Zizek ile ‘Hiçten Az’ ve Her Şey Üzerine

Zizek son kitabı Hiçten Az sebebiyle Encore Yayınları’nın davetlisi olarak İstanbul’a geldi. Sonrasında da Açık Radyo’da Halil Turhanlı ve İlksen Mavituna kendisiyle uzun ve derinlikli bir söyleşi gerçekleştirdi. İlk bölümünü yayınlıyoruz, devamı bir sonraki sayıya..

Hegel bence tali olanın, tarihin her şeye açık sürecinin büyük filozofudur.

 

Öncelikle bu söyleşiyi yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Son kitabınızı konuşacağız…

Kalın bir kitap, değil mi? Başlığını bu yüzden özellikle seviyorum. Hiçten Az. Ağırlık olarak hiç de öyle “hiçten az” değil.

İlk soru Hegel hakkında olacak.

Mükemmel.

Hegel karşıtı iki akım vardı geçen yüzyılın ikinci yarısında. İlki Karl Popper’in temsil ettiği anti-ütopyacılık. Soğuk savaş liberalizmi. İkinci akım da 1968 sonrası Fransız düşüncesiyle temsil edilmekteydi.

Deleuze ve diğerleri.

Evet, Deleuze ve post-yapısalcılık adı altında anılan diğer düşünürler. Sizin Hegel okumanızın özellikle bu ikinci akıma bir meydan okuma olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle söyleyebiliriz ama biraz daha karışık. Söylediğiniz doğru, bu tartışma hattını başka kitaplarımda da geliştirmiştim. Öncelikle, bence Hegel en büyük üç Batı filozofunun sonuncusuydu. Bunlar öyle düşünürler ki ardından gelenler onları reddetmekteler. Mesela Platon; Michel Foucault bir yerde Batı düşüncesi tarihinin Platon’a yönelik eleştirilerin tarihi olduğunu söyler. Bunun, politikada sağdan sola bugün bile ne kadar geçerli olduğunu görmek çok ilgi çekici. Hayattan yana olan felsefeciler, Platon’un çok soyut ve çok entelektüel olduğunu söylerler; mesela Marx, Platon’un kendi sınıfının yani yönetici sınıfın filozofu olduğunu iddia eder. Herkes Platon’u reddeder. Sonra Descartes gelir, her şeyin suçlusu odur; ekolojik krizin suçlusu odur çünkü öğretisi insan-öznenin doğaya hükmetmesi gerektiği yönündedir vesaire… Herkes Descartes’ı reddeder. Sonra Hegel. En iyi örnek de o.  Sadece saydıklarınız da değil reddedenler. Liberaller Platoncu devletin totaliterliğini atfederler ona, sonra pozitivistler onu tamamen reddederler. Varoluşçular için evrensel idea kişiye yer bırakmaz vesaire vesaire…

Benim başlangıç noktamsa şu: Bir filozof herkesin düşmanı olarak resmediliyorsa –ki Hegel resmediliyor– gerçekten öyle midir durum? Yoksa bir tür kurgu mudur bu? Ben herkesin eleştirdiği bu Hegel imgesinin kurgu olduğunu ve Hegel’in bunun tersi olduğunu düşünüyorum. Eğer Hegel’i gerçekten okursanız resmedilenin tersi olduğunu anlarsınız. Hegel ideanın hüküm sürdüğünü, her şeyin önceden belirlenmiş olduğunu, gerçekliğin tamamının ideanın kendini geliştirmesinden ibaret olduğunu düşünen bir manyak değildi. Hegel bence tali olanın, tarihin her şeye açık sürecinin büyük filozofudur. Hatırlarsanız, Hukuk Felsefesi’nde “Felsefe gelecekte ne olacağıyla uğraşmamalı. Felsefe ancak burada olanı inceleyebilir,” der. Bu bence doğru bir tavırdır ve kanımca Hegel, Marx’tan daha maddecidir.

