Latin Amerika’da Bir Şato: Tersane

Juan Carlos Onetti, bir Kafka olabilirliğinin izini sürerken, dev romanı ‘Tersane’de, Şato’nun kıyısında kalakalan K.’nın yerine, o şatonun (Tersane’nin) içine girmiş ve orada “olmakta” ayak direyen Larsen’in öyküsünün son bölümünü sunuyor.

Üç yüz yıllık bir yolculuktan sonra, köyüne kadastro memuru kılığında dönen Don Kişot’un ta kendisi değil mi bu? Bir zamanlar maceralardan macera beğenmek için yollara düşmüştü, şimdiyse şatonun alt tarafındaki bu köyde seçip beğenme hakkı yok, macera ona dayatılmış: Dosyasındaki bir hatadan dolayı idareyle anlaşmazlığa düşen bir sefil artık o. Peki üç yüz yıl sonra maceraya, romanın bu ilk büyük temasına ne olmuştu? Kendi kendinin parodisi haline mi gelmişti?
Milan Kundera – Roman Sanatı

Juan Carlos Onetti, bir Kafka olabilirliğinin izini sürerken, dev romanı Tersane’de, Şato’nun kıyısında kalakalan K.’nın yerine, o şatonun (Tersane’nin) içine girmiş ve orada “olmakta” ayak direyen Larsen’in öyküsünün son bölümünü sunuyor bizlere, Santa Maria üçlemesinin ikinci kitabı olarak.

Larsen’in bir Kafka karakterine benzemesi, daha doğrusu bir Kafka hikayesinin içindeymiş gibi görünmesi, bu büyük romanın “roman” üzerine söylediği sözlerden yalnızca birkaçı.
Juan Carlos Onetti, Kafka’nın yaptığını daha da ileriye götürüyor.

Anlatılana göre fazla beklemesi gerekmedi, halbuki, bir asır beklemeye ya da en azından, beklemekte olduğunu unutmaya hazırdı.”

Apar topar ayrıldığı kente, beş yıl sonra tekrar geri dönen Larsen, erimekte, yıkılmakta olan Tersane’de genel müdürlük görevini üstlenir. Jeremias Petrus adındaki Tersane sahibine (Kafka’nın Klamm’ı artık görülebilir ve ulaşılabilir olmuştur, fakat hala gizemli ve bilinmezdir) kendini sevdirme, ve onun aklı birazcık kıt kızıyla evlenip rahat bir hayat sürme hayalindedir. Şu an için bildiği tek şey ne kadar maaş alacağıdır. Asıl önemli olan nokta tam da burada devreye giriyor Onetti’de. Ne zaman alacağı belli değildir.

tersane

Onetti’nin zaman kavramı Kafka’dan çok daha farklı. Kafka’da, mekan kavramı hikayenin iskeletini oluştururken, Onetti’nin mekanları, ne olacağı belli fakat ne zaman olacağı belli olmayana giden yolda, iskelete sadece birer destek ve dekor oluyorlar bu romanda. Zaman kavramının, daha doğrusu zamanı kavra(yama)manın ruh hali üzerindeki lekeleri; mekanın Larsen üzerindeki etkisini, bir melankoliye, gözlerdeki birkaç damla yaşa ve çamurlu üşümelere indirgiyor. Bu indirgeme, kısaltma veya okuyucuyu mahrum bırakma anlamından uzak, Juan Carlos Onetti’nin şiirselliği bağlamında önemini buluyor.

“Yani meydanın ortasında, nerede yemek yiyip uyuyacağına karar vermeye çalışırken, tersane Limanı’na dönmemek gibi ayartıcı bir fikre kapılmaması gerektiğini kavrıyordu. ‘Çünkü artık kendimi dünyanın hiçbir yerinde kabul ettiremem, artık ne bir şeyler yapabilirim, ne de sonuçlarıyla yüzleşebilirim.'”

Larsen’in geçmişinin (bir iki küçük nokta dışında) belirtilmediği, kentten ayrılışına ve etkisini azar azar kaybeden intikam duygusunua sebep olan o “genelev” olayı dışında, neden bu kente “dönmek zorunda kaldığı” hakkında geniş bir bilgilendirme yok. Zaten bu şiirde buna gerek de yok.

