Diriliş

Pelin Özer’in Haziran 2020’de ‘Latife Tekin Kitabı’na yazdığı sonsözü yayımlıyoruz. Yazarın izniyle.

2004’te Latife Tekin Kitabı’nın tamamlanmasına yakın zihnimde çok canlı bir sahne oluşmuştu, kendimi gelecekte bir kitap yazarken görmüştüm. Belki de ilk kitabın ağırlığından, yoğunluğundan, adanmışlığından sıyrılıp alkışsız zafere, çığlıksız heyecana, kadehsiz sarhoşluğa, yazılmış ve yazılmamış kitaplarla, sonsuz vaatle dolu bilinmezliğe atılırken normaldi bu. On beş yıl sonraki halimi görüyordum. Kırk beş yaşındayım —Latife’yi tanıdığımda o bu yaştaydı—, Latife altmışında. Onunla yaşadıklarımızı bütün açıklığıyla anlatan bir kitap yazıyorum. Geleceğe yöneltilmiş, havale edilmiş bir düş, niyet gibi değil de tuhaf bir kesinlikle bu kitabın gerçekten yazılacağına emindim o gün. Geleceğin anısı…

Hem kitaba yansımamış öyle çok şey yaşamıştık ki birlikte, bunların hayat bulmasını sağlamalıydım. Bu bilgi bende saklı durmamalıydı. Zamanla başka kitaplar yazıp onlarla vedalaşmak zorunda kaldıkça ve en az bir o kadar kitabı zihin boşluğuna uğurladıkça yazıl(a)mayan kitapların da hayat hikâyesine dahil olduğunu anladım. Bu sayede verdiği sözü tutamamışların hüznüyle değil o zaman bana kim bilir hangi yollardan geçerek gelen o net görüntünün samimi hatırasıyla doluyum. Bugün bile. Kırk sekizinci yaşın eşiğinden atlamama sayılı gün kalmışken…

Bazı sezgilerin doğrulanması için hayatla sınanması gerekiyormuş ve yaşın, geçip giden ya da donup kalan zamanın pek de önemi yokmuş. Ama içimden bir ses, yine de belli olmaz demeye, zihnimi gıdıklamaya devam ediyor. Yayıncımız kitaba bir ek yapmamızı teklif ettiğinde hemen coşkuyla atılmıştım: “Ek yapılamaz bu kitaba ama ben Latife ile dostluğumuzu anlatan bir kitap yazabilirim!” Bunun Latife Tekin Kitabı’nı yapmak için beklenmedik anda içimden yükselen o yoğun istekten farkı yoktu. O ânın coşkusuna geri dönmüş gibiydim. Boşluğa düşmeden arada sıkışıp kalmış kitaplar da hayat hikâyesine dahil edilmeli.

Latife ile dostluğumuz, yakınlığımız derinleşerek, kesintisiz ve hiç gölgelenmeden sürdü, sürüyor ve sürecek de. Söyleşimizin maddi dünyanın ötesinde de yürüyor olması kitabımızın hediyelerinden biri gibi geliyor bana. Geçen gün üçüncü baskı için son düzeltileri yaparken bir yandan da bu satırları yazıyordum, ona üzerinde ufak bir değişiklik yaptığım cümlesini göndermiştim onayını almak için. Sonsöz yazmanın zorluğundan da bahsetmiştim kısaca ve o bana kolaylıklar diledikten sonra şöyle yazmıştı: “Bizim hikâyemiz roman!”. Ardından yazışmamızın nasıl devam ettiği malum… Burada kitaptan bahsederken aynı zamanda ortak bir yaşantıdan söz ediyor olmanın sağlam mutluluğu nasıl anlatılır bilemiyorum. Sanırım sadece kitabı okuyup duyarak mümkün bu. Böylece bir yaşantıya kurgusal boyutta hiçbir ek yapılamayacağı düşüncesi de açığa kavuşur. “Bugünde eskisin sesi, gelecekte yeni kalsın” dileğiyle uğurladığımız kitabımızın bağımsız bir hayatı olmasını arzu etmiştik ve herhangi bir değişiklik ya da ekleme yapmak gibi bir hak göremiyorduk kendimizde. Ne de olsa artık biz de Latife Tekin Kitabı’nı dışarıdan izliyorduk ve onun tekilliğini, kendiliğindenliğini korumaktan daha fazlasını düşünemezdik bile.

