Kohlhaas ve Bartleby: Olanaklılık Alanının Araştırılması

Michael Kohlhaas ve Kâtip Bartleby’de Kleist ve Melville sadece hikâye anlatmaz, okura farkında olmadığı bir seçenek sunar; olasılığı, olabilirliği, gözden uzak tutulan diğer seçeneği okurun önüne koyar.

Her metnin kendine özgü bir okunma hızı olduğunu kabul edersek, Heinrich von Kleist’ın Michael Kohlhaas adlı kısa romanının da hızlı okunmak için yazılmış bir metin olduğunu söyleyebiliriz. Kleist’ın üslubu soğuk ve mesafelidir; olan biten her şey, hiçbir detay atlanmadan, ama mümkün olduğunca ek yorumlardan kaçınılarak, art arda sıralanır. Alt başlığı “Eski Bir Vakayinâmeden” olan bu anlatı, gerçekten de olayları kaydetmekle görevli bir vakanüvis tarafından yazılmış gibidir. Bu bürokratik üslup, okurun metinle ilişkisini belirleyici unsurlardan biridir: Tüyler ürpertici ayrıntıların, büyük felaketlerin, yazgının amansız dönemeçlerinin bile bu tür bir yalınlıkla, duygusal süslemelerden uzak bir şekilde aktarılması, olayların yabancılaştırıcı etkisini arttırır; olayların ortasındaki kahramanın yaşadığı yabancılaşmayı okurun paylaşmasını kolaylaştırır. Michael Kohlhaas, 16. yüzyılda yaşamış Alman at taciri Hans Kohlhase’nin gerçek hikâyesinden esinlenen bir novelladır: Bir gün bir at taciri bir asilzadenin zorbalığına maruz kalır ve satmak için yanında getirdiği iki at asilzadenin şatosunda zorla alıkoyulur; uğradığı haksızlığı yetkili mercilere anlatmaya çalışır, ama tüm mahkemeler soyluların tarafını tuttuğu için yasal başvuruları sonuçsuz kalır; bunun üzerine, hakkını aramak için isyan eder ve zorbalıklardan bıkmış halkın da desteğiyle bir ordu kurarak tüm Saksonya soylularına meydan okur. Tarihsel bir belgeymiş gibi kurgulanmış bu anlatının derinliklerinde, Kleist’ın öznel zenginliği ile karşılaşırız: Haksızlık karşısındaki başkaldırıyı ve adalet tutkusunu anlatırken, yazgı karşısındaki bireyi, zorunluluk karşısındaki iradeyi ve devlet karşısındaki yurttaşı da mercek altına alır. Bu merceğin perspektifinde, bireyin yazgıyla ilişkisi politiktir; çünkü yazgıyı kabullenip kabullenmemek, iktidar odağına karşı bir özgürlük alanı açıp açmamak sorunu haline gelmiştir. Michael Kohlhaas haksızlığa uğrar ve aynı anda, hakkını koruyacağını sandığı yasaların işlemediğini fark eder. Haksızlık ve zorbalık, onun dünyadaki varoluşunu saçmalaştırmış, Sisifos’un kayası gibi sırtına yüklenerek emeğini anlamsızlaştırmıştır; adalet büyük bürokratik aygıtın içinde öğütülürken, geriye sözde akılcı gerekçeler ve tavsiyelerden oluşan bir laf salatası kalmıştır. Bir seçim yapmak zorunluluğuyla karşı karşıya kalır ve seçimini yapar – hakkını aramak için yasaya ve yasa koyuculara karşı çıkar. Karşı çıkmayı tercih eder, çünkü böyle bir olanağın, olanaklar alanının farkındadır; yazgı/iktidar/otorite onu köşeye sıkıştırmış görünse de aslında seçeneksiz kalmadığının, dahası, özgür olmaktan ve seçim yapmaktan kurtulamayacağının farkındadır. Böylece, kendisine dayatılan yazgıda bir gedik açarak, olanaklılık alanına kaçar; kabullenmeyi reddederek, güç sahiplerinden gücü geri alır; bürokrasi ağına yapışıp kalan bir başka sinek olmayı reddeder; ezip geçmeye alışmış soyluların tosladığı bir duvar yükseltir – varoluşunu bir duvar haline getirir. Onun politik duruşu, varoluşsal krizin neden olduğu bir dönüşümün sonucudur: Kendi halinde bir at taciriyken, başına gelen olaylara bir yanıt olarak, hem kendi halinde kalmaktan hem de bir at taciri olmaktan vazgeçer; at taciri artık bir isyancıdır, çünkü haksızlığın içini boşalttığı yaşamını anlamlı hale getirmesinin, yeniden bir yaşam planına sahip olmasının başka yolu yoktur. Sisifos gibi inatçı bir ısrarla kayayı ittirmeye, dağın tepesine doğru yol almak için çabalamaya devam eder; hiç durmadan hak talebini dile getirir: Önce kalemle, defalarca yazılan dilekçelerle; sonra da kılıç ve ateşle.