Şimdi… Neden bugün Hegel okumalıyız? Bence 20. yüzyıl, politik hareketlere bakıldığında daha çok Marksist bir yüzyıl oldu. Marx, evrensel kurtuluş şansını içeren benzersiz bir tarihsel anda olduğumuzu düşünmüştü. Ona göre tarih bir çıkmaza girmişti ama tarihsel özne, işçi sınıfı, bunu tersine çevirip özgürlük getirebilirdi. Marx ayrıca, tarihin yönüne dair bilgiyi elde edebileceğimizi ve bu bilgi uyarınca hareket edebileceğimizi düşündü. Bir kolektif öznen var ve tarihin yönünü biliyor. Bu özne diyor ki bu yönde hareket edeceğim ve tarihsel zorunluluğu yerine getireceğim. Hegel bu fikri tamamen yasaklamıştı. Hegel için tarihin ucu tamamen açıktır. Ne olacağını söyleyemeyiz. Neden önemli bu? Bence 20. yüzyılın en temel olgusu, tüm bu özgürleşme teşebbüslerinin yanlış yollara girmiş olması. Komünist proje, bu soylu özgürleşme fikri, Stalinci terörle sonuçlandı. Şu an varolan yegane komünistler (Kuzey Kore’yi ciddiye almayalım) Çinliler, onlar da en şiddetli kapitalizmin en iyi yöneticileri konumunda, paradoksal bir şey bu; hem de  Hegel’in çok seveceği bir paradoks. Belli ki bir şeyler gerçekten de çok ters gitti.

Bugün solcu olmak isteyen bizler için sorun şu: “Hadi gerçekçi olalım, bırakalım bu işi ve evrensel özgürleşme (emancipation) projesinden feragat edelim” mi diyeceğiz?  Yoksa bu fikre sadık kalıp, onu başka bir seviyede tekrarlamalı mıyız? Hegel’in Fransız Devrimi’ne yönelik tutumu tam da buydu. Hegel için Fransız Devrimi yanlış bir yola girmiş ve terörle sonuçlanmıştı ama Hegel özgürlük hayalinden feragat etmek istemedi. Hadi yine yapalım ama daha iyi yapalım, dedi. Başarılı olacağının bir garantisi yok ama… İşte, bence Hegel’inkine çok benzer bir durumdayız. Büyük bir özgürleşme teşebbüsünün gölgesindeyiz. Komünistler feci şekilde başarısız oldular. Şimdi ne yapacağız? Bence Hegel’in yaptığını yapıp ve şu soruyu sormalıyız: Bu evrensel özgürlük projesinde, kurtarılmaya değer olanı nasıl kurtaracağız? Çok daha mütevazı olmalıyız. Tarihi zorunluluk diye bir şey yok. Yok.  Eğer tarihi zorunluluk diye bir şeyden illa bahsedeceksek –mesela tarihin bir yönü var ama, denilecekse– benim iddiam yolun zorunlu olarak felakete varacağıdır. Ekolojik anlamda, sosyal refah anlamında açıkça felakete gidiyoruz.  Beni etkileyen de bu. Resmen tarihi bir anda yaşıyoruz ama nereye gideceğinin garantisi yok. Bize bağlı yani. Hegel’in bu yönü beni çok etkiliyor. Bu genel okumanın önerdiği Hegel olmasa da çok detaylı bir okuma bunu sunabiliyor ve ben bu okumanın bugünkü halimize çok uygun olduğunu düşünüyorum.

Son çevirilen kitabınızın başlığa da çok ilgi çekici [Hiçten Az]. Neyi ima ediyor?

