Dindarlık: İçi-dışı yangın bir hal

“Gerçek İslam” bu değilse ve “Müslüman özne” başka türlü biriyse, şu an dillerinden Allah’ı, peygamberi, Kur’an’ı düşürmeyen muktedirler ve her işlerinde onların arkasında tekbir coşkusuyla saf tutanlar kim?

Öyle ya, ölmeli, hapsedilmeli, darp edilmeli, nefessiz bırakılmalı, gasp edilmeli ve gene de nezaketi ve zarafeti, adaleti elden bırakmayan biz olmalıyız, yani iktidar dairesinin dışında kalanlar, muhalefetten vazgeçmeyenler. Kendimizi suçlamalı, başımızı yerden kaldırmamayı öğrenmeliyiz. (Aman ha kimsenin yüzüne bakmayalım, hele birbirimizle göz göze gelmeyi aklımızdan bile geçirmeyelim. Seküleriz ya.)

Neden? Çünkü bugün iktidarda olanlar zamanında dışlanmışlardı iktidardan. Dünya nimetlerinden faydalanmalarına müsaade edilmemişti şimdi dümeninde oldukları geminin yola çıktığı ilk zamanlarda. Şehrin dışında ya da köhne mahallelerde yaşamaya mecbur bırakılmışlardı (sanki yalnızlarmış gibi oralarda, dışlanan, yoksulluğa talim ettirilen bir tek dindarlarmış gibi). İşte bu yüzden şimdi öldürmeye, hapsetmeye, darp etmeye, nefeslerimizi boğazlarımızda düğümlemeye, gasp etmeye ve gene de el üstünde tutulmaya hakları var. (Yok efendim, inançlarından şüphe edemeyiz, çünkü o inancın lafzı da resmi de onların tekelinde. O lafzın ve resmin dışında kalanlar adaletten söz edemez, çünkü adalet gaspettikleri mülkün garantisi olduğu müddetçe sözü edilebilecek bir erdemdir.)

Cihan Aktaş, yıllar önce Birikim Dergisi’nde yayınlanan bir yazısında (“Açık olmak, kapalı olmak” Sayı: 260, Aralık 2010) Müslümanlara yönelik eleştirilerde tespit ettiği bir eğilimi not düşmüştü: “‘Yeraltı’ndan hükümet kurmaya yönelen Müslümanların, inançlarının gereği göstermeleri gereken tevazu, sadelik, yoksulun ve mahrumun yanında olma, israftan kaçınma, emeğin hakkını gözetme… gibi özellikleri yansıtmaması her kesim tarafından eleştiriliyor. Bu eleştirileri önemsemek gerekiyor, çünkü, Müslümanlığın bu topraklarda ‘büyük anlam’ olduğunu gösteriyorlar.” Bu cümleleri okuduğum günden beri, ne zaman dindarlığın giderek dünyevileşen içeriği hakkında düşünsem aklımda tutarım. Önceleri “yahu dindarlar da insan, herkes kadar sakatlanıyorlar bu dünya işleri arasında” diye kendimi insafa davet etmemi sağladılar. Ama zamanla aynı cümle içime bir kurt düşürmeye başladı: “Müslümanlar iktidarda kaldıkça ve iktidarı Müslümanlaştırdıkça herkesten çok sakatlanıyorlar, bunun bir sebebi olmalı.” (Hz. Muhammed’in “güzel ahlakı tamamlamaya geldim” hadis-i şerifini, “benden sonra ahlak mevzuunda serbestsiniz, nasılsa Allah affeder” diye anlamış olmasınlar.)

Müslümanlardan beklentimin giderek azaldığını fark ettim. “Tevazu ve sadelik” beklentisinden daha 1990’larda vazgeçtiğimi itiraf ediyorum. “Yoksulun ve mahrumun yanında olma” beklentisini de doktora tezimi yazarken Başakşehir’e gömdüm. “Israftan kaçınma, emeğin hakkını gözetme” gibi beklentilerim hiç olmamıştı. (Ellerinde büyüdüm sayılır, tahmin edersiniz ki hayli tecrübe biriktirdim bu konularda. Tıpkı bütün diğer sermaye kesimleri gibi dindar tüccarlar da burjuvalaşmak için gereken birikimi “kul hakkı”na ilişkin kaidelerden vazgeçerek yaptılar. Bu paragrafı “haram olsun” diye tamamlamak isterdim, ama olmaz, nezaket dairesinden ayrılmamalıyım.)

