Bir Filozof Olarak David Bowie

Bowie bir çoklu-kişilikler geçidi ve bir ‘filozof’ olarak yeryüzündeki yolculuğuna devam ediyor.

Rock yıldızları genellikle bir kişilik kültü oluşturur ve ölümlerine kadar bunu muhafaza ederler. Bu kült de etraflarında dönen dünyaya karşı kapalı bir koza örmelerine, değişmez, efsanevi bir şahsiyet oluşturmalarına dayanır. Dünyadaki varlıklarını bir kere ilan ederler ve sonra da bir ‘ergen’ inadıyla bu varlığı muhafaza ederler. Ve aslında tam da bu yüzden erken ölümleri yeğdir. Zira yaşlandıkça aynı kimliğin karikatürüne dönüşürler. Mesela Cobain intihar edip, aynı ‘depresyon’ hırkasını giymeye devam eden bir yaşlı-rockçı olsaydı, bütün büyüsünü kaybedebilirdi. Aynı şey Hendrix, Morrison, Joplin gibi diğer genç ölen efsaneler için de geçerli. Dünyadaki varlığını bir değişim değil, inatçı ve sabit bir yoğunlaşma olarak kuranlar, bu dünyayı hızla terk etmezlerse, karikatürleşebiliyorlar.

Ama David Bowie bu rock-yıldızları formülüne girmiyor. Kendini değişmez bir kişi-kültünün tam aksine, sürekli değişen, kaygan zeminde oluşturulan bir ‘personalar’ dizisi olarak kurgulayan Bowie, bu yüzden, artık yetmişine yaklaşmış bir ihtiyar olsa da, asla bir ‘karikatür’e dönüşmüyor. Karikatürüne dönüşeceği sabit ve değişmez bir kişiliği yok çünkü. Bunun tam tersine bir çoklu-kişilikler geçidi ve bir ‘filozof’ olarak yeryüzündeki yolculuğuna devam ediyor.

Bu açıdan, bir Bowie biyografisi yazmak zor bir iş. Biyografinin de en az Bowie’nin sürekli değişen hal ve vaziyeti kadar renkli, parçalı ve değişken olması gerekiyor. Bu zorlu işi felsefeci Simon Cricthley iyi kotarmış; parçalı ve açık uçlu bir Bowie hikayesi anlatmış ve tutarlı bir hikayenin izini sürmekten uzak durup, hikaye parçalarını sunmuş. Kitabına sadece David Bowie ismini vermesi de isabet zira bir Bowie biyografisi için düşünülebilecek altbaşlıkların hepsi onu bir kimliğe hapsetme ve diğer kimliklere ve Bowie’nin kimliksizlik projesine haksızlık etme riski taşıyor.

boie - kapak

Encore’un şahane bir tasarımla, detayları hassasiyetle düşünülmüş bir ‘fan’ kitabı kıvamında yayınladığı bu küçük ama yoğun kitapta Cricthley şahsi Bowie hayranlığı hikayesiyle, Bowie’ye dair edebi ve felsefi incelemesini bir araya getiriyor. Felsefe üzerine yazdığında da son derece ‘edebi’ olan Circthley, Bowie konusunda da felsefeden beslenen edebi bir anlatı kuruyor.

Kitabın başında Bowie’nin kendisini ve diğer hayranları ‘nereden yakaladığını’ çok iyi ifade ediyor Critchley: Bowie dinleyenleri dünyevi olmanın yükünden kurtaran bir uzaylı-derviş gibidir. Bu dünyada varolmanın gerektirdiği bütün tutarlılıklara, kararlılıklara, kapalı kimliklere meydan okuyan bir curcuna sunar ve dinleyeni de oraya davet eder. Hem melankoliye ve üzüntüye çağırır, hem de açık uçlu ve anlaşılmaz bir sevinci paylaşmaya davet eder. Katı olan bütün yapıları kendi ‘queer’ akışkanlığıyla bozarken, dinleyenlere de hapsolacakları modeller yerine özgürce ‘saçmalayabilecekleri’ yerçekimsiz bir alan sunar.

Bowie, mesela Leonard Cohen gibi dünyanın ağırlığıyla batan bir gemi yerine, dünyanın üzerinde uçuşan bir balona davet ediyor dinleyenleri. Ağır depresyonları kayda geçirirken de aniden ‘Let’s Dance’ diye patlayabiliyor. Cohen bunu yapamıyor, o dünyaya dair ‘ağır’ ve değişmez bir bakışın temsilcisi; personası da hep tutarlıdır bu yüzden. Sahnede hep aynı Leonard Cohen vardır. Bowie ise tam tersine, tutarsızlığın ve dünyada ‘acayip’ bir figür olmanın özgürleştirici gücünün farkındadır.

Bu yüzden de yine dünyanın haline üzülürken, ele avuca sığmaz ‘deliler’in onu daha mutlu olduğunu ilan ediyor. ‘All the Madmen’ şarkısında mesela açıkça ‘Delilerin arasında olmak beni dışarıda serbestçe dolaşıp üzülen insanların arasında olmaktan daha mutlu ediyor’ diyor. Müziğindeki o ele avuca sığmaz, formül kabul etmez büyüleyici karmaşık yapıyı da bu ‘delilik’ haliyle kuruyor. Delilerin acayip şenliği, aklı başında adamların sıkıcı hüznüne yeğdir.
Critchley kitapta Bowie’nin ‘hiçlik’le kurduğu ilişkiyi de anlatıyor. Batı usulü güçsüzleştirici bir nihilizm değil, Doğu felsefesine yakın duran kurtarıcı bir hiçliği yansıtıyor Bowie’nin müziği. Dinleyenlerini ‘hiçliğe tutunmaya’ davet ediyor Bowie. Şu ya da bu gerçeklik görüşü sizi yüz üstü bırakabilir ama Budizmin sunduğu anlamda ‘hiçlik’ kurtarıcıdır ve sizi yarı yolda bırakmaz…

david_bowie_reality

Kitapta Bowie’nin son yıllarında ele avuca sığmaz bir performans abidesinden, daha düşünceli -ama yine de uçuşkan- bir filozofa dönüştüğünü görmek de mümkün. Son albümlerinden birinin isminin ‘Reality’ olması da bunu gösteriyor. Son dönemlerinde Bowie bir performans, kayda geçirilemez bir ‘olgular silsilesi’ olarak hayat yerine, ‘gerçeklik’ denilen şeyle uğraşıyor. Ama bunu yine mutlak ve sabit olan şeylere meydan okuyarak yapıyor. Crichtley Bowie’nin ‘Reality’ albümünün basın açıklamasındaki şu sözlerine yer veriyor: ‘Aslolan mutlakların tanımlı yapısından ziyade, rastlantısallıkların her yere nüfuz eden etkisidir.’ Sanki Bowie albümünü tanıtmıyor da, Deleuze üzerine yazdığı son kitabı açıklıyor gibi!

Velhasıl, bu küçük Bowie kitabını okumak insana iyi geliyor zira hayatta saçmalamanın ve bir nevi ‘loser’ olmanın kötü bir şey olmayıp, bir özgürlük ihtimali sunabileceğini hatırlatıyor. ‘Reality’ şarkısının sözlerinin kitaptaki çevirisiyle bitireyim yazıyı, tam olsun:
“Nedenleri, niçinleri hâlâ anlamıyorum
Mana arıyorum ama hiçliğe yaklaşıyorum
Hey genç, hoş geldin gerçekliğe!
Ha ha ha ha.”