***

Latife’yle yüz yüze konuşmak, birkaç günü ıssız tepede birlikte geçirmek üzere altı ay evvel Gümüşlük Akademisi’ne gittim. Yurtdışında yoğun bir okuma turnesinden dönmüştü ve ancak kısa bir zaman diliminde bahçede bulunabileceğinden bana haftalar öncesinden randevu vermişti. 3 Ocak’ta birlikteydik. Ne muazzam zamanlama. Bu buluşmayı bahara erteleseydik küresel engellerle karşılaşacağımızdan habersizdik. Her sene mutlaka Akademi’ye gidiyorum, Latife’yle İstanbul yerine orada buluşmayı tercih ederiz. Her seferinde bahçeyle sohbetimi kaldığım yerden sürdürürüm. Ama bu buluşma yine de başkaydı sanki. Bu sefer sadece kitabımızın yeni baskısı için, geçmişteki duygumun hatırasıyla sapıyordum ana yoldan patikaya. Sonsöz yazmaya hazırlanan biri değildim, arkeolojik katmanlar misali üst üste eklenen yaşantılardaki yeni tohumların keşfine çıktığımın bilincindeydim. Dolayısıyla en az ilk günkü kadar heyecanlıydım. Doğadaki sürekliliğin kaydının yaşantı düzleminde de tutulabileceğini gösterecek yeni bir kitaba başlarmış gibi tazelikle doluydum. Böylece kitabımızın hiçbir ek yapılmadan her dönem yeni ve taze kalacağına dair güçlü hissimi bir kez daha doğrulayabilecektim. Bu sefer Latife’yle sohbetlerimizin ve suskunluklarımızın değil dostluğumuzun manzarasının; hayatlarımızda, tepede, bahçede aynı kalmasa da değişmeyenlerin izini sürecektim. Birbirine katlanan zaman dilimleri, boşlukta çakan flaşlar…

Gündoğumunun hemen ardından adadan yola çıkmış, poyrazda coşan dalgaların kucağından sıyrılıp uçak hızıyla kendimi ansızın tepenin dondurucu esintisinde bulmuştum. Söyleşilerimiz için gittiğim yıllarda uçağa binmem söz konusu bile değildi. Buna üzülmek yerine sevinirdim çünkü severdim otobüs yolculuklarını, o yollarda beni hep bambaşka maceraların beklediğini bilirdim. Akademi’ye böylesine hızla ulaşmak her zaman olduğu gibi yine bende şaşkınlık yarattı. Yolun yaşantısına tam anlamıyla dahil olmadığımdan oraya varmayı hak etmemişim gibi tuhaf bir his.

Bavulum yoktu bu sefer, küçük bir çanta. Olgunlaştıkça hafiflemiş olmalıyım. Geçmişte Akademi’ye uzanan patika çok daha ıssızdı, tavşan görmek mümkündü örneğin ve körek otları selamlardı beni. Şimdi beton bir kaplama yapılmış sanki tepeye ama bunlardan söz etmek içimden gelmiyor. Gözlerimi betona kapatıp doğaya açmayı tercih ederim. Akademi sapasağlam yerinde duruyordu. Özlediğim görüntülerin, kokuların, seslerin izinde ve içinde ilerlerken tepedeki değirmenlere, meşelerin gövdesine, zamanla sahiplenmeden sahiplendiğim taş bahçeme, sazlıklarla, su bitkileriyle kaplanmış gölete selam verdikten sonra bir süre aşağıdaki terastan ufka baktım. Yere oturup günlüğüme eğilmiş yazarken Ahmet (Filmer) fotoğrafımı çekmiş. Kendimi gördüm günbatımında. Az sonra Latife ile akşam yürüyüşlerine çıkar, beni de katarlar yanlarına. Ahmet susar, Latife ile ben konuşuruz. Ahmet yine yalınayaktır, ben bir kez daha kendi kırılganlığıma isyan ederken ondaki sahici keşişliğe imrenerek bakarım. Alt bostanı sulamak için ayrılırım yanlarından. Oruç (Aruoba) birazdan kulübesinden çıkacak, üstüne titrediği güllerini sulayıp terasa gelecek. Venüs yıldızını gösterecek bana, sonra da haikularıma cevap yazdığı defteri uzatacak. Meşe Fısıltıları’nı okurken o seslerin içinde dolanırken göreceğim onu.

Akademi’ye ilk gelişimde kitapsız, evsiz, işsiz, yalnız bir kadındım. O günse yazı yolunda yürüyüşüne devam ederken kitaplar yazıp yayımlama şansı bulmuş, evli barklı, çocuklu bir kadın… Latife ise babaanne olmuş. Kış sahilinde uzanıp saatlerce sustuğumuz günlerde, resimlerinin sadık izleyicilerinden olduğum Mehmet’in (Tekin) evleneceğini, eşiyle kızlarına Heran ismini vereceklerini ikimiz de bilmiyorduk. Ne güzel isim… Tanıştığımızda bana kendi yazıp sahnelediği tiyatro gösterilerini sunan Yasemin’inse (Demirci) birbirinden ilginç filmler yazıp yöneteceğinden, beni galalarına davet edeceğinden ikimiz de habersizdik. Latife inzivasına kabul etmişti beni ve bu üç günü gündüzleri sohbet edip arada sessizliklerimize çekilerek, akşamları birlikte yemekler yapıp yiyerek, güzel filmler izleyerek geçirdik. Gündüz bazen arkadaşlarla atölyeye iniyorduk; resim ve heykellerle çevrelenmiş bu ferah alanda onlar müzik aletlerine eğilmişken ben kâh bir yerlere vurup ses çıkararak kâh dans edercesine şarkı söylemenin mümkün olduğunu kanıtlamak istercesine sesimi serbest bırakarak ekleniyordum doğaçlama karnavalına. Akademi’de değişen pek bir şey yoktu.