Kleist, insan varoluşunun çelişkilerine, us ile duygu, tasarı ile eylem, yazgı ile özgürlük arasındaki çatışmalara odaklanan bir yazardır. Kohlhaas’ın durumunu bütün çelişkileri ile ortaya koyarak, okuru da bu çelişkili durumun içine çeker: Okur, haksızlığa uğradığını bildiği bu haksever adamın hukuk dışı tepkisine sempati duymalı mıdır? Ordusuyla peşine düştüğü asilzadenin sığındığını düşündüğü şehirleri, asilzadeyi teslim etmeleri için yakıp yıkması, “Tüm bunlar iki at için mi?” sorusunu aklımıza getirebilir. Bu sorunun altında yatan, Michael Kohlhaas’ın usdışı bir tepki verdiği düşüncesidir. Oysa Kohlhaas usdışı değil, tam tersine, tutarlı davranmaktadır: Ahlâki bir karar vermiştir ve o kararın gerektirdiği eylemlilik içerisinde hareket etmektedir; direnişindeki inadı, etik tutarlılığının sonucudur. Maruz kaldığı zorbalık ise, hiçbir şekilde tutarlılığa ihtiyaç duymamış, tümüyle usdışı ve keyfi bir şekilde hareket etmiştir. Kuşkusuz, kişinin hukuku kendi gücüyle sağlamaya çalıştığı noktada, zorba ile zorbalık mağduru arasındaki çizgiler bulanıklaşır; bu tür bir tepki, karşı çıktığı otoriter iktidar yapılarına dönüşme riskini içinde barındırır. Ancak kanımca Michael Kohlhaas’ın anti-otoriter tavrı belirgin ve başattır: O, iktidarı ele geçirmeyi, bir makam ve servet sahibi olmayı değil, sadece atlarını ve/veya kendisinden özür dilenmesini istemektedir; kendi onurunu her tür kurumun üstünde görür ve yazdığı buyruklarda, kendini “imparatorluktan ve dünyadan bağımsız, yalnızca Tanrı’ya boyun eğen bir efendi” olarak tanımlar.[1]

Kleist’ın diğer öyküleri gibi Michael Kohlhaas da, yaşamın öngörülebilir gidişatının kesintiye uğramasıyla oluşan kriz durumunu, kişinin gerçeklik tasarımını allak bullak eden rastlantıları, beklenmedik felaketleri ve beklenmedik olanla yüzleşen bireyin tutumlarını ele alır. At tacirinin başına gelenler onun gerçeklik tasarımını dönüşüme uğratır ve bu dönüşümle birlikte eyleme geçer. Eyleme geçtiği andan itibaren, kendisi, iktidar sahiplerinin yaşadığı ve yaşattığı kurmacayı darmadağın eden büyük bir kriz haline gelir. Hikâye boyunca, iktidarın maskelerinin düşüşüne tanık oluruz: Güvenlik maskesinin altından denetleme, yasa maskesinin altından yasa koyucuların çıkarları, yargı maskesinin altından güç ilişkileri ortaya çıkar. Böylece, kriz büyüyerek imparatorluğun huzurunu kaçıran beklenmedik bir mesele haline gelir – beklenmedik olan her şey gibi, yıkıcı ve dönüştürücü bir potansiyele sahiptir. Kitabın sonlarına doğru, anlatı da beklenmedik bir şekilde çatallanır; doğal ve doğaüstü güçlerin birbirine karıştığı bir yazgı bilmecesine dönüşür. Saksonya Kurfürst’ünün, yazgı üstünde politik egemenlik kurmak için çabalayışına, sadece doğal değil doğaüstü bilgiyi de dünyevi iktidarı için kullanmak istemesine tanık oluruz. Bu bilgi uğruna, o ana değin savunduğu her fikirden vazgeçer; Kurfürst’ün bu pragmatik tutumu, Kohlhaas’ın tutkulu etik tutarlılığının tam karşıtıdır. Ancak, yargılarıyla halkın yazgısını yaratan bu hükümdarın, hanedanının yazgısına hükmetmesi mümkün olmayacaktır: Kohlhaas, “yalnızca Tanrı’ya boyun eğen efendi,” araya giren tuhaf rastlantıların da yön verdiği son bir eylemle, Kurfürst’ün dünyevi iktidarını ayakları altına alır; gizem çözümsüz, kehanet bilinemez olarak kalır. Kleist, bir yandan belirsizliğin hükmedilemezliğine, bir yandan da determinist tasarımların kırılganlığına dikkat çeker – aslında insanı insan yapan, hem önünde duran belirsizliğe, hem de kendisini belirlediği iddia edilen determinist kurgulara karşı başkaldırısıdır.

