Doğru ve Düzgün Olmayanların Siyaseti Olarak Queer: Bir Kimliksizlik Projesi

“Queer nedir?” sorusu yerine “Queer ne yapar?” sorusunu sormamız daha anlamlı olabilir, çünkü soruyu bu şekilde formüle ederek hep kaçak queer’i asla yakalayamasak da gerisinde bıraktığı izi görebilmemiz mümkün olabilir.

Çevremde “Nedir yahu bu queer?” sorusuyla giderek daha fazla karşılaşıyorum. Dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum ama bir anlattığım diğer anlattığıma benzemiyor. Hakkında yaptığım tüm okumalara rağmen queer, onu tanımlamak için kurduğum kavramsal düzenekten, çizdiğim çerçeveden her seferinde kaçıveriyor. Ve ayrıca Türkçede hiçbir anlam ifade etmezken, giderek hakkında konuşulan bir konu, yayınevlerinin bir serisine verdiği ad, bir grup insanın kendini tanımlamaya başladığı bir kimlik, LGBT hareketine Q olarak eklenen bir kategori, akademide bir(kaç) haftanın ders konusu, yazılan bazı yazıların başlığı haline geliyor.

Neyse ki, geçtiğimiz ay Notabene Yayınlarının KaosGL dizisinden Annamarie Jagose’nin Queer Teori: Bir Giriş adlı kitabı yayınlandı. Ancak -sevinerek mi yoksa üzülerek mi yoksa heyecanla mı söylesem bilemiyorum- kitap “Queer nedir?” sorusuna yine kesin bir yanıt vermiyor. Aksine queer ve ilişkili tüm kavramları –heteroseksüel-homoseküel/erkek-kadın/gey-lezbiyen- sorunsallaştırarak ve hâlâ devam eden bir dizi tartışmayla birlikte aklımızda öncesinde var olan sorudan çok daha fazla soru bırakarak sona eriyor. Tam da bu nedenle queer’i merak edenlere ve kitabı okumayı düşünenlere şöyle bir öneride bulunmak istiyorum: “Queer nedir?” sorusu yerine “Queer ne yapar?” sorusunu sormamız daha anlamlı olabilir, çünkü soruyu bu şekilde formüle ederek hep kaçak queer’i asla yakalayamasak da gerisinde bıraktığı izi görebilmemiz mümkün olabilir.

queer-teori (1)
Kitabı okurken queer’in bir yandan tuhaf, acayip, kaçık, çatlak, cins, şüpheli, iğreti gibi anlamlara gelirken ve argoda eşcinselleri aşağılamak için kullanılırken, bir yandan da özgürlükçü politikaları bu denli etkisi altına almış olmasının bir hayli “queer” bir durum olduğunu düşündüm. Ve ayrıca, her türlü tanıma ve sabitlenmeye karşı direnen queer’in birden sabitleme makinesi teorilerden birisi haline gelip sabitlenemezliğin teorisi olması da ‘queer’ değil de nedir?

Jagose bu kitabında eşcinsel özgürleşme hareketinde gey ve lezbiyen gibi kimlikler hâlihazırda varken neden bir de queer’in çıktığını, hem eşcinsel, gey ve queer sözcüklerinin tarihlerini irdeleyerek ve hem de queer teoriyi ayakta alkışlayarak karşılayanlardan ve ateşli bir şekilde savunanlardan “Queer” sözcüğünü duyduğu an eline Kalaşnikof alanlara kadar pek çok güncel tartışmayla birlikte sunuyor. Ayrıca, eşcinsel özgürleşme hareketinden doğan bu “problemli çocuğun” güncel postyapısalcı özne-iktidar tartışmalarından nasıl beslenerek büyüdüğünü de ayrıntılı bir şekilde ele alıyor.

‘Queer Teori’ kavramı her ne kadar Teresa de Lauretis tarafından 1990’da California Üniversitesinde düzenlenen bir konferansta ilk kez ortaya atılmış olsa da James Davidson “…[queer] öylesine gezip görmüş bir sözcüktür ki, kabul salonlarında fısıldanan imalara uyum sağladığı 19. yüzyıl evlerinde de, güçlendirici bir slogan profiline terfi ettiği 1990’ların sokaklarında da eşit ölçüde vardır” diyor. Belki de tam da bu tarihselliğinden ötürü, queer doğallaştırılan ve değişmez olarak sabitlenen kimlikler ve iktidar arasındaki ilişkiyi feminizmin ve eşcinsel özgürleşme hareketinin yapmadığı bir şekilde sorunsallaştırıyor ve “kimlik kategorileri arasında bir arabulucuya örnek teşkil ediyor.” Çünkü ne birleşik, sabit, tutarlı ve homojen bir kadın kategorisi mümkündür ne de benzer şekilde birleşik, sabit, tutarlı ve homojen gey-lezbiyen/heteroseksüel-homoseksüel kategorileri mümkündür. Toplumsal cinsiyet kategorileri ve dolayısıyla ikili cinsiyet rejimi Foucault gibi Butler için de söylemsel olarak inşa edilmiş ve zamanla tekrarlayıcı edimlerle kaskatı bir biçim kazanmıştır ve bundan ötürü “müdahaleye ve yeniden anlamlandırmaya açık… süregiden bir söylemsel pratiktir.”

