Zizek ile ‘Hiçten Az’ ve Her Şey Üzerine – Bölüm II

Halil Turhanlı ve İlksen Mavituna’nın Zizek’le Açık Radyo’da ‘Hiçten Az’ vesilesiyle yaptığı röportajın ikinci kısmı.

Alman idealizmini yeniden canlandırdınız. Bu gelenek radikal sol teori için neden önemli?
Bir de şu var: Hegel’in yanı sıra, bu gelenekten gelen, etkilendiğiniz başka filozoflar da var, mesela Schelling. Felsefe tarihi için Schelling’in önemi neydi? İdealizm ve materyalizmin bir biçimde aracılığını yaptığı söylenebilir mi? Hegel’in diyalektiğine nasıl bir karşılık vermişti? Zira onun düşüncesinde ciddi bir dini damar da vardı.

Schelling’de belki Walter Benjamin ile filan ilişkilendirilebilecek mistik-gnostik başka bir damar da bulabiliriz. Schelling üzerine yazdığım kitapta ikisi arasında, Hegel ile Schelling arasında bir bağ kurmaya çalışmıştım; ne kadar başarılı olduğum tartışılır. Ve bu son yayınlanan kitabımda da –şayet çıkarılmadıysa– Fichte üzerine bir bölüm var. Felsefenin nihai noktası, ucu, Kant ile Hegel arasındadır. Kant, Fichte Schelling, Hegel. Bu filozoflara gelene kadarki tüm felsefe bir tür hazırlık ve onlardan sonrası da yorumdur. Nihai zirve burasıdır. Dördü de çok önemli. Kant transandantal boyutu, yani modern özneyi keşfetmişti. Felsefe Kant’la felsefe olur, ondan öncesi gerçekliğin genel bir tasviridir. Fichte ise epey hafife alınmış bir filozoftur. Tamamen kendine ait bir çizgisi vardır. Schelling’in orta dönem yazıları, özellikle Özgürlük üzerine Risalesi [Philosophische Untersuchungen über das Wesen der menschlichen Freiheit] bilmiyorum burada da çevrilmiştir herhalde– nefes kesicidir. Heidegger’e göre en iyi metin. Yani dördü arasında seçim yapılamaz. Belli bir alanınız olduğunda belli seçenekleriniz vardır, bu dört filozofun her biri kendi başına birer seçenek teşkil ediyor. Benim için aşılamayan zirvedir, henüz ötesine geçemedik. Hatta mesela,Hiçten Az’da kuantum üzerine uzun bir bölüm var; burada kuantumuHegelci kategorilerle okumaya çalışıyorum.
En sevdiğim kategori, retro-aktivite kategorisi – Freud’dan alıyorum tabii bunu. Şeylerin, retroaktif bir biçimde oldukları şey olmalarına bakıyorum. Bir şey tali gözükebilir, ama içine girdiğinizde onun zorunlu olduğu ortaya çıkar. Mesela tali bir biçimde âşık olursunuz ve ardından, “Aman yarabbi, hayatım boyunca bunu beklemiştim,” dersiniz. Retroaktivite mantığında şeyler ve şeylerin yanı sıra zaman geriye doğru bir hareket içindedir. Hegel’in diyalektiğinin çekirdeği bu. Hegel derinde duran bir zorunluluktan bahsetmez, şeyler retroaktiv olarak zorunlu olurlar. Hegel’in Jül Sezar teorisini ele alalım. Sezar Rubicon’u geçebilirdi de geçmeyebilirdi de; ama geçti mi bu artık onun kaderi olur ve onu tanımlar. İnsani-hayatta şeylerin nasıl tali bir şekilde zorunlu olduklarını tanımlayan çok incelikli bir diyalektik düşüncedir bu. Zorunluluk tali bir şekilde ortaya çıkar. Diyalektik görüşün kalbi bu. Evet, geç dönem Schelling başka bir seviyede Hegelci diyalektiğe karşı çıkmıştı ama yanlış anladığı içindir bu. Felsefe tarihinden çıkan hüzünlü bir ders bu benim için, gerçek bir diyalog yok. Bütün büyük filozoflar diğerlerini feci şekilde yanlış okurlar. Aristoteles Platon’u anlamaz, Stoacılar maddecileri hiç anlamaz –sonra öyle gider; Ortaçağ filozofu Aquinalı Thomas Aristoteles’i, Spinoza Descartes’ı, Kant Leibniz’i, Hegel Kant’ı anlamaz. Felsefe tarihini kesinlikle bir muhabbet olarak göremeyiz. Daha trajik bir durumdur söz konusu olan. Önce tamamen körleşirsin ki sonra yeni bir şey görebilesin. Mesela Hegel, Kant eleştirisinde kesinlikle haksızdır. Heidegger’in Hegel hakkında yazdıkları çoğunlukla manasızdır. Çok trajik; yeni bir şey söylemek için önce körleşmen lazım. Benim için en önemli örnek Marx. Marx’ın Hegel eleştirisi tam bir saçmalıktır. Hegel’e yöneltilen Marksist eleştirilerinin ana motifleri olduğu gibi Schelling’in Hegel eleştirisinde bulunabilir. Mutlak idealizm eleştirisi, varoluş ve özgürlüğe yapılan vurgu vesaire vesaire…
Tüm bunlarla beraber, esas felaket bence şurada yatıyor: Yapısökümcülüğün hüküm sürdüğü son yirmi otuz yılda büyük felsefi konulara yaklaşmak yasaktı. Salt söylem analizi olmalıydı. Eğer bir Derrida ya da Foucault partizanına, “İnsan ruhu ölümsüz müdür?” diye soracak olursanız, “Hangi söylemsel koşulda, hangi anlam alanında bu soruyu soruyorsun?” diye karşılık verecektir. Sonra da böyle bir sorunun anlam kazanacağı anlam ağını tespit etmeye çalışacaktır. Hakikatle kurulacak ilişki dışarıda kalacaktır. “Ama durun, peki ruhum var mı?” Bu soruya karşılık olarak da şunu söyleyeceklerdir: “Belli koordinatlarda, belli dünya görüşleri dahilinde ruh vardır, evet.” Bence bunun sonucunda büyük metafizik sorular doğal bilimlere, bilişsel bilimlere, evrimsel bilime ve kuantum fiziğine kaydı. Çok ilginç olmamasına karşın, Stephen Hawking’in Zamanın Kısa Tarihi kitabı neden bu kadar başarılı oldu? İnsanlar büyük cevaplar aradılar burada. Gerçeklik nasıl ortaya çıktı? Dünya sonlu mu, sonsuz mu? Büyük metafizik sorulardı bunlar. Felsefenin de tekrar bunu yapmaya başlamasının zamanının geldiğini iddia ediyorum. Safça, büyük felsefelere dönülmesi taraftarıyım.

