Hatalı Heyecan

Şiirde imkanın peşinden gidebilmek için çelişkiyi göze almak gerekir. Yapılan ve yıkılan dünyaları anlatmak isteyen şiirde illaki bir haklılık alanı aranıyorsa, o alan ancak hareketten sonra seçilebilecek hale gelecektir. Öyleyse ben de kendi hatama doğru hareket ediyorum ve bizzat karşısında durduğum o temsillerden birine yaslanıyorum çünkü heyecanımı başka türlü ifade edemiyorum.

Şiirde imkanın peşinden gidebilmek için çelişkiyi göze almak gerekir. Yapılan ve yıkılan dünyaları anlatmak isteyen şiirde illaki bir haklılık alanı aranıyorsa, o alan ancak hareketten sonra seçilebilecek hale gelecektir. Öyleyse ben de kendi hatama doğru hareket ediyorum ve bizzat karşısında durduğum o temsillerden birine yaslanıyorum çünkü heyecanımı başka türlü ifade edemiyorum. Bu hatalı heyecan, bir araç: Şiir fanzini Kontra’nın son sayısında beliren bir imkanı kışkırtmanın aracı. Hatam/heyecanım/kışkırttığım ise şu: Aynı sayıda şiirleri görülen dört “kadın” şair.

 

Türkiye şiirine ya tüylü kalemle işledikleri ya da bir metal parçasıyla kazıdıkları birkaç anlam var, dönüp dolaşıp şairin paçasına yapışıyor. Zemini kaplayan bulanık sudan kaçmak için taşın üzerine çıkmak gerek. Fakat bir karış kendiliğin cezası da hazır. O anlamlar kurtuluş yoluna kapan gibi döşeniyor, birer tutsaklığa dönüşüyorlar; şairin yanına “kadın”ı koymak gibi. Şimdi beni bu temsil çukurunun sınırına taşıyan dört şair var, onların yan yanalığı var. 4 şair: Aslı Serin, Fatma Nur Türk, Sevinç Çalhanoğlu ve Selcan Peksan.

 

Baştan söylemeli, bu yazı, bahsettiği şairleri birer cevap gibi öne sürme derdinde değil. Öyle ki Cin Ayşe fanzini var, başka dergiler var, başka şairler var. Bu yazı, yalnızca bir “anın” peşine düşüyor. Dört şairi bir arada okuduğumuz anın tespitini yapmak istiyor. Keza bu andan çıkacak yeni bir okuma, kendilik cezasına verilen güçlü bir yanıt olabilir. Bir kaçış planı olabilir.

 

Kimden kaçılıyor ya da kaçılamıyor hemen sıralanmalı. Şiirimizin her dönemine gölgesi düşen erkeklik söylemi, kendisini başka biçimlerde var edebilmenin yollarını hep çok iyi bildi. Bir keresinde şair Ömer Şişman “erkeklikle şarj olan şiir” demişti. Bu şiirin gizil söylemleri 80’li yılların şiirinde bir “depresyon” damgası ile gezerdi: Kendinden çekinmeyen şairi, ki bu şairin cinsiyeti “kadın”dı, “depresif”, “kırılgan”, “mistik” olarak tanımlamayı hep çok sevdi. Sonra yavaş yavaş kimin akıllı kimin dünya dışı olup olmadığı tespit edilmeye başlandı; çağının yükünden kurtulmuş, özgürleşmiş olan bir delilik ısrarına sıkıştırılmaya çalışıldı, o aklın ince matematiğini anlamaya çalışmakla kim uğraşır, akıl – dışılık kolay bir sığınaktı. Gizli taktik, sinsi plan: Var olmak isteyen her kimse hemen üzerine salındı.