16. yüzyıl Roma-Germen İmparatorluğu’ndan 19. yüzyıl Amerika’sına gelirsek, Bartleby ile karşılaşırız. Herman Melville’in Kâtip Bartleby’si, bir hukuk bürosunun duvarlar ve paravanlarla sınırlanmış klostrofobik ortamında geçen absürd bir öyküdür. Hikâyenin iki ana kahramanı vardır: Kâtip Bartleby ile büronun sahibi ve olayların anlatıcısı olan avukat. Avukat, bir gün bir başka kâtibe daha ihtiyaç duyar ve Bartleby’yi işe alır; başlangıçta yeni kâtibin çalışkanlığından ve çıkardığı işlerden gayet memnundur; fakat bir süre sonra, onun tuhaf bir özelliğini fark eder. Avukat kendisinden yeni bir iş istediğinde, Bartleby onu kibarca reddetmekte, her seferinde ona aynı cümleyle yanıt vermektedir: “Yapmamayı tercih ederim” Avukat neye uğradığını şaşırır; sahibi olduğu büroda, çalışanlarından biri ona itaat etmemekte, üstelik de büronun işleyişiyle ilgili konularda, yani gerçek anlamda söz sahibi olduğunu ve kendisine itaatsizliğin mümkün olmadığını düşündüğü konularda sözünü dinlememektedir. Ona kızıp bağırsa da, sakin bir şekilde iletişim kurmaya çalışsa da, hep aynı yanıtla karşılaşır: “Yapmamayı tercih ederim.” Bartleby hiçbir şekilde onunla polemiğe girmemekte, kibar, sakin ama çok kesin bir şekilde her seferinde bu cümleyi tekrarlamakta ve o sırada üstünde çalıştığı işe devam etmektedir. Avukat çatışan duygular içinde kalır: Bir yandan otoritesinin sarsıldığını fark edip sinirlenmekte, bir yandan da bu içine kapanık, kimseye bir zararı dokunmayan adama acımaktadır. Ancak gün gelip yazı yazmaktan da bütünüyle vazgeçtiğini söylediğinde, avukat onu kovmaya kesin olarak karar verir. Bu kararını açıkladığında aldığı yanıt da diğerlerinden farklı değildir: “Sizi terk etmemeyi tercih ederim.”[2] Çaresiz kalan avukat, Bartleby’yi orada bırakarak büronun yerini değiştirir.