Bu konuda da Badiou’yla aynı hattasınız…

Badiou ile özel bir biçimde çok iyi arkadaşız, yani arkadaşlığımızın temeli çok özel; ikimiz de Wagner’in müziğine hayranız, fanatik Wagnercileriz.

Amerikalılar, sürekli başınıza bela açan arkadaşlar hakkında şöyle bir şey söylerler: “Böyle arkadaşları olan birinin neden düşmana ihtiyacı olsun ki?” Badiou söz konusu olduğunda bu deyimi tersine çevirebiliriz: Badiou benim düşmanım, ama böyle bir düşmanı olan birinin neden arkadaşa ihtiyacı olsun ki? Çok iyi düşmanlarız biz, çok severiz birbirimizi. Benim her bir kitabımda ona karşı çıkan bir bölüm vardır. O da bana karşı çıkar ama benim gibi doğrudan yapmaz bunu, daha inceliklidir. Bir gün Paris’te bir seminerdeydim, Badiou da oradaydı ve ölüm itkisi üzerine bir polemiğe girdik. Badiou bu itkinin varlığını tamamıyla reddediyordu. Her bir ayrıntıda ayrı düşsek de bir şekilde konuşabildik! O beni takip edebildi, ben de onu. Yani, felsefede ancak arkadaşlarla böyle seviyeli bir mesafe tutturabilirsin. Mesela Derrida’ya hayranım ama hiçbir zaman bir bağ kuramamışımdır onunla.