 

Kontra’nın son sayısında organik bir biçimde yan yana gelen şairler, bu eski alışkanlıkların karşısında bir polemik olarak belirebilirler mi? Ya da her tesadüfe dikkat kesilmek gerekir mi? Önce Kontra’nın koordinatlarını belirleyelim: Kontra, şiir için oldukça demokrat bir alan. Üç şairin; Efe Murad, Sinan Özdemir ve İsmail Aslan’ın yönettiği bu şiir fanzini, fikir ve eylem birlikteliğinden besleniyor, bu birlikteliği bir alan açma meselesi olarak görüyor. Her sayı bir sergi gibi düzenleniyor ve merkezinde bir konsept taşıyor: Sesli şiir sayısı, eylem şiir sayısı gibi. Avangart tercihler, şairlere yeni hızlar, yeni taktikler kazandırıyor. Kontra’nın son sayısı da böylesi bir konsept sayı, Kontra’yı bu sefer “Uygulama şiir” açıyor. Basılı yayıncılığın sınırlarından kurtulmak isteyen online yayın, kurtuluşu iyice bir tavra dönüştürmüş. Sayıda yer alan şiirler, başta akıllı telefon uygulamaları olmak üzere, çeşitli teknolojik uygulamalarla birlikte yazılmış. Sinan Özdemir’in giriş yazısında belirttiği gibi; “akıllı dünyanın akıllı aygıtlarına bir göz atma” fikrini deşen şiirler bunlar. “Göz atma”, işte hayret etmek isteyen meraklı şairin biricik şansı. Biricik şans, şiirde buluşa giden yolu açar. Biricik şans, şiiri kurutmak isteyen köhneliğe karşı parıltıdır. Biricik şans, şairin işareti olur.

 

Bu şans kendisini çok zaman önce, Aslı Serin’in şiirlerinde göstermişti. Serin, özellikle Heves dergisindeki şiirleriyle 2000 sonrası şiirin nabzını taşıyacağını ta baştan belli etmişti. Kaçış planı çizilmişti. Sonra Serin iki şiir kitabı yayınladı: “bu benim zip.” ve “Dans Etmesek de Olur”. Karşımızdaki bu verimli şiirin geleceğe bırakılacak işaretler taşıdığını, daha basit bir söyleyişle, verimini paylaştığı, diğer şairlerin şiirlerine bakarak da rahatlıkla söyleyebiliriz. Onun şiiri hem kişisellik kaygısı taşıyor hem de bu kaygıyı tekniğinin önünü açan bir araç olarak kullanıyor. Kişisellik, şair kimliğini yeni baştan kurgulayıp sesini ofis hayatında can sıkıntısıyla boğuşan kadına ya da yalnızlık parklarında bekleyen sevgili taşırken öncelikle şaire yüklenmek istenen ağır anlamlar sistem dışına itilmiş oluyor. Şair ve şairin özneleri kendilerini verili anlamlardan kurtardıklarındaysa sıra, şiirin iç dinamiklerine geliyor. Serin, kendine has bir sistemle, kimi zaman görsel şiirde, kimi zaman özünden başka bir kaynağı olmayan bir deneme arzusunda sınadığı biçimsellik ile bu yeni özneleri camdan bir fanus içerisine alıyor. Yani hem görünür kılıyor hem koruyor. Serin’in Kontra’da yer alan “Sevgilim ve Note 4” şiirinde de benzer bir yapı söz konusu. Serin zaten daha ilk kitabında şiiri şimdiki zamanın karşısında eğip bükmüş, bunu yaparken de makinenin sayısal düzleminden (ve duygusal düzlem ile matematik düzlem arasındaki temaslardan) yararlanmıştı. “Sevgilim ve Note 4”, Whatsapp gibi akıllı telefon uygulamalarıyla yazılmış bir şiir. Bir konum meselesinden bahsediyor. Kişinin kendi duyarlılığına karşı sürüklendiği konumdan. Fakat bu konumu şöyle de okuyabiliriz: Yeni şair, zamanının ışığı üzerine binmiş, yeni konumuma doğru son hızda ilerliyor. Yani yeni deneyler, yeni bir kimlik tanımını getiriyor. Serin’in bahsettiği “katılaşma”, bireyin çağı karşısında sıcaklığını kaybetmesi olduğu gibi, eski düşünce biçimlerinin, eski temsil denklemlerinin katılaşmasını da ifade ediyor.