Başlığın belli bir referansı var ama çok karmaşık. Ben bile anlamıyor olabilirim. Kuantum fiziğindeki bir paradoksa gönderme. Bu paradoks şöyle: Hiçbir şey, enerji olarak birden daha fazla ediyor. Bir şeyin tamamen boş olması enerjinin sıfır düzeyinde olduğu manasına gelmez. Hiçbir şeye ulaşmak için bile bir şey eklemen gerekli. Bundan niye bahsediyorum? Çünkü bu, kitabın en derin metafizik görüşlerinden biri. Tüm bilindik büyük sistemler, bütün gerçekliklerin nihayetinde içerisinde her şeyin yok olacağı bir ilksel boşluktan, uçurumdan çıktığını ortaya koyarak başlar. Benim iddiam, gerçekliğin esas özelliğinin en basit düzeyde bu boşluktan da daha azı manasına geldiği. Katlanılamaz bir gerginlik. Bu mesela benim Budizme de verdiğim iddialı cevap. Budizmin cevabı Nirvana, hiçlik – her şeyin kendisine döneceği yer. Hayır, buna itirazım var. Hiçlik bile, o garip gerilime ya da antagonizmaya (ne dersiniz deyin) göre düşünüldüğünde ikincil kalıyor. Bu etkileyici bir şey. Bu, o ilk barış anına geri dönmeyi anlatan metafizik kurguları reddetmek demektir. Kökende yatan şey huzur değil, kozmik huzur değil. Burada göndermem, ateist olsam da Kabala’ya. Kabala’nın görüşüne göre Tanrı önce gerçekliği yaratmadı, Tanrı’nın önce hiçi yaratması gerekti. Önce bir kaos vardı, sonra bir açık alan olarak hiçliği yarattı ve içine bir şey koyabildi.  Ben de aslında bu hattayım. Beni felsefede çeken de bu: En soyut felsefi, metafizik spekülasyonlar bile nasıl oluyor da en somut angajmanlarda, politik görüşlerde yankılanabiliyor? Bence tüm büyük felsefelerde var bu.  Bu nedenle, okuyanlara eğlenceli gelecektir; ben her zaman Marx’ın şu çok sık anılan bilge 11. tezine karşı çıktım; “Filozoflar hep dünyayı yorumladı, şimdi gerçekliği değiştirme zamanı.” Kim bu sadece dünyayı yorumlamak isteyen salak filozoflar?! Platon mu? O bile dünyayı değiştirmek istemişti. Ta Sirakuza’yı gitti, tiranı ikna etmek için. Benim bildiğim bütün felsefeciler, Descartes, Kant hepsi böyleydi. Dünyayı değiştirmekle ilgili bir planı olmayan paradoksal bir biçimde sadece Hegel’dir ve dünyanın değiştirilmesine en çok yardım eden de o olmuştur.

Burada biraz provokatif olacağım, özellikle solcu arkadaşlarım için. Bizler belki de 20. yüzyılda biraz fazla aktiftik. Bugün Marx’a gerçekten sadık kalmak istiyorsak 11. tezin etrafında dolaşmalıyız. Dünyayı değiştirmeyi o kadar istedik ki şimdi belki de bir iki adım geri çekilip yorumlama zamanı.