Lacan ışığında Hegel okuma fikri nereden çıktı? 60’larda Paris’te okurken sanırım…

Bu da çok paradoksal aslında. Lacan Hegel’e, hocaları olan Jean Hyppolite ve Kojève’den ilhamla göndermede bulunur, bu göndermeler erken dönem metinlerindedir, 50’lerde. Sonra Lacan’da bir anti-Hegelci dönüş, manevra buluruz –Hegel’e tamamen karşı çıkar. Bu kitapta da ben Lacan’ı kendi karşısına koyarak okuyorum. Söylediğim, onun 50’lerde göndermede bulunduğu Hegel’in, idealize edilmiş bir Hegel olduğundan yanlış olduğu. Hegel’e Lacan’ın ancak son dönemlerinde bir biçimde ulaşabiliyoruz. Benim bu iddiam, bu okumam çok paradoksaldı ve beni Paris’te çok uğraştırdı. Jacques Alain-Miller ve resmi-ortodoks anti-Hegelci Lacan çevresi ile ayrışmam, başka birçok şeyin yanı sıra, esasen buradan kaynaklanıyor.

Sebebi eskilere dayanıyor, gençken yaşadığım yer eski Yugoslavya’ydı. Burası görece liberal bir komünist ülkeydi o zaman. Batı kaynaklarına ulaşabiliyorduk mesela. İki temel felsefi eğilim vardı: Marksistlerce tutulan Frankfurt Okulu ve muhalefetteki Heideggerciler. 60’ların sonunda benim kuşağım için esas sarsıntı, tüm bu felsefi eğilimlerden gelenlerin o dönemde ortaya çıkan/patlayan Fransız yapısalcılığına şiddetle karşı çıkmasıydı. Aslında düşman olan iki grup, Frankfurtçu Marksistler ve Heideggerciler, yapısalcılık karşısında dost oldular. Bu bizi Fransız yapısalcılığı denen şeye itti. Çok iyi bir Heideggerciliğin yanı sıra Frankfurt temelli Hegelci eğitim almıştık zaten. Daha öğrenciyken bile benim ve arkadaşlarımın temel bakış açısı, kaygısı Hegel’i Lacan üzerinden nasıl okuyabileceğimizdi. En başından bu yana projem bu benim. Ve ne kadar garip ki Aziz Pavlus’a Şam yolunda inen vahiy gibi, kırk yıldır sadığız buna. Bunu keşfettik ve sadık kaldık işte. Ama şunu söylemem lazım, okumamızda vurgu hep Hegel’dedir, Lacan’da değil. Lacan yalnızca Hegel’e ulaşmak için bir araç. Sonuçta bizler esasen filozofuz. Asla psikanaliz pratiğiyle bir işimiz olmadı. İnsanlar neden analist olmadığımı sorarlar. Tiklerime bakarsanız anlarsınız diyorum onlara. Birkaç öğrencim benimle analize girmek istedi, gerçekten deli olmalısınız dedim onlara. Hiç ilgimi çekmiyor. Filozof olmaktan gurur duyuyorum. Felsefeye bugün her zamankinden çok ihtiyacımız var. Yaşadığımız zamanda her şey birbirine girmiş vaziyette, ekoloji, finans –hatta ekonomi bile. Bakın, bana sorarsanız fikri mülkiyet öyle ya da böyle kapitalizmin sonunu getirecek. Kontrol edemezler. Istanbul’u sevme sebeplerimden biri de sizin şu korsan DVD’ciler. Şimdi ortalıkta gözükmüyorlar ama eminim herkes download ediyordur şimdi.