Queer’in böyle bir tarihsel arkaplanda eşcinsel özgürleşme hareketinden beslenerek bir teori olarak ortaya çıkması, eşcinsel özgürleşme hareketini tarihsel olarak kadın-erkek olarak kurulmuş ve sürekli tekrar eden edimlerle töz görünümü almış ikili cinsiyet rejimine bağlılıktan kurtarmak ve diğer yandan eşcinsel kimliklerin belirli edimleri sürekli tekrarlayarak töz görünümüne bürünmesine engel olmak için ortaya çıktığı düşünülebilir. Bu aynı zamanda, iktidarın işleyiş mekanizmasını sekteye uğratmak, kimlikleri sabitleyerek ürettiği kültürlere gömülü normların istikrarını bozarak yeni direniş noktaları ve yeni dayanışma alanları yaratmak anlamına da gelebilir. Butler’ın da dediği gibi, “Cinsiyetin ve bedenlerin temelinde bir dengesizlik mevcuttur; beden yapabildiği şeydir ve bedenin yapabildiği şey bütün kültürlerin hoşgörüsünün ötesindedir.” Buradan yola çıktığımızda, yazının başlarında ortaya attığım “Queer ne yapar?” sorusunun sonsuz sayıda yanıtından birisi belki şöyle olabilir: Bedenini, normatif beden üretme bantlarından kurtarıp potansiyelini gerçeğe dönüştürmesini sağlayacak olanaklar yaratarak kültürleri şaşkına çevirir.

Sara Ahmed, Duyguların Kültürel Politikası’nda Queer teorisinin sadece heteronormatif karşıtı değil, aynı zamanda normatif karşıtı olduğunu ve “bütün normlara direnmeye dayalı bir politika” savunduğunu, queer yaşamların heteronormatif kültürün kodlarını takip ederek “homonormatif” yaşamlar kurmamaları gerektiğini, her türlü norma direnen queer yaşamlar yaratmanın mümkün olduğunu belirtir. ABD’de 26 Haziran 2015 tarihi itibariyle tüm eyaletlerde eşcinsel evlilikler yasal hale gelmişken, Avrupa’nın bazı ülkelerinde eşcinsel evlilikler bir süredir yasalken, yasal olmayan ülkelerin bazılarında birliktelik hakkı varken ve Avrupa’nın genelinde cinsel yönelim karşıtı ayrımcılıkların bazıları ya da tümü yasakken ‘homonormativite’ karşıtlığı anlamlı olabilir. Ancak henüz cinsel yönelim farklılığının hiçbir yasayla güvence altına alınmadığı, eşcinsel bireylerin hâlâ barınma, çalışma, birlikte hayat kurma gibi temel yaşam haklarından mahrum olduğu Türkiye’de queer üzerinden homonormativite karşıtlığının ne anlamı olduğu, queer’in Türkiye’deki Eşcinsel Özgürlük Hareketleri bağlamında nasıl iş göreceği bir soru olarak akıllara gelebilir.

Bana öyle geliyor ki, Türk-Sünni Müslüman-erkek/erkeğe itaat eden kadın olarak hegemonik kimliklerin bu denli sorgulanamaz olduğu, dışında kalan herkesi terörist ya da ahlaksız ilan eden bir iktidarla muhatap olduğumuz bu ülkede, queer üzerine yapacağımız tartışmalar, yazacağımız yazılar, çevireceğimiz ve yazacağımız kitaplar, bu dünyayla temasımızda queer’i kendimizi kurmamız için bir araç olarak kullanılır hale getirme pratiğimiz, sorgulanamaz ve doğallaştırılmış bir halde dayatılan hegemonik kimlikleri sorgulamak için iktidarın anlayamayacağı yeni bir dil, yeni ifade alanları, yeni dayanışma ve hayatta kalma biçimleri, yeni ilişkilenmeler yaratmayı mümkün kılabilir.

Artık alışageldiğimiz tüm iktidar karşıtlıkları “terör” olarak tanımlanıyorsa, LGBT Onur Yürüyüşü mübarek ayda yapılamaz gerekçesiyle biber gazına ve plastik mermiye boğuluyorsa, heteroseksüellik dışındaki tüm cinsel yönelimler ahlaksızlık olarak kabul ediliyorsa, hegemonik kimliklerin dışındaki hayatlar “hayat” olarak dahi kabul edilmiyorsa, iktidarın henüz idrakinin çok ötesinde mücadele biçimleri yaratmak için queer’i kullanabiliriz diye düşünüyorum. Çünkü “[Queer] özü olmayan bir kimliktir” ve bizim Türkçe dilinde geliştireceğimiz tartışmalarla ayrıca farklı anlamlar kazanabilme potansiyeline sahiptir. “Büyük ölçüde sezgisel ve yarı açık bir teori” olarak Queer, hegemonik kimlikleri sorunsallaştırarak “kimliğin ifade bulduğu terimlerin kendilerini siyasi kılma” imkânını sadece şimdinin insanları olarak bizim için değil, bu kimliklerin içine bir türlü sığamayacak geleceğin insanları için de mümkün kılabilir.