Yapmamayı tercih ederim – yanlış saymadıysam, Bartleby kitap boyunca bu cümleyi 12 kere tekrarlıyor. Bunun dışında, cümlenin duruma göre uyarlanmış çeşitlemeleriyle de karşılaşıyoruz: “Şimdilik yanıt vermemeyi tercih ederim”[3]; “Şimdilik biraz daha mantıklı olmamayı tercih ederim”[4]; “Hayır, değişmemeyi tercih ederim.”[5]; “Hayır, başka bir şey yapmayı tercih ederim.”[6]; “Bu akşam yemek yememeyi tercih ederim.”[7]. Dikkat çekici olan, bunların hepsinin de, kendisine yönelen bir talebe verilmiş olumsuz yanıtlar olmasıdır. Bartleby, her seferinde hiyerarşik diyaloğu kesintiye uğratır ve yöneticinin talebini (kendi yararına olsa bile) reddeder – bu tavır, hiyerarşik dinamiklerin akışını kesintiye uğratan kesintisiz bir direniştir. Bartleby’nin niyeti belirsizdir ve kitap boyunca da belirsiz kalır; ama oluşturduğu direnç, niyetinden bağımsız olarak, onun varoluşunu politikleştirir. Bartleby de Kohlhaas gibi kendinden bir duvar yükseltir; tüm emirler bu duvardan sekip egemenlere geri döner ve iktidar yapılarında bir dalgalanma yaratır. Onun dingin nakaratı, olanağın tüketilemezliğine işaret ederek, bir özgürlük alanı açar: Bartleby yapmamayı tercih eder, çünkü edebilir; imkânsızlığın ve zorunluluğun dayatıldığı her durumda, olanaklılık alanına kaçabilir; tercih etmeyi tercih ederek, kendisini kapsadığı iddia edilen determinist toplumsal kurgunun dışına çıkabilir. Onun bize hatırlattığı, insan özgürlüğünün yedeğinde her zaman başka bir seçenek bulundurduğudur; ama diğer seçeneği tercih etmek, çoğu zaman yararcı rasyonellikle çatışır ve Bartleby’nin durumunda olduğu gibi, egemen güçlerin kurguladığı gerçeklik tasarımında irrasyonel bir çatlak oluşturur. Bartleby bir işlev olmayı reddeder; at tacirinin at taciri olmaktan vazgeçmesi gibi, o da kâtip olmaktan vazgeçer – ama onun kendini geriye çekmesi, Kohlhaas’a kıyasla daha radikaldir, çünkü mağdur ve mağrur Kohlhaas’ın bir davası, bir hak iddiası ve dolayısıyla geri dönüş olasılığı vardır; oysa Bartleby hem mağdurluktan hem de mağrurluktan uzaktadır; kâtip olmaktan vazgeçtikten sonra hiç kimse olmayı seçer ve sırra ermiş bir aziz gibi, sırrı saklayarak dünyadan sessizce çeker gider. Sessizliğin ve gizemin korunması, düğümün çözümsüz kalması, Michael Kohlhaas ile Kâtip Bartleby’nin olay örgüsü açısından ortak özelliğidir: Açıklama engellenir, çünkü her ikisinin durumunda da indirgenemezlik, gizem, sır, susuş direnişin bir parçasıdır; bir açıklamaya indirgenemeyen olgu, rasyonel otoritenin denetim sınırlarının ötesinde, olanak ve olasılığın alanındadır. Kurfürst’ün kehaneti öğrenmeyi istemesi gibi, avukat da Bartleby’nin kim olduğunu, niye böyle davrandığını öğrenmek ister, çünkü ancak onun varlığını anlamlandırabilirse kendi gösterge sisteminin bütünlüğünü, üstünde güç sahibi olduğu gerçeklik tasarımını koruyabilecektir – ama bu mümkün olmaz; Bartleby’nin hayaletsi varlığı ölümlülerin arasından kayıp giderken, geride yorumlanamayan bir iz bırakır.