Artık dükkanlar yok ama sokakta hâlâ bulabilirsiniz korsanları.

E ama neden Kickass sitesi var, korsan siteler var.

E onu da yapıyoruz.

Eh, tamam işte. Söylediğim şu. Bu gerçek bir sorun. Bu bilgi akışı kapitalizmin özel mülkiyet mefhumuyla kontrol edemeyeceği bir şey. Kapitalizmin iki sorunu var: Biri fikri mülkiyet denen şey, diğeri de finansın işleme biçimi. Çok sanal bir alana kaydı o da. Para kazanma biçimi artık üretime dayalı değil. Al sat, yeniden sat –bunlar gerçek ekonomiyi etkilemiyor. Marksistlerle burada ayrışıyorum; bence kapitalizm çok ciddi sorunlarla karşı karşıya. Hep söylediğim gibi, kapitalizmin bunu kontrol etmesinin tek yolu, demokratik açıdan meşru olmayan bir otoriteye geri dönüşten geçiyor. Bu yüzden işte tüm bu ekonomik anlaşmalar kanımı donduruyor. Bu anlaşmalar ekonomik ve sosyal yaşantımıza tamamen şekil veren anlaşmalar, ama gizliler. Mesela Brüksel’de olan. Varoufakis bir mülakatta aktarıyor. Bir Avrupa grubuyla müzakerede, tam kim olduklarını bilmiyorum,Varoufakis oradaki adamlardan birine bir noktada sinirleniyor ve “Şantaj, bu yaptığınız şantaj,sizi şikayet edeceğim!” diyor. Sonra bürokratlardan biri gidip geri geliyor, “Yapamazsın, ”cevabını veriyor. “Neden?” diye sorunca şöyle diyor: “Çünkü biz aslında yokuz.” Yunanistan ile müzakereyi yürüten organ, demokratik ve yasal manada yok! Aynen Çin’deki gibi. Buna internette yayınlanan bir yazımda da yer verdim, fantastik bir şey: Çin Komünist Partisi, yasal olarak yok. Çok güzel bir hikaye bak bu. Bir muhalif mahkemeye gidip ÇKP’ye Tiananmen’de işlenen suçlardan dolayı dava açmak istiyor. İki üç ay sonra bir cevap geliyor: “Üzgünüz, Çin’de kayıtlı böyle bir örgüt yok.” Bu evrensel bir eğilim. İkili bir güç söz konusu –Lenin’in bahsettiği gibi değil tabii– kesinlikle şeffaf değiller. Bence Çin bir model bizim için.

Evet, şimdiki soru: iklim değişikliğine karşı IŞİD hakkında.

İlginç. Neymiş bağlantı?

İfade etmeye çalışacağım. George Monbiot geçtiğimiz günlerdeThe Guardian’daki makalesinde global bir kamuoyu araştırmasından bahsetti. “Pew Research Center’ın son çalışmasına göre Kuzey Amerika, Britanya, Avustralya, Japonya, Fransa ve Almanya’da yaşayanlar IŞİD’i karşı karşıya oldukları en büyük tehdit olarak görüyorlar; buna karşın, araştırmaya katılan daha fakir ülkeler –Afrika, Latin Amerika ve Asya– için en büyük tehdit küresel ısınma. Hatta Türkiye’de bile (ki Suruç katliamı terörist grubun gerçek bir tehdit olduğunu kanıtladı) insanlar IŞİD’den daha fazla küresel ısınma konusunda endişeli olduklarını söylüyorlar.” Monbiot bunun, “hükümetlerin sömürmekten gayet memnun oldukları kıtalar-üstü bir paranoya salgını” olduğunu yazmış. Ne söylemek istersiniz?