Latife ile birbirimizin yazdıklarını yayımlanmadan evvel hem sevgiyle, merakla, hevesle hem de koruyup kollayan candan bir editörün nesnel olmaya gayret eden özeniyle okuduk. Latife bütün bu zaman zarfında pek çok kitap yazdı. Unutma Bahçesi’nin ardından Muinar’ı, Rüyalar ve Uyanışlar Defteri’ni… Dokuz yıllık sessizlik ve hemen ardından tahmin ettiğim gibi tazyikli bir atılım. Üstelik yazımı paralel düzlemde ilerleyen iki romanla… Latife yine kendisinden beklenmeyeni yapmış, bu suskunluktan Manves City ve Sürüklenme gibi her kuşaktan okuru heyecanlandıran iki kitapla çıkmıştı. Bununla da kalmayıp ilk kez çocuk kitabı yazmıştı: Altınçayır Vadisi’nin Çocukları. Yoğun bir yazı mesaisinin ardından köşesine çekilmek yerine neredeyse tüm ülkeyi kitaplarıyla tavaf ederek sadık, tutkulu okuruyla kucaklaşıp kervana yeni okurları, gençleri ve çocukları da ekledi. Mardinli, Diyarbakırlı yazar ve şair arkadaşlarının teşvikiyle annesinin kenti Urfa’ya ilk ziyaretini de bu süreçte gerçekleştirdi, hayatın anaforunda boş bırakılmış sayfalar böylece dolduruluyordu. Heyecanla anlatıyordu bu beklenmedik buluşmayı. Ondaki yenilenme enerjisi okuruna ve edebiyat dünyasına da yansımış, karanlık dönemlerden geçen ruhları ve bedenleri umutla sarmalamıştı. Coşkulu bir geri dönüştü bu, uzaktan sevgiyle izledim onu; hakkında yazılanları, söyleşilerini okudum. Arada bir anaçlığım tutuyor, tedirginlik duyduğumdan çaktırmadan sağlığını kontrol ediyordum. Evet zaman zaman yorgun düştüğü oluyordu ama inzivaya girip kendince bir diyet uygulayarak toparlanıyor ve yeniden güçlenip dinçleşerek, daha da gençleşerek, gözleri parlayarak çıkıyordu bahçeden.

***

Yazmaya uzun süre direnmiş biri olarak Latife Tekin Kitabı’nın ardından yazılan her kitabın bir meydan okuma olduğunu ve imkânsıza göz dikmenin üretkenliği bilediğini öğrendim. Ustam gibi ben de başımı öne eğip işime bakıyordum ve hazıra konmak, kolaya kaçmak, göz boyamak, çoğaltmak yerine zorluğu göze alarak yeniliğin peşinden koşmaya çalışıyordum. Ancak çok çalışarak ve henüz yapılmamış bir şeye göz dikerek kalıcı ve esinleyici bir kitaba ulaşabileceğimi biliyordum. Bunun daha önce kimsenin yapmadığı türden bir kitap olmasını dilemiştim. Sonra baktım, her kitabıma aynı dilekle başlıyorum ve aynı imkânsızlık toprağında kök sökmeye devam ediyorum.

Son nefese kadar çalışmanın anlamını bu ilk kitabın yazımında deneyimleme şansı buldum. “Yazma isteği ölme isteğini kapsamaktadır” cümlesine bambaşka bir yerden bakıyorum şimdi ve o cümleye şunu eklemek geliyor içimden: Yazılan her kitap ölüp dirilme süreci. Son nokta konduğunda dirilen biri var. Dolayısıyla ölmek isteyen, bu isteğin peşinden giden kişi kitabını tamamladığında dirileceğinin bilgisine de sahip. Bunu öğrenebilmesi için ilk kitabını tamamlayıp yayımlamış olması lazım ama. Ardından her başlangıçta bunu yeniden göze alması gerektiği gerçeğinden kaçmaması…

Kitabımızın sonuna doğru, ipi göğüslemek üzereyken, yorgunluktan soluksuz kaldığım o an öylesine canlı ki zihinlerimizde. Latife’yle zaman zaman gülerek anarız. Konuşacak mecalim olmadığından sorumu bir kâğıda yazarak uzatmıştım ve o da şefkatle gülümsemişti bana. Dirileceğimin onda mevcut, bende henüz saklı bilgisiyle… Açıklamamış olması da hediyelerinden biriymiş. Yazarın tutkusuyla, isteğiyle, azmiyle olduğu kadar yorgunluk ve yoğunluğuyla da beslenip güçlenen biri olduğunu ilk kitapta tecrübe etmek harikaydı. Elime kalem veren ustama saygımı ve gönül borcumu her seferinde yazıyı bir adım ileri taşımak gibi imkânsıza komşu bir yaklaşımla çalışarak sunmaya devam ediyorum desem artık bana nasıl cevap vereceğini kestirebiliyorum.