2010’ların başından itibaren kimsenin bir beklentisi kalmadı dindarlardan. Çünkü sıradanlaştılar. Çünkü devletle aralarındaki gerilim sona erer ermez, onun kötülüğünü altın sırmalarla süsleyip omuzladılar. Yolsuzluk ve rüşvet dedikoduları artıyor, ama hem sekülerler hem dindarlar “bal tutan parmağını yalar” diyorlardı (“Yolsuzluk ve rüşvet haberleri” diyemiyorum medyaya yönelik sansür ve tekelleştirme hamleleri yüzünden. Eğer bu dedikodular en başından itibaren araştırılıp haberleştirilebiliyor olsaydı rezalet ayyuka çıkmadan kendilerine bir çekidüzen verme şansları da olurdu). Çok görmemek lazımdı. Türkiye Cumhuriyeti devletinin mayasında vardı rüşvet, irtikap ve görevi kötüye kullanmak. Hem bunlar nasılsa çalışıyorlardı, yollar yapıyorlardı, ekonomi iyiye gidiyordu, daha özgür hissediyorduk kendimizi (aslında daha çok tüketiyorduk yalnızca, özgürlüğü ne zaman kim kaybetti ki biz bulalım, avunduk biraz işte), daha önemlisi Kürtler ve askerler ölmüyordu artık, sadece hapsediliyorlardı, o kadar.

Müslümanların devlet, devletin Müslüman olduğu kanaatine ilk vardığımız an Hrant Dink suikastiydi zannediyorum. Hrant’ın kaldırıma uzanmış cesedinin yalnızlığını olanca çaresizliğimizi cenazesine taşıdığımız caddelerde tabutunun arkasında yürüyerek tazmin etmeye çalışırken, toplumun artık değişmiş olduğunu da fark ettik. İyiydi bu. Onca senedir olan en iyi şeydi. “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganı, bir gün bu devletin hepimizi “Ermenileştireceğine” dair bir önsezinin ifadesiydi belki de. Kim bilir? Nitekim daha sonra artık en küçük hücresine kadar dindarlaşan devlet “Kürt sorununu” çözmekten vazgeçtiğinde itinayla seçtiği bir kesimi Ermenileştirmeye başladı sahiden. Diyordu ki, “Ben Kürtleri öldürmüyorum, onları aralarına ustalıkla karışmış Ermeni dönmelerinden kurtarıyorum.” Kimsenin bu yalanı yuttuğu yoktu ama zaten bu yalanı kimsenin yutmaması Müslüman devletin umurunda da değildi. Müslüman devletin adamları kürsüye çıktıklarında söyleyecek bir şey bulmanın rahatlığı içindeydiler. O şeyin yalanlığı ölçüsünde artıyordu güçleri, iktidar formülünü bulmuşlardı Allah’ın izniyle. Öldür, yalan söyle. Çal, yalan söyle.

Sonra, mahallelerde, evlerimizde, buluştuğumuz, görüştüğümüz, memleket hallerini konuştuğumuz, onu kendimizce düze çıkarttığımız her eylemde tek bir arzumuz olmaya başladı: “Müdahale olmasın yeter.” Çünkü Müslüman devletin elinin ölçüsü yok, vurdu mu öldürüyor, merhametsiz, acımasız ve arsız…

Şiddet arttıkça arttı, arkadaşlarımız öldü, evlere ateş düştü, zaten bezdirilmiş canımızdan olma korkusu kapladı içimizi. Öyle ki çalma çırpma hadiselerini konuşmaktan vazgeçtik. Tek beklentimiz kalmıştı Müslüman devletten: Öldürmeyin. Eğer Müslüman devlet öldürürken Müslümanlar, en azından birkaç akl-ı selim kalkıp, “Ya hu ne yapıyorsunuz, bizim adımıza bunca zulüm etmeyin millete, bırakın herkes istediği gibi yaşasın, bizi zulmünüzle utandırmayın” deseydi, Müslümanlardan iyi şeyler beklemeye devam edebilirdik. Ama hayır, aksine… Devletin suçlarına ortak olmak Müslümanlığın ölçütü olmaya başladı ne zamandır.

İtiraf ediyorum ve yalnızca kendi adıma konuşuyorum, dindarlığın devlet hali yalnız Müslümanlara ilişkin beklentilerimi değil, Müslümanlığın içeriğine olan itimadımı da yerle bir etti. Dindar Müslümanların devletle girdikleri yatakta peydahladıkları dehşet saçan çocuğa baktıkça Allah var mı, öte dünyada halim ne olacak gibi sorular sormaktan vazgeçtim. En inançlı sekülerleri bile “İnşallah cehennem vardır” dedirtecek günlerde yeni sorular belirdi zihnimde…

Allah aşkına biri söylesin, bu din ne işe yarıyor?