Melville, hikâye için seçtiği alt başlıkla, sanki bir vurgulama yapmak istemiştir: “Bir Wall Street Öyküsü” Bu alt başlıkta özel bir ironi gizlidir; çünkü sessiz, kibar ve dalgın Bartleby, sadece zencefilli çörekle beslenen bu solgun zayıf adam, Wall Street’in çağrıştırdığı her şeye yabancıdır. Periyodik olarak öfke krizi geçiren tuhaf lakaplı mesai arkadaşlarının arasında, atak ve hızlı olmanın yüceltildiği bu gürültücü ortamda, Protestan, modern, kapitalist Amerika’nın merkezinde, münzevi bir keşiş gibidir. İnzivaya çekilmek için fazlasıyla dünyevi bir yerdir burası; bu yüzden de, sebep olduğu düzen bozucu etki şiddetlidir: Sadece hiyerarşi zincirini bozmakla kalmaz, farkında olmadan çevresindeki anlam evrenini de etkiler – örneğin bürodaki herkes “tercih” kelimesini kullanmaya başlar ki, tercih etmekle bir ilgisi olmadığını düşünenler için önemli bir değişikliktir bu. Kâtip Bartleby’nin iki ana kahramanı arasında diyalektik bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz: Melville, Bartleby’nin öyküsünü avukata anlattırırken, avukatın burjuva bilincinde oluşan karmaşayı ve önkabullerini de mercek altına alır. Avukatın pragmatik düşünüş şekli açısından Bartleby anlaşılmazdır, çünkü avukat, anlatının başında da söylediği gibi “en iyi yaşam en kolay olanıdır” ilkesini benimsemiş bir adamdır.[8] Bartleby’nin reddi herhangi bir pratik amaca hizmet etmediği için avukatın kavrayışının ötesindedir, bu yüzden de onun otoritesini tam anlamıyla bozguna uğratır; paradoksal bir şekilde, gerçekten otoriteyi sarsmak amaçlandığında ulaşılamayacak bir sonuçtur bu. Hayatı boyunca çeşitli işlerde çalışmış ve çektiği geçim sıkıntısına rağmen yazarlık tutkusundan vazgeçmemiş olan Melville, bu iki tiplemeyle, kendi yaşamındaki çatışmayı ve kimliğindeki bölünmeyi yansıtır – edebiyatı tercih eden Melville ve başka işlerde çalışmak zorunda olan Melville. Kâtip Bartleby’deki hüzünlü ironi, bir bakıma otobiyografiktir; dev romanı Moby Dick dâhil, yazdığı hiçbir şey yaşadığı süre içinde takdir edilmeyen Melville, Münir Göle’nin de dediği gibi[9], kendisine öğütler veren herkesi Bartleby aracılığıyla yanıtlar: Yapmamayı tercih ederim; şimdilik, daha akılcı olmamayı tercih ederim. Hayal kırıklığına uğramıştır, ama yazmaktan vazgeçmez: Sanki beyaz balinanın peşinde geçen onca yıldan sonra, yorgun ve bıkkın bir şekilde, bu kez kâtip kimliğiyle bu yazıhaneye sığınmıştır da, ufku ve engin okyanusu gözlediği bu gözlerle, şimdi dalgın dalgın pencerenin önündeki duvara bakmaktadır – yine de, okyanusta peşine düştüğü şey onun peşini bırakmayacaktır. Bir kez daha uzaklara kaçıp gider; bu kez de Kâtip Bartleby aracılığıyla ufkun ardına, yaban bölgelere uzanır. Benzer şekilde, Michael Kohlhaas’ın dizginsiz adalet tutkusu da Kleist’ın iktidara yanıtını yansıtır. Kleist, Michael Kohlhaas aracılığıyla dünyanın egemenlerinden, görmezden gelinen ve yok sayılanların hakkını talep eder; hikâye kahramanının kendini yasal merci tayin edip buyruklar yazması gibi, Michael Kohlhaas da Kleist’ın bildirisi haline gelir. Herman Melville gibi Heinrich von Kleist da yazarlıkta ve yaşamda umduğunu bulamamanın hayal kırıklığını yaşamıştır. Aralarındaki fark, Kleist’ın bir noktada yazmaktan vazgeçip intihar etmiş olmasıdır – 1811’de, Michael Kohlhaas’ı yazdığı yıl, Melville’in doğumundan 8 yıl önce.

Bartleby ve Kohlhaas, hem kaybeder hem kazanır; bir yandan yenilirken diğer yandan yenilgiye uğratır; tam kaybettiği anda zafere ulaşır. İki hikâyenin bu ortak özelliği, yazarlarının yaşamına paralellik gösterir. Her iki yazar da kendi çağını aşıp tüm çağları kavrayan bir bakış açısına sahiptir; bu yüzden de yaşadıkları çağda anlaşılamamış, egemen söylemden dışlanmışlardır. 20. yüzyıla gelindiğinde ise, yapıtları hem edebiyat kuramcıları hem de onların yazdıklarında yeni bir düşünce olanağı gören felsefeciler tarafından keşfedilmiş, yeniden ele alınmıştır. Michael Kohlhaas ve Kâtip Bartleby’de Kleist ve Melville sadece hikâye anlatmaz, okura farkında olmadığı bir seçenek sunar; olasılığı, olabilirliği, gözden uzak tutulan diğer seçeneği okurun önüne koyar. Her iki hikâye de, olanaklılık alanını araştıran bir anlatı yaratmalarıyla, edebiyatın içinde gizli olan direniş imkânını açığa çıkarır – ne de olsa has edebiyatın üreticileri, “şimdilik biraz daha mantıklı olmamayı” tercih edenler, “imparatorluktan ve dünyadan bağımsız” olduğunu ilan edenlerdir.

[1] Heinrich von Kleist, Michael Kohlhaas – Eski Bir Vakayinâmeden, Çev. Bilge Uğurlar – Türkis Noyan, Can Yay., 2007, s. 42

[2] Herman Melville, Kâtip Bartleby – Bir Wall Street Öyküsü, Çev. Münir Göle, İletişim Yay., 2008, s.48

[3] Herman Melville, a.g.y., s.39

[4] Herman Melville, a.g.y., s.40

[5] Herman Melville, a.g.y., s.56

[6] Herman Melville, a.g.y., s. 56

[7] Herman Melville, a.g.y., s. 60

[8] Herman Melville, a.g.y., s.14

[9] Herman Melville, a.g.y., s.9

* Bu yazı, ilk olarak Virgül dergisinin Ekim 2008 tarihli 123. sayısında yayımlanmıştır.

Yazı görseli: https://www.mutaimago.com/en/racconti-americani-bartleby/