 

Bu katılaşmanın aslında bir şimdiki zaman eleştirisi olduğu, Fatma Nur Türk’ün şiirinde (şiirde başlık olarak bir görsel kullanılmış, görseli buraya alamıyorum, bir wi-fi sinyali dağıtıcısı görseli) tekrar perçinleşiyor. “iyi çekince hayatımı oynadığımı” dizesini pekala şimdiki şiir gündeminin tam ortasına yerleştirebiliriz. Sosyal medya, şiirde bir şeyleri ayyuka çıkardı; ana akım dil, bu kişisel alanda bir tür ironi gibi sunulur oldu. Haliyle, maço söylemi, avam ağzı, politik kurnazlığı, prizi masküleniteye bağlı bir çabuk sözü de beraberinde getirdi. Fatma Nur Türk’ün şiirinde bahsettiği yabancılaşma, böylesi bir ortamda pekala bir androjenleşme, bir seçkinleşme, bir temiz kalma biçimi olabilir. “Sesimi bağlayacak şebeke”, şairi tüm bu tuzaklardan çekip alabilir. Keza Fatma Nur Türk’ün şiirlerinde “bir başka biçime geçme” isteği hep görülüyor. Bu dört şair içerisinde ayrı bir dil meselesi var Nur Türk’ün. O, kelimelerin yoğunluğuyla ilgileniyor. Dizelerinin peşi sıralığı bile bu yoğunluğu yan yana göstermek amacını taşıyor. Onun şiirlerinde yoğunluk sanki sayfada bir ağırlık merkezi yaratıyor ve bu merkez bir süre sonra sayfayı, yani dili yırtıp bir delik açıyor. Kontra’daki şiirde “sinyalsizlik”in karşılığı olarak beliren siyah şeritler, koyu alanlar hem iletişimsizlik demek oluyor hem de başka bir iletişim isteği. Fatma Nur Türk’ün şiirleri, karadelik etrafında hacmini boşaltan, kaybolan, başkalaşan, tamamen yok olmadan önce son kez ağırlaşan bir şiir. Şairin o deliğe teslim olacağını hissetmekse bir serüven vadediyor.

 

Sevinç Çalhanoğlu’nun vadettiği serüvense, bir mesafe oyununu çağrıştırıyor. Çalhanoğlu için mesafe, hayat ile ölüm arasındaki salınım gibi, bir açılıp bir kapanıyor. Hayat-ölüm: İşte itirafçı şairlerin bitimsiz kaynakları. Evet, Çalhanoğlu’nun itirafçı bir şiiri var ve Türkçe şiirde hâlâ tam olarak değerlendirilememiş olan bu alandan beslenen vahşi bir enerjisi. Bu enerjiye bir kökü dışarıda şiir bilgisini de ekleyelim: Çalhanoğlu, İngilizce yazılan postmodernist şiirin alanına da değiyor (mesela Amerikalı şair Eileen Myles’ın). Tüm bu hareketin onun şiirine kazandırdığı en önemli ivmeyse dili kendi öznesine çeken şairin kazandığı teknik özgürlük. Özgürlük onu deneye, biçimsel girişimlere, mesela günlük notlarına, mesela görsel malzemeye, mesela ses kayıtlarına yaklaştırıyor. İşbu Kontra’da yer alan “Telefon terapisti ile görüşme” şiiri, sanki küratöryel bir işmiş gibi, hem amaca –bütüne, somut olarak hedeflenene- hem de şairin genel tavrına –yaklaşıma, iç bilgiye, itirafa- birebir örtük düşüyor. “Telefon terapisti ile görüşme” şiirindeki endişe, yapıcı bir endişe. Modern olan bir anlamda da zaman karşısında kaygıya düşen birey olarak okuyabiliriz. Çalhanoğlu, “devamlı bir titreşme hali”nden, “devamlı çarpıya” basmaktan bahsederken aslında şairi diri tutacak, şairi savaş alanında tutacak dayanağı belirginleştiriyor: Kaygı belki de iyidir, öyle her şeye inanmazsın.