Bir dine inanmak ve o dine inananların temsilcisi olarak iktidarda bulunduğunun farkında olmak, söz konusu mü’min idarecinin doğruluktan ve adaletten sapmasına engel olamıyorsa, o idarecinin inandığı ve temsilciliğine soyunduğu dine kim, niye inanır? İdareciyi çaldığı ölçüde becerikli bulan, adalet mekanizmasını kendi yararına büktüğü kadar destekleyen bir topluluk (“sosyoloji” mi demeliydim acaba?) inşa ediyorsa, o dinden ve “sosyoloji”den hemen yüz çevirmeli değil midir?

Bir kalabalığın, sırf geçmişte örselenmiş “Müslüman” kimliğinden dolayı kendinde her türden ahlaksızlığa, suça, şiddete, acımasızlığa başvurma hakkı gördüğü bir dinden koşarak uzaklaşmalı ve bu dine inananlara şüpheyle bakmalı, onlarla her türden alışverişi kesmeli değil midir? Yani eğer kendi varlığımızı, söz konusu dine inananların varlıklarına armağan edecek kadar çıldırmadıysak. Çünkü böyle bir dinin mensuplarıyla bırakın ticareti, ne yarenlik, arkadaşlık, ne yoldaşlık edilebilir.

İnsanların Allah’tan korkarcasına kendisinden korkması için elinden geleni yapan, sonra da temsilciliğine soyunduğu dinin adına iliştirilmiş “fobia” için başkalarını suçlayan insanların inandıkları her şeyi sorgulamak gerekmez mi? İnsan bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu demez mi? Bir siyaset kendisinden korkanları daha da çok korkutmak suretiyle mi aslında inandığı ilkelerde başkalarını korkutacak hiçbir şey olmadığına ikna eder insanları?

Hayata saygı duymayı bırakın, ölüm karşısında edebini takınmaktan habersiz insanların ahlakıyla ahlaklanmaktan haya etmez mi, böyle insanlarla düşüp kalkarsam bir gün ben de bu kadar kötü birine dönüşürüm diye korkmaz mı, insan?

Bir din, mü’minin kendisiyle dünya ve diğer insanlar arasında “seviyeli” bir ilişki kurmasını sağlayamıyorsa neye yarar ki? Kendinde suç işleme, haram yeme hakkı görmek, saygıdeğer bir kişiliğe sahip olmadığı inancından doğar insanın. Mü’minlerine öz-saygı kazandırmayan bir dine inanmanın nasıl bir anlamı olabilir?

Yok “gerçek İslam” bu değilse ve “Müslüman özne” başka türlü biriyse, şu an dillerinden Allah’ı, peygamberi, Kur’an’ı düşürmeyen muktedirler ve her işlerinde onların arkasında tekbir coşkusuyla saf tutanlar kim? Mesela muhtemelen İslamcı bir örgütün taşeronluğunu yaptığı bir bombalı saldırıda katledilmiş 105 kişi için yapılan küçücük bir saygı gösterisini ıslık ve tekbirlerle protesto eden edepsizler ordusunda kimler var? Dillerindeki tekbir hangi dinin Allah’ını yüceltiyor? Patlamanın gerçekleştiği yere yas tutmak ve ölenleri hatırlamak için bırakılan karanfilleri tekmeleyen o genç adam kim? (Görüntülerde “ölen ölmüş gelip ziyaret ediyorsunuz” diye çıkışıyordu etraftakilere. Yüzünde kendi adına işlenmiş cinayetle yüzleşmek istemeyen bir zavallının öfkesini gördüm. O ise “gavur icadı” bir anma haline kızdığını sanmış olabilir.) Mü’min muktedirler ve muktedirden başkasına iman etmeyenler, söyledikleri ve söylemedikleri sözlerle, attıkları ve atmadıkları adımlarla katliamın kurbanlarını suçlu ilan ettiler. Katledilenler için yas tutmak, acılarını dile getirmek isteyen insanlara saldırdılar. Hayata gösterdikleri tahammülsüzlüğü, ölüm karşısında tutundukları arsız tavırla pekiştirdiler. İki yüzlülük ve adaletsizlikte birbirleriyle yarıştılar. Sahi kim bu insanlar, hangi dine inanıyorlar?

Bütün bu manzara karşısında insanın bildiklerinden ve inandıklarından şüpheye düşmemesi mümkün mü? Arada bir diyorum ki, bildiğim ve inandığım din İslam değildir belki de. Bir dinin adının ne olduğu niye önemli olsun ki hem? Tek bildiğim, inanmaktan vazgeçmemek için kendimle didişip durduğum dinle, devlet hapını yutmuş zamane dindarların inandıkları ve adına İslam dedikleri din arasında en ufak bir benzerlik olmadığı.