Temelde katılıyorum buna. Henüz yayınlanmamış bir yazımda şunu anlatıyorum. Bugün medyada (iklim değişikliğini bir kenara bırakıp politikaya dönersek) üç tehdit, üç tehlike var gibi görünüyor: Mutlak düşman olarak deli IŞİD’ciler, dışımızdalar. Sonra orta seviye jeopolitik gerilimler; Rusya, Putin Çin vesaire. Ve sonra da içeride yaşanan rahatsızlıklar; Syriza, Podemos. Bu sonuncusu esas tehlikeye işaret ediyor. IŞİD tabii ki bir manada tehdit. 11 Eylül tekrarlanabilir, kimyasal silah kullanabilirler. Ama yaptıkları tek şey Batı’yı militarize edip, daha çok silahlanmaya yol açmak. “İslam her şeyi ele geçirecek” gibi gerçek bir tehdit yok ortada. Ayrıca çeşitli politik tarafların IŞİD’le girdikleri oyun da çok garip. Bir yerlerde Israil’in IŞİD’le, İran’la ilişkisinden dolayı garip bir oyuna dahil olduğunu okudum mesela. Her şeyden önce IŞİD’in arkasında kimin olduğu konusu çok karanlık… Yani, tehlike olarak onlar en alt sırada. Kıtalar arası jeopolitik gerilimler meselesinde de Rusya ve Ukrayna’nın yanı sıra Pasifik’te Çin de ciddi bir tehdit oluşturuyor ama bu yine de potansiyel bir tehlike. Avrupa kurumlarını paniğe sürükleyen şey ise Podemos gibi vasat bir şey oldu. Varoufakis’in her zaman altını çizdiği gibi, Syriza’nın talepleri elli yıl öncesinin Avrupa standartlarına göre belirlenmiş taleplerdi. Bu, aşırı vasat bir sosyal demokrasi demek. Syriza’nın istediği ılımlı bir sosyal demokrasi. Bu nerede olduğumuzun, küresel kapitalizmin giderek seçenekleri kapattığının göstergesi; sözünü ettiğim anlaşmaların gizli kapaklı işleyişlerinde gördüğümüz gibi.
Bugün elli sene öncenin sosyal demokrasisini savunacak olursanız, aşırı-solcu olduğunuz iddia edilecektir hemen. Beni endişelendiren, şiddetin Walter Benjamin’in ilahi şiddet dediğine şeye denk gelecek olması; hiçbir doğrultusu, açık hedefi olmayan akıldışı bir öfke patlaması. Beş- on sene önce Paris banliyölerinde arabalar yakılırken çok şaşırmıştım. Hiçbir talepleri yoktu, anlaşılmaz bir şekilde yakıyorlardı. Yöneticiler önce İslamcı olduklarını söyledi. Sonra fark ettiler ki İslami mekanlara da zarar veriliyor. Saf bir tecavüz hareketi, açık bir programı yok; açık bir düşmanları vardı üstelik. Ferguson’da gördüğümüz gibi. Asıl paradoksumuz bu: Bir yandan, giderek daha çok bireysel özgürlüğümüz oluyor, istediğinle istediğin şekilde sevişebilirsin, istediğini okuyabilir, istediğin yere gidebilirsin (paran varsa tabii), ama öte yandan tüm sosyal yapı giderek daha az şeffaf hale geliyor. Bireysel özgürlükleriniz var ama opak bir sosyal yapı içinde var; beni esas endişelendiren bu.
Demokrasiye her zaman eleştirel yaklaşmışımdır ama demokrasinin en etkileyici yönü, sadece kişisel özgürlüğe değil, toplumu kolektif olarak değiştirme özgürlüğüne de yer veriyor olması. Belirli sosyal koşullar dahilinde bir özgürlük değil de koşulları bile değiştirebilme özgürlüğü. İşte bu alan giderek yok oluyor.
Ekoloji konusunu çok seviyorum çünkü bu konu ideoloji ile dolu. Mesela, esas sorun şu: İnsanların çoğu, rasyonel davrandıklarında, ekoloji meselesinin gerçek bir sorun teşkil ettiğini bilse de bunun bir sorun olduğuna inanmamayı seçiyor. Rasyonel olarak biliyorlar ama dışarıda güneş var, çimenler… İnsanlar gerçekten inanıyor.