 

Tüm bu paralel okumaları bir noktada bütünleştiren ağırlık merkeziyse, Selcan Peksan’ın şiirinde beliriyor. Peksan, bir ikilikler şairi. Onun şiiri bir yanıyla tükenmek istiyor, bir yanıyla da kolektif bilincin kalıcılığını arıyor. Bir yanı çağlar boyu yankılanan ara sesleri çağırıp klasist bir bütünlüğü yokluyor, bir yanı amneziyi bir şans olarak bilip savrulmayı savunuyor. Ve şair uçlar arasında gezinirken şiiri özgül bir vasıfla evren bilgisi biriktiriyor. Bu bilginin ışığında, içerik olarak farklı bir açılım sunuyor Peksan. O, Odysseia-vari eve dönüş şiirleri yazarken yol üzerinde antropoloji, bitkibilim, metafizik gibi duraklara uğruyor. Peksan şiirindeki bu geniş açılı zaman aksı, şiir serüvenlerinde bambaşka noktalarda duran dört şairi bir arada tutacak perspektifi de hazır ediyor. “kafamdaki patırtıdan. başkaca bir şey yok.” şiiri, en çok bir drama sahnesini andırıyor. “haydi Shazam bul bu ninniyi / yüzyıllardır söylenen / bu kıvıl kıvıl uğultu.” dizeleri ile antik’i sorgulayan şair, “bulmak” prensibi üzerine kurulmuş pratik dünya karşısında başı ve sonu olmayan, zamana ve dünyaya yayılan, belki de bu yüzden en çok şiire benzeyen bir tür antropolojik sezgiyi öne çıkarıyor. Şiirin her dizesinden bir pagan ses yükseliyor. Anaerkil toplumun kaybolup gitmiş ekosistem dikkatini bastıran sesleri, yani “cıvıltıyı sindiren kükreyiş”i karşısına alan Peksan, büyük anlamlara dokunmayı seviyor. Fakat şiirini yalnız bu anlamlar üzerine kurmuyor ve tekniğe sızan gündelik dil, kişisel notlar ve yaşantı izlekleri, şiiri aynı zamanda kıvrak ve sarsıcı kılıyor. Denilebilir ki Peksan, Kontra’da organik olarak beliren bir meselenin, bir dert yoğunluğunun, bir öznel karşı koyuşun hem toprak üstünde hem de toprak altında mücadelesini sürdürüyor.

 

Evet, Kontra’nın son sayısında bir “mücadele” var. Mücadele için illa savaş niraları atılıp tarafların keskinleştirilmesi gerekmez. Benim olası “hatam”, işte tam buydu: Bir heyecanın eşiğinde taraflar yaratmak, kitsch bir duyarlılıkla egemen olanın gizli planının bir benzerini tekrarlamak, yani bir temsil yaratmak ve o temsile çeşitli özellikler bahşediyor olmak (Ne demiştik: depresif, duygusal, deli vb.) ve en önemlisi, gereğinden fazla konuşarak aslında destek çıkmak istediğin düşüncenin özgürlüğüne el koymak. Fakat kimi zaman bu tehlikeyi göze almak gerekiyor, çünkü tehlike bertaraf edildiğinde ortaya çıkan toplam, bizzat özgürlüğün yakıtı olabiliyor.

 

Kontra’nın altıncı sayısında bu yakıt klişe sözden arınmış, kendi kişilik damgasını taşıyan ama aynı zamanda ortak bir temas alanı da arayan, teknik olarak denemekten çekinmeyen, içerik olarak çekirdeğini keşfetmiş şiirlere dönüşmüş durumda. Bana “hata” diye kendimi kontrol ettiren, belki de karşımdaki doğruluğun paylaştığı bir özgüven duygusudur.