Romanda eksik olan en önemli his (eksik olan demek doğru olmaz, eksik bırakılan demeliyim) ‘merak’. Tıpkı öğrenemediği geçmişin, okurda merak uyandırmadığı gibi, Tersane karakterleri de birbirlerinin geçmişine meraklı değiller. Şato’nun Arthur ve Jeremias’ının, o geveze ve bıktırıcı iki adamın aksine; Galvez ve Kunz kendi dertlerinin peşinde, merakı sadece üstünkörü can sıkıntısını birazcık da olsa zaman kazanmaya, zamanı geciktirmeye dönüştüren ya da dönüştürmeye çalışan bir araç olarak kullanıyorlar başlarda. Çünkü bu romandaki tüm karakterler, olacak her şeyin farkında. Bilmedikleri tek şey: bunların ne zaman olacağı. Bu “geleceğin” en tuhaf yanı da meraktan yoksunluk.

“Larsen tekrar kadına baktı. İlk içeri girdiği zamanki halinden farksızdı, sanki kendisini ne işitmiş ne de görmüştü. Yüzünde aynı sabit, boş gülümseme; acı verici ama dayanıklı, çünkü gözler her tür alay, suçlama ve merak yeteneklerini yitirmiş… Kadın bir kişi değildi, bir eylemdi, görme yetisiydi; ve bakılan, Larsen, oda, sarı ışık, nefeslerin hafif buğusu, sadece birer referans noktası, bilinen bir şeyin teyidiydi.”

Şato’nun en güçlü karakteri, yani kendisini en kararlı kişi zanneden ve sonuna kadar gideceğini düşünen K.’nın tersine (Kafka’nın sonlanmamış romanı belki de bu yüzden bu kadar güzel: “Son”un başıboş salıncağında sallanan K…) Frieda ve Olga karakterleri, K.’yı kendilerine sadık kılmaya çalışırlar. K.’nın kendisine olan sadakati, daha doğrusu yapmak istediği şeye olan sadakati, kadınların bizzat kendilerine olan sadakatinden daha zayıf, aynı zamanda da yorucudur. Çünkü güçlü görünmek, sadakat yalanını, Kafka’nın bu muhteşem romanında, gerçek olamayacak koca bir uydurmaca durumuna sokar. Kafka’nın yapmak istediği de budur zaten.

Onetti, kadınlar üzerinden (bunlar Frieda ve Olga kadar görünür kadınlar değildir) zamanın algısını ve (bazen de) Larsen’in anılarını resimlerken, sadakat yine kadınlarda başlar ve biter. Çünkü merak mevhumunun sadece “gerizekalı” bir kızda (Agelica Ines) -en çok- hissedilişi, kocasını satmayan fakat Larsen’le görüşürken çıkacak olan dedikoduları da düşünmeyen isimsiz hamile bir kadının (Galvez’in karısı) -Kafka’nın Frieda’sının tersine, takındığı o zarif tutum ne hoştur: “Sizi kovmuyorum, ama kalmanızın da bir yararı yok”- usulca kendini yalnız bırakması, ve o ikinci planda kalmış Josefina’nın kendine sadık, sessiz tutkusu…

En görünmez karakterlerin, sadakati kendi içlerinde, en sadık, fakat birbirlerinden farklı biçimde yaşamasının muhteşem durumlarını gösteriyor bize Onetti.

“Hayaletlerin işgal ettiği bir dünyada tek canlı insan oydu, iletişim imkansızdı, ayrıca istenen bir şey de değildi, nefret merhamet kadar değerliydi, hoşgörülü bir kaygısızlık, saygı ile şehvet arasında bölüştürülmüş bir ilgi, talep edebilecek ve verilebilecek tek şeydi bu dünyada… Hikayenin bu noktasında kimse acele etmiyor, etse de bir önemi yok.”

Santa Maria üçlemesinin sonunu anlatan bu roman, zamansal hikayeyi bozarak, kendinden önceki hikayenin (Ceset Toplayıcı) hemen öncesinde geliyor. 1961 yılında yazılmış ve Türkçeye henüz yeni çevrildi.

İnsani ruh durumlarının muhteşem bir şekilde (Bella Tarr’ın Kárhozat’ının görselleri tadında) yazıya ve söze döküldüğü, zaman zaman duyan, zaman zaman duymuş gibi yapan, zaman zaman gören ve zaman zaman da görmüş gibi yapan bir anlatıcının ağzından dinlediğimiz bu hikaye, üçlemenin diğer kitaplarını da okuma arzusunda bıraktı beni. Yazılacak, anlatılacak birçok şey daha olduğunun bilincinde, bu kitabı kendimce yorumlarken, Suna Kılıç’ın o harika Türkçesiyle bir kez daha hemhal olduğum için kendimi şanslı bulur ve Alef Yayıneni’nden ve Sinan Kılıç’tan bir Juan Carlos Onetti daha beklemeyi bir okur olarak kendime hak sayarım.

İllüstrasyon: Eric Zampieri