İnkar aslında.

Evet, doğru ama ben başka bir terim kullanırdım, daha platonik bir terim “Verleugnung”; bilmezden gelmek. Biliyorsun ama bilmiyormuş gibi davranıyorsun. Fransızca bir deyim vardır: “Je sais bien, mais quand meme.” (“Biliyorum ama yine de.”) Bir arkadaşım, ekolojik krizi reddedişimizin dört farklı şeklini sıraladığı bir kitap yazdı. Durun bir dakika, arkadaşım diyemem ona, bir polemiğimiz var. Adı Mckenzie Wark. Birincisi inkar, yani Amerikalı Cumhuriyetçilerin tavrı: “Böyle bir sorun yok.” İkincisi teknolojiye yaslanmak (bu da Amerika): “Endişelenmeyin, bir şey icat edilir.” Üçüncü tavır, derin ekoloji. “Emperyalistiz, doğayı sömürdük, kökenlere dönmemiz lazım,” falan filan. Bu da felakete giden kısa yol. Ve sonra gelen kapitalist vergilendirme bazlı bakış: “En çok kirletenleri en çok vergilendirelim, ekonomide nasılsa bir yol bulunur.” Bunu da yapalım tabii ama mega felaketler olacak, onları ne yapacaksanız? Fukuşima, ha ha! İşte bunu çözemezsiniz. En tehlikelisiyse başka bir yaklaşım ki işte orada ideoloji devreye giriyor. Türkiye’de nasıl bilmiyorum ama benim ülkemde ve bildiğim diğer ülkelerde baskın tavır bu; çift taraflı operasyon söz konusu burada. Önce şunu yapıyor: “Toplumu bırak da sen ne yaptım?”, “Geri dönüşüm yapıyor musun? Kola kutunu, gazeteni geri dönüşüme verdin mi? Önce bir sen değiş de öyle konuş.” Burada seni birey olarak her daim suçlu konumuna koyuyor: “Toplumu eleştirme önce sen değiş.” İkinci yaptığı şeyse sana kolay bir yol sunuyor gibi davranmak: “Geri dönüşüme yardım et, geri kalanını da düşünme.” Sana kendini iyi hissettiriyor, bir vatandaş olarak sorumluluklarını yerine getirmiş oluyorsun. İşte bu da gerçek sorunları yok saymanın bir yolu oluyor, çünkü aslında sorun çok daha derinde. Sorun, üretim biçimimizi nasıl değiştireceğimiz. Bu noktada çok nefret etsem de aldığım tavır felaketten yana. Felaket tellalı olmadım hiç. Ama korkarım, belki de büyük felaketler işimize yarayacak.
Jean-Pierre Dupuy, teorisyen bir arkadaşım. Üst düzey bir Japon bürokratla yaptığı görüşmelerden şunu aktarıyor: Fukuşima patladığında bunu ilk gün duyurmamışlar. Radyasyonun güneye doğru ilerleyeceğini ilk başta anlamamışlar ve tüm Tokyo bölgesini boşaltmak zorunda kalacaklarını düşünmüşler (işte bu felaket olurdu, Japonya’dan mı, Rusya’dan mı yer isteyeceksin? Hazırlıklı değiliz bunlara). Dupuy şunu da ekliyor, felaket kamuya duyurulduğunda da gece hayatı ve televizyon gösterileri sürdürülmüş. İnsanların dikkatini dağıtmak için. İşte aynı ekoloji ve ekonomi bağlantısı… Hep kullandığım bir örnek, dâhiyane. Hem tüketici ligi hem de farkındalığı teşvik ediyor. “Kahvemiz biraz daha pahalı, ama onu içerek topluma katkıda bulunabilirsiniz, çünkü gelirimizin yüzde bilmem kaçı şuralara şuralara gidiyor.” İşte ideolojinin günlük hayatta nasıl işlediğine dair bir model, büyük fikirlerden konuşmaya gerek yok.