Yürek burkan kıssalarını okuyarak büyüdüğüm ve o burkulmanın açtığı küçüklü büyüklü çatlakları, kırıkları, boşlukları dolduracak başka da bir şey bulamadığım dinde, rahman ve rahim olan Allah’a inanılır. Allah’ın müntekim ve kahhar sıfatları gasp edilmez. Allah insana şah damarından daha yakındır. Kandırılamaz, aldatılamaz, dolandırılamaz. Bu dinin Allah’ı, zikirmatiğin düğmesine bastıkça çalışan bir robot değildir.

Benim inandığım dinde meleklere inanılır. Her mü’min için iki melek memur edilmiştir. Biri sağ, diğeri sol omuzda kayıt tutarlar. Sağdaki sevapları, soldaki günahları yazar. Kıyamet günü meleklerin tuttukları kayıtlar açılır, cinayete, hırsızlığa koşulan el, haramı öğüten kursak hesap sorar sahibinden: “Sen hangi cesaretle beni nefsine köle, suçlarına ortak ettin?”

Benim bildiğim dinde ahiret inancı vardır. Cennet ve cehennem bekler insanları. Ve Allah’ın affedemeyeceği tek günah kul hakkıdır. Bu sayededir ki “öteki” düşman değil, olsa olsa şahittir! Gönlü hoş tutulur ki, öte dünyada aleyhte şahitlik etmesin.

Benim inandığım dinde kutsal kitaplara iman edilir, hem de hepsine. O kitaplar ki ilham edilmişlerdir peygamberlere. İnandığım dinin ilhama (aslında vicdana, kulun muhakeme yetisine ve içgörüsüne) verdiği değer sayesindedir ki, değil devlet, en okumuş, deryayı denizi yutmuş alimler bile giremez kulun vicdanıyla Allah arasına. Benim dinim bütün ilahi dinlere inanmayı emreder, başkasının kitabına saygısızlık etmek büyük günahlardan sayılır. Çünkü başkalarının kitaplarına saygısızlık eden, kendi kitabının saygınlığına gölge düşürür.

Benim bildiğim dinde yalnız bir peygambere değil, bütün peygamberlere inanılır. Çünkü Allah kullarını rehbersiz bırakmaz. Bütün peygamberlere inanmayı nasihat eden bir dinin mensupları, kendilerinden olmayanlara bu denli dehşetengiz bir kararlılıkla zindan edemez dünyayı.

Ve nihayet hayrın da şerrin de Allah’tan geldiğine inanılır benim dinimde. Bu yüzden bir muktedire sırf çaldığını dağıtıyor diye minnet duyulmayacağı gibi, kendinden olmayana zulmediyor diye itaat de edilmez.

Herkes bilir, tebliğ her mü’minin vazifesidir. Bu yüzden iktidar saflarından gelecek “şimdi de bize dini öğretmeye çalışıyorlar” çıkışmasının hiçbir anlamı yok. Çünkü tebliğ edilmeye en muhtaç olanlar tam da oralarda saf tutanlar; Allah’ın adını ve lafzını çaldıkları minarelere kılıf, işledikleri cinayetlere bahane eyleyenler.

Hesap günü gelip çattığında bugün iktidarda olanların ve destekçilerinin dünya imtihanında gösterdikleri performansa şahitlik edecekler arasında yalnızca kendileri gibi düşünenler olmayacak. Şükür Kalu Bela’da verdikleri sözü dünyalığa tahvil etmeyen mü’minler ve bahse mevzu tahvil işlemi esnasında şahit oldukları şiddet karşısında “İnşallah cehennem vardır” diye dua eden “dinsizler” de var. Dinin lafzı ortada, kimsenin tekelinde değil. Bununla beraber farkındayım, vicdan yoksulu insanların işlerine gelmeyeni öğrenmekte zorlanmak gibi bir eğilimleri var ve bu insanların devlet dersinden işlerine öyle geldiği için öğrendikleriyle aralarındaki deruni ve pek hissi bağ yürekleri dağlıyor, ocakları söndürüyor.

Kusura bakmayın ama bu işler böyle. İş bu iktidar macerasının sonunda dindarların memlekete öğretecekleri, başkalarına tebliğ edecekleri pek bir şey kalmadı artık. İş başa düştü. Dindar abla ve abilerin hakikatlerini anladık. O hakikati hiç sevmedik. Belli ki başka türlü bir dünya istediler, tahayyül ettikleri bu değildi. Ne ki o tahayyüllerindeki dünyayı, sahip oldukları dünya kadar sevmemiş olacaklar ki ellerinden gelen bu oldu. Dağarcıklarında nelerin biriktiğini olanca açıklığıyla gördük. Keşke dini-imanı karıştırmasalardı dünyalık meselelerine. Bütün bu çürümeyi kendilerinden bilir, en fazla samimiyetsizliklerinden şikayet ederdik. Hiç değilse imanlarını sorgulamak zorunda kalmazdık bu kadar.

Yazı görseli: Neriman Polat, 2007.