arayışta ilk uğrak, elbette geçmiştir. Geçmişten hatırlananlar, parçalanmayı daha da çoğaltır. Gülfidan’ın bedeninde bu kez Sekreter Rüzgâr’dan başka, annesi, kocası, Mukoşka da yer alır ve çatışma gittikçe büyür. Dönemin toplumsal çatışması Gülfidan’ın bedeninde toplanmış ve oradan devam etmektedir sanki. Çatışmaya katılanlar gittikçe artar, Sekreter Rüzgâr’ın getirdikleri vardır çünkü; örgüt üyeleri ve başkan da Gülfidan’ın zihniyle, bedeninde kendilerine yer açarlar. Gülfidan bunca baskının altında ezilmeye mahkûm olmamak için sert bir şekilde direnir ancak “eylülün on ikinci sabahı” Gülfidan’ın çöküşü okunur: “Annesiyle aralarındaki tuhaf ilişki -kocası ilişki olarak adlandırmasına her zaman karşı çıktı- eylülün on ikinci sabahında, sesi, süsü, sisi olan, göz yaşartan, burun sızlatan, Gülfidan’ın özgün fidanından on yıllık hayat meyvesini kopartan radyo cızırtılarının ve son derece sinematografik ateş kırıklarının bulutları yakmasıyla başladı.”[4] Bir yandan annesinin egemenliği altında, diğer yandan darbenin yıktığı şeyler altında ezilir. Bütün bunlara üzerine çektiği kara örtüyle direnmeye çalışır. Darbeden sonra örgüt üyelerinin çeşitli kılıklarda gizlendiklerini fark etmeye başlayınca üzerindeki kara örtüyü yakmaya karar verir ve Sekreter Rüzgâr kalıbına sığamayarak, Gülfidan olmaya yaklaşır. İçinden geldiği örgütü eleştirmek üzere yazılan bu romanda aranan ve ulaşılmaya çalışılan kendiliktir.

Gece Dersleri’nde bölünme ve arayış hâli, dile girift anlatımla yansır. Latife Tekin’in susmak istemediği, gördüğü olumsuzlukları eleştirmek istediği ancak bunu bir bildiri yayımlar gibi değil kurmaca bir eser içinde estetik kaygılarla yapmak istediği görülür. Kendisi, “Yaşadığımız şeyi politik sözcüklerle dile getirmem imkânsızdı ama bir biçimde dile getirilmeliydi, dile getirilebilir bir şey olmalıydı”[5] der. Latife Tekin’in kendi gerçekliğini arayışı, dili bozmakla başlar. Dille oynamak, içine doğduğu dili değiştirmek, toplumda gördüğü aksaklıkları kökünden değiştirmeye girişmek gibidir. Bir yazar olarak önce dilin alanına sığınır ve oradan başlar. Sonrasında ise kurduğu bu yeni dil ile eleştirir. Kurduğu bu yeni dil alanında susmanın ne denli gürültülü bir hâlde olduğu görülür. Hem çok genç hem yoksul hem de kadın olan yazarın üç kere susması gerekiyordur; “Üç kere susması gereken biri konuştuğunda demek ki böyle oluyormuş”[6] der. Latife Tekin, susan ama bir o kadar şiddet hissi uyandıran bu dili nasıl oluşturduğunu şöyle anlatır: “Sezgisel bir karar almıştım yazmaya başlarken. Evimin diliyle yazacaktım… Konuşmaya konuşmaya, artık evimin dilini unutmuştum o sıralar… Dili dışarıdan seyredemeyen kişilerin yazabileceklerine pek inanmam doğrusu. Tabii ki yıllar sonra, geri dönüp o dili eskiden olduğu gibi, aynı masumiyetle yeniden mırıldanabilmem olanaksız. Bu kez, kendimi evimin diline misafirliğe gitmişim gibi hissettim. Dil beni, ben de dili seyretmeye başladık… İşte o zaman, dili seyrederken bir yandan da dil üzerine düşünmeye başlamıştım.”[7]

Gece Dersleri’nin üslubunda açıkça görülmeyen ancak hissedilen bir şeydir, şiddet. Romanın biçimsel parçalanmışlığı, Gülfidan’ın Sekreter Rüzgâr kod adıyla parçalanmışlığı sanki bu şiddetle gerçekleşir. Bu roman, 12 Eylül’ün getirdiği şiddet ile parçalanan hayatların, öfkeyle dile dökülmesidir. Gece Dersleri’ndeki parçalanmışlık, cümle cümle hissedilirken susarak verilen öfke, şiddetin imgesi olarak durur. Yazı ile kurulmaya çalışılan anlam dizgesinde şiddetin imgesi olarak yer alan parçalanmışlık ve öfke, kendilik hakkında bilgi verir. Kendiliğin inşasında bir parrhêsaiastês gibi yaşayabilmenin koşuludur eleştirel dili sağlamak. Gece Dersleri’ndeki öfke de eleştirel dilin kurulduğunu gösterir.

Kaynakça

Tekin, Latife. Gece Dersleri. İstanbul: Everest Yayınları, 7. Basım, Şubat 2004.

Özer, Pelin. Latife Tekin Kitabı. İstanbul: Everest Yayınları, 1. Basım, Mart 2005.

[1] Pelin Özer, Latife Tekin Kitabı, Everest Yayınları, 1. Basım, Mart 2005, s. 21.

[2] Latife Tekin, Gece Dersleri, Everest Yayınları, İstanbul, 7. Basım, Şubat 2004, s. 47.

[3] age, 15.

[4] age, 37.

[5] Pelin Özer, Latife Tekin Kitabı, 93.

[6] age, 112.

[7] age, 27.