Bu noktada andığınız ideoloji kapitalist ideolojiye eşit sanırım.

Marx da biliyordu bunu. İdeoloji, yukarılarda bir yerlerde duran mutlak bir güç değil, kapitalizme içkin. Bu yüzden ben çok eleştirel olsam hâlâ onun meta fetişizmi fikrini çok önemsiyorum. Öyle sıra dışı bir fikir değil bu, kapitalizmde gerçekliğin yapılanma biçimi var bu fikirde. Bu yüzden Marx der ki, bir şeyin yanılsama olduğunu düşünseniz de gerçekte onu tatbik etmeye devam edebilirsiniz, doğruymuş gibi yaparsınız. Benim Marx’ım bu yüzden erken dönem Alman İdeolojisi Marx’ı değildir, nefret ederim ben o Marx’tan. 1848 Devrimi başarısız olduktan sonra bildiğimiz gibi Marx, kriz zamanlarında her iyi Marksist’in yaptığı şeyi yaptı, gidip Hegel okumaya başladı. Sosyal bilimci Hegel’i değil, mantıkçı Hegel’i. Lenin de öyle yapmıştı. Sonra ekonomik analize döndü, Grundrisse’ye. Bence Marx’ta harika olan iki şey var. 1848 analizi, Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i ve Politik Elyazmaları; geri kalanı şöyle böyle. Mesela açıktır ki Marx’ın devlet ve devlet gücüne dair, devletin nasıl işlediğine dair filan, iyi bir teorisi yok. Bu yüzden Gramsci sonra denedi ama o da olmadı.
Tamam, şimdi biraz yoruldum nasıl yapalım?

Her filozof ve düşünüre sorduğumuz soruyla bitirelim: Sizce dünya nereye gidiyor?

Bir felakete ama tek şansımız da bu felaket. Dünya şu anki gidişatına devam ederse sonuç bir felaket olacak, bunu kabul etmeliyiz. Ancak bunun farkında olursak bir şeyler yapabiliriz. Bir tünelde olsanız bile sonundaki ışığa güvenin diyen iyimserliğe inanmıyorum ben. Buna cevabımı biliyorsunuz sanırım.

Evet…

Tabii ki bir ışık var, çünkü üstünüze bir tren geliyor. Bugün gerçekten iyimser olabilmenin tek koşulu radikal kötümserliktir. Şaka değil bakın bu söylediğim. İyi bir şey beklemezseniz zaman zaman iyi şeyler de oluyor, o kadar karanlık değil; yeteri kadar kötümserseniz iyi şeyler karşısında keyifle şaşıracaksınızdır. Mutlu olmanın tek yolu hiçbir şey beklememek.
Biraz da burası hakkında konuşursam, şimdi ben Yılmaz Güney’i severim, Yol filmini. Ama en son filmlerinizden biri, hani bir aile buluşması oluyor bir yerde. O kadar popüler oldu ki –yani, tabii çok geniş bir kesimde değil de, en azından benim çevremde herkes indirdi o filmi. Çehov, Tarkovski üstelik Türkiye’de.