Cidden, samimiyetle soruyorum: Bu günlerde ne olup bittiğinden haberdar mıyız? Evet, toplumlar düzeyinde yeni bir şey ortaya çıkıyor. Mesela Çin’de. Ama nereye gidiyor? Halen kapitalizm midir söz konusu olan? Bu yüzen biogenetik önemli, insan doğasını hakikaten de değiştirecek bir şeyin yakınında olduğumuzun farkında mıyız? Bilim gerçekten başarılı olup beynimizi doğrudan bilgisayarlara bağlayabilir ki buna oldukça yaklaştılar; Stephen Hawking mesela, beyni doğrudan makineye bağlanabiliyor ve sadece düşünüyor. Ve oluyor. Bu tüm anlayışımızı değiştiriyor. Bir yandan tanrıyım. Bir şey düşünüyorum ve oluyor. Diğer yandan da belki ben de kontrol edileceğim. Özgür varlıklar olarak temel deneyimimiz, gerçekliğin dışarıda bir yerde olması. Öte yandan ben buradayım, istediğimi düşünüyorum.  Post-insan çağına geçtiğimizi söyleyenler bence abartmıyorlar. Muazzam bir şeyler olmakta. Ve burada iki çözüm önerisine de çok karşıyım. Bilmiyorum burada, Türkiye’de popüler mi onlar… Ray Kurzweil gibi biogenetikçi insanlar, “Yeni bir döneme giriyoruz ve kolektif bir aklın parçaları olacağız,” diyorlar. Diğer yanda da kültürel kötümserler, “İnsanlığın sonu bu,” diyenler var. İkisi de değil. Kimse bilmiyor ne olduğunu. Eylemekten çok düşünmeye ihtiyacımız var. Mesela, ekoloji meselesi. Çok pratiğiz. Şu manada: vergi ödeyen siz kirleticiler şunu şunu yapın diyorlar. Peki, bu ekoloik krizin kökeni nerede? Mesela, bence ekoloji meselesinde büyük bir engel var: Doğa ana miti. Sanki doğal, organik bir düzen vardı da biz insanlar olarak kibrimiz ve küstahlığımızla onu bozduk. Doğa anamız delinin teki. Farkında mısınız, mega felaketlerin zaten olmuş olması gerek dünya tarihinde. Hep kullandığım örnek, petrol rezervleri. Petrol rezervlerinin olması için insani-dünyanın tarihinde bir şekilde hep mega felaketler olmuş olması gerek. Yani durum düşündüğümüzden kötü. Dönecek bir yer yok. Doğal düzen yok. Açıktayız. Sanırım bugün biz insanlar muazzam bir değişim sürecindeyiz  ama tam olarak nereye gittiğini bilmiyoruz. Bugün her şeyden çok düşünmeye ihtiyacımız var.

Sizin Hegel yaklaşımınızla Frankfurt Okulu’nun yaklaşımı arasındaki farklar nelerdir?

İnsanlar bunu pek bilmezler ama Frankfurt’ta sürekli bir gerginlik vardır. Frankfurt Okulu ciddi bir biçimde birbirine zıt iki ayrı Hegel yaklaşımı arasında gidip gelir.

Bu yaklaşımlardan biri, Frankfurt Okulu öncesi genç Lukacs’a, onun “Tarih ve Sınıf Bilinci”ne dayanır. Bu görüşe göre Hegel’in diyalektik süreci bir özgürleşme modelidir. Bireysel öznellik kendine yabancılaşır ve bir öz tarafından egemenlik altına alınır, sonra özgürleşme sürecinde özne özü kendine mal eder. Bu görüşe göre Hegel ideal ve biraz da gizemli bir şekilde özgürleşmeyi formüle etmiş olur. Aynı görüşe göre, kısaca söylemek gerekirse, mutlak ide ve özne yerine de işçi sınıfını koymamız gerek.??? Frankfurt’un içerisindeki diğer görüş, Adorno ve diğerleri tarafından temsil edilir. Bu görüşe göre Hegel’in diyalektiği sermayenin mantığıdır. Burada Hegel’in, yine idealize edilmiş bir biçimde, kapitalist bütünün çalışma şeklini formüle ettiği kabul edilir. Bu görüş gayet açıklanabilir niteliktedir. Bu arada, mesela Marx’ın Kapital’ini titizlikle  okursanız  –ki çoğu insan yapmaz bunu– görürüsünüz ki Marx, mesela paradan birikime geçişi düşünürken, söz konusu geçişi formüle ederken bunu tamamen Hegelci terimlerle yapar. Bana kalırsa Frankfurt Okulu buradaki gerilimin üstesinden gelememiştir. Mesela, son dönem Adorno, hatta daha çok Marcuse, devrimi olumsuzlamanın olumsuzlaması olarak değil, tamamen yabancı olana doğru bir kopuş olarak düşünmek gerektiğini düşünürler. Diyalektik, yabancılaşmış ve bağlarını yitirmiş dünyanın mantığıdır. Marcuse’nin ortaya koyduğu gibi, özgürleşmeyle beraber diyalektikle de ilişkimizi keseceğiz.

Ben tabii ki bu iki okumaya da karşıyım. İddiam şu ki önerdikleri, çok naif ve idealize bir Hegel imgesi. Bence Hegel, ideanın her şeyi kontrol etmesi manasında mutlak bir idealist değildir. Bence Hegel daha çok paradoksun düşünürü. Mesela Hegel’in o çılgın somut evrensellik fikriyle ne kastettiğini düşünün. Benim için bu fikri çok mühimdir ve maddeciliğe doğru ilk adımdır.

Bu tartışma çok ilginç ve giderek de ilginçleşiyor, sorduğunuz iyi oldu.

Son otuz kırk yıl içinde iki Hegel’imiz vardı, yani tabii bunlar öne çıkanlar.

Biri sağ kanat Hegel. Liberalizm karşıtları, Hegel’in öğretisinde muhafazakâr devlet anlayışını bulanlar. İtiraf etmek gerekiyor ki Hukuk Felsefesi‘nde tasvir edilen devlet fikrinde faşist bir yan vardır; organik bedenler ve yapılar vesaire… Benim bu görüşle ilgili öncelikli sorunum şu: Bence Hegel’in devlet görüşü burada yatmıyor. Hegel’in aynı metinde söylediği bir şey var: “Bir toplumu ancak zamanı geçtikten sonra anlatabilirsiniz.” Felsefe gri üzerine gri boya sürer. Ee Hegel de salak sayılmaz, bunun kendi felsefesi için de geçerli olduğunu biliyordur. Yani, onun burada anlattıkları gelecek görüşüne dair değil, zaten ortadan kalkmakta olan bir şeye dairdir.

Diğer kanada geçelim. Devrimci kanat, Bakunin ve Marx ile başlayan sol içi referanslar. Bunları hep konuşuyoruz zaten.

Şimdi, son 30-40 yıldır ilginç şeyler oluyor. Üçüncü bir Hegel ortaya çıktı: liberal Hegel. Bunu savunanlar çoğunlukla Amerikalı ya da Amerika’daki Almanlar, Robert Brandom, Pippin vesaire… Bu Hegel’in iki özelliği var: (1) Tüm metafizikten kurtulmak istiyor. İddiaları, Hegel’in bir büyük dünya sistemi sunmaktan ziyade tüm mümkün iddiaların, argümanların modelini oluşturuyor olduğu. Hegel’in yaptığı sadece evrensel argümantasyon teorisi oluşturmak. Hegel gerçekliğe yaklaşılabilecek yolların teorisini sunuyor; yani, aslında sunduğu genel bir epistemoloji. (2) Hegel’in temel politik görüşü “karşılıklı tanımaya” [recognition] dayanır. Kimsenin dışlanmadığı, herkesin birbirini tanıdığı bir özgür toplum. Hayır! Bunları söyleyenler muazzam düşünürler ama karşı çıkıyorum. Hatta belki de esas hedefim onlar. Çok derinine inemeyeceğim sebeplerden ötürü, ben bu Hegel’in, yani karşılıklı tanımanın Hegel’inin, tamamen sulandırılmış ve evcilleştirilmiş bir Hegel olduğunu düşünüyorum. Unutmayalım ki Hegel’in görüşü çok daha trajikti. Tarih felsefesinin en son safhasında ortaya çıkan, herkesin birbirini tanıdığı bir akıl durumu değildi, savaştı. Savaşın gerekliliği. Ufukta görünen buydu. Savaş, hayvani bir vahşet manasında değil: olumsuzluğun, yıkımın evcilleştirilemeyecek, sosyal düzenin bir parçası haline getirilemeyecek kadar aşırılaşmasıyla gelen bir savaş. Çok ilginç, Hegel burada Marx’tan çok daha materyalisttir. Marx da  tarihte şiddetin rolü üzerine düşünmüştür ama onun için şiddet hep araçtır. Marx, “Evet, devrimci şiddet var ama gelecekte bizimle uyumlu bir toplumu da bu getirecek,” der. Oysa Hegel, çok açık bir şekilde şiddetin bu şekilde indirgenemeyeceğini söyler ve benim  sevdiğim Hegel de budur; bu şiddet bu şekilde indirgenemez, yutulamaz diyor. Söz konusu olan yalnızca politika da değil.

Ansiklopedi’nin “Deliliğin Antropolojisi”nden bahsettiği üçüncü bölümünün başında Hegel, Michel Foucault gibi geliyor kulağa, diyor ki: “Hayvan ancak delilik tecrübesi aracılığıyla insan olur.” Çok post-modern bir fikir bu. Bizi insan yapan şey de bu mücadele, bu delilik tehdidi. Burada delilik, tam olarak üstesinden gelinecek bir şey değil. “İnsansan ateşle oynayacaksın,” diyor Hegel daha çok. Bir tür aşırılığın, fazlalığın var; buna ihtiyacın da var. Ve tüm medeniyet de bu aşırılığa verilmiş bir tepki gibi. Freud’un todestrieb’ına, ölüm itkisine benziyor.

Hegel’in bu şaşırtıcı yüzüyle birçok farklı düzeyde karşılaşabilirsiniz. İşte bu noktada da farklı bir Hegel ile karşılaşıyoruz: şüpheci  – “tam olarak bilmiyoruz ne olacağını.” Burada önemli bir husus var, bizim için, zamanımız için çok önemli. Bence Hegel bize gülerdi. Acayip zıtlıkların zamanındayız. Komünizmin sonuyla beraber Fukuyama Cenneti’ne girdiğimizi düşünmüştük bir ara, hepimiz birdik artık. Ama şimdi çok daha keskin antagonizmalar içindeyiz. Bence Hegel bugün ortaya çıkan köktenciliklere bayılırdı. Hegel bu köktenciliklerin bir geçmiş sancısı olduklarını değil, evrensel liberal projenin antagonizmalarından kaynaklandığını düşünürdü.

Nasıl oluyor da işler hep böyle ters gidiyor? Bir rüyanın peşindesin ve yakalamak üzeresin… hop! Felaket. Bence Hegel bizim bu müsamahakâr ve haz düşkünü Batı medeniyetimize çok gülerdi. Bu medeniyet işlemiyor, hatta zıttına varıyor. Sanırım burada da yayınlanmış olan ve benim çok da hoşlanmadığım Küfür-İslam ve moderniteye ilişkin kısa kitabımda da bahsediyorum; biz Batı liberalleri için İslamcıların köktenci fikirleriyle dalga geçmek kolay ama şöyle bir nokta da var: Bizim hedonist batı medeniyetimiz de kontrol edilebilir değil ve saldırgan. Bakın, bu benim sıkça başıma geliyor, özellikle de ABD’de. Ne söylerseniz söyleyin, kolayca saldırgan, seksist, ırkçı ilan edilebiliyorsunuz. Batı’da, ideolojik olarak giderek daha kontrollü hale gelen bir toplumda yaşıyoruz. Şunu söylüyorum, bir örnek vereceğim, tam bir delilik örneği; bir kökten-İslamcı, “Ben bile bu kadar ileri gidemeyebilirim,” diyebilir, eminim sizi de şaşırtacak. Bir fıkra değil üstelik. Birkaç ay önce California ve New York eyaletleri bir kanun çıkardı: Öğrenci, devlet memuru iki kişi eğer cinsel ilişkiye girmek istiyorsa bunu kamu önünde beyan edip, bunun karşılıklı bir özgür eylem olduğunu ilan etmek zorunda. Şimdi formlar dağıtıyorlar. Doldurup imza atıyorsunuz.

Eşcinsel evlilik yasalarından mı bahsediyorsunuz?

Hayır, herhangi bir çift. Herkes kayıtlı olmalı. Delilik yani. Tabii ki işlemiyor. Bir kadını baştan çıkarmaya çalıştığınızda, hayır demediğini bilmek istiyorlar. Kalkıp evet demesi gerek. Ve bu tabii ki işlemiyor. Erotik kanunlara aykırı. Mesela, Fransızlardan duymuştum bunu; bir kadınla konuşuyorsunuz, kibarca muhabbettesiniz. Kadının durup, “Çok konuşuyorsun, sus ve becer beni,” demesi çok sert olurdu. Öte yandan iki tarafın da hayır deme hakkı var, “Ben yokum bu işte,” diyebiliyorsunuz. Tamam, buna karşı çıkıyor değilim. Ama bunun çok aşağılayıcı bir saldırganlık alanını açtığını da itiraf etmelisiniz. Diyelim bir kadını baştan çıkardım, öpüşmeye başladık, sonra o kıyafetlerini çıkardı ve ben durup geri çekildim. Daha aşağılayıcı ne olabilir?  Yani, anlatabiliyor muyum? Politik doğruculuğa tam da bu yüzden hep karşı oldum. Siyah denmez, Afro-Amerikalı diyeceksiniz. İşte Hegel bunlara hep gülerdi: Müsamahakâr ve hedonist bir toplumdasınız ve sonuçta elinizde olan şey bir dizi düzenlemeden ibaret. Yani, bence bizim daha çok Hegelci analize ihtiyacımız var. Bir örnek daha var. Bugün Batı’da her türden tacize karşı çok hassasız. Bazı Amerikan üniversitelerinde bir talep var, klasik eserler için de geçerli olmak üzere, her bir sanat eserinin üzerine “tetikleyici” uyarısı konması isteniyor. Columbia’da bir olay oluyor. Metamorphosis‘in bir okuması yapılacak ve içinde şiddetli bir seks sahnesi var. Kadın bunun onu travmatize ettiğini söylüyor Yani bir kitap üzerine çalışacaksınız, bu kitabın üzerinde bir işaret olması gerekiyor: “İçinde şiddetli seks var, hassasanız okumayın.” Topyekün kontrol bu. Hegel bu paradokslara gülerdi. Müslümanlar ve Hıristiyanlar aynı anda Avrupa Birliği’ne din eleştirisinin nefret suçu kategorisine alınması yönünde talepte bulunuyor. Saldıramaz, dalga geçemez ya da saldırgan herhangi bir uyarıda bulunamazsınız. Bir arkadaşım şöyle demişti: “Tamamen katılıyorum, yapalım bunu, işe kutsal kitapları yasaklamakla başlayalım.” Bu kuralları şiddetle ihlal ediyorlar. İncil’e, Kuran’a bakın. Tamam, iyi şeyler de var ama.. Çıkmaz sokak bu.

Beni en çok ilgilendiren de en cömert, müsamahakâr ve zevkten yana medeniyetin çıkmaza varmış olması. Hegel’in çok hoşuna giderdi.. Hegel’in ilgisini çeken kötü birinin kötülük yapması değil, iyi niyetler taşıyan birinin muazzam felaketlere yol açması. Bu yüzden Frankfurt Okulu’nu sorduğunuzda, aklıma bu geldi. Benim Frankfurt Okulu’yla  sorunum bu. Adorno’yu tanıyanlara da sordum ama tam bir cevap alamadım. Benim her daim kafamı karıştıran, Frankfurt Okulu’nda Stalinizm incelemesinin yok denecek kadar az olması. Habermas’a bakın, satır satır okuyun, bir zamanlar Almanya iki parça mıymış, anlayamazsınız. Gizliden komünist olduklarını söylemiyorum. Adorno, Horkheimer kesinlikle anti-komünist ve Amerika yanlısıydılar. Tamam, Marcuse’ün Sovyet Marksizmi kitabını biliyorum ama orada yanlızca Kruşçev’in konuşmalarının analizi var. Stalinizm eleştirisi yok, oysa bununla daha çok ilgilenmeliydiler. Çünkü Nazizmle ortaya çıktı ki evet, söz konusu olan “Aydınlanma” değil muhafazakâr bir