Kış Uykusu’ndan bahsediyorsunuz…

Evet! Çok güzel bir film, değil mi? İşte ruh budur. Kültür budur yarabbi. O kadar harika bir film ki. Benim kitabım için de öyle; mesela bu Hiçten Az Kore’de (hemen aklınıza sarı robotlar geliyor, değil mi?) çevrildi. İkinci ayda ikinci baskıyı yaptı. Yani insanların, toplumun basit girizgahlardan hoşlandığı tam bir safsata. Ciddiyet istiyor insanlar! Çoğu zaman aptal yayıncılarımla ters düşüyorum: “Neden IŞİD ya da TV reality hakkında kısa bir şeyler yazmıyorsun?” Hayır! Bu kitabım İngilizcede daha önceki politik kitabımdan, Tehlikeli Rüyalar Görme Yılı’ndan çok daha iyi sattı. İnanılmaz. Yani sadece aptal tüketicilerin olduğu doğru değil, ciddi işleri satın alanlar da var. Bu yüzden dekadan bir zamanda yaşıyoruz diyenlere itirazım var.
Birinin çıkıp da “okunacak kitabın” kesinlikle üç yüz, hatta en fazla iki yüz sayfa olması gerektiği kuralını ortaya atması doğru değil. Çünkü bu doğru değil. Ciddi bir okuyucu kitlesi var. Televizyon için de bu geçerli. (Ben çok sevmiyorum ama mesela sizin şu Süleyman dizisi Slovenya’da kült oldu.) Son dönem Amerikan dizileri artık sinema filmlerinde olmayan bir psikolojik karmaşıklığa sahip. Sinemayı efektler, blockbuster’lar ( gişe patlaması yapan filmler ) işgal etmiş vaziyette. Bir dizide inanılmaz ince şeyler var. Hegel gibi söylersek, dünyanın ruhu sinemadan dizilere kaydı. Yeni bir şey çıkıyor, çok hoşuma gidiyor. Wire’ı yapan adamın bir mülakatını okudum, Wire kırk saatlik bir film diyor. Harika bu, algı tamamen değişti. Dizileri artık çocukluğumuzdaki gibi haftada bir izlemiyoruz. Bir sezonu alıp bir hafta sonu başına geçiyorsun. En otantik sanat bu şu anda. Üstelik uluslararası bunlar. Ben gençken, kırk yıl önce, komünist Slovenya’da bir dizi vardı: KöleIsaura. Başrol oyuncusu şehre geldiğinde 60.000 kişi merkeze akın etti ve her yer tıkandı. Demeye çalıştığım, söz konusu olan sadece Amerikan yapımları değil. Global kapitalizmin iyi yanı bu, tüm kültürlere şans veriyor. Global kapitalizm, Hollywood’un baskın olması demek, diyenler yanılıyor. Birkaç yıl önce Romanya sineması nasıl da öne çıkmıştı hatırlarsanız. Daha küçük ülkeler bile duyuluyor artık. Bu momenti kullanmalıyız. Bir şey soracağım, şu Kış Uykusu tek bir yapıt mı? Yoksa bir eğilimi mi temsil ediyor?

Kesinlikle bir eğilimi temsil ediyor, Türkiye’de son yıllarda ciddi bir yeni sinema akımı var.

Harika! Sordum, çünkü bir de sizin şu devlet propaganda filminizi izledim. Adı neydi? İstanbul kuşatması hakkında.

Fetih…

Evet evet… Gerçekten kitsch, Hollywood özentiniz. Çok tatlı bir sahne de vardı. Sultan şehre giriyor ve Hıristiyan kilisesindeki çocukları kurtarıyor. E yalan tabii. Büyük bir şehir düştüğünde, askerlere yağma için iki-üç gün verilmesi kuraldır. Avrupalılar daha da beterdi sizden. Etik oydu. Yoksa ayaklanma. Ama sizin Süleyman çok popülerdi gerçekten.

Artık olamaz, çünkü artık öyle bir dizi yok.

Neden?

Hükümet sevmedi. Aşk sahneleri filan rahatsız etmiş olsa gerek. Dizi bitti.

Ama bilmiyorlar mı Stalinizm bile farkındaydı, Goebbels bile. Savaşın ilk yılları, komedi ve müzikallerin en iyi yıllarıydı ve Goebbels farkındaydı bunun. Eğlenceye ihtiyaç vardı.
Dizideki padişah Gezi’deydi sanırım o yüzden oldu.
Harika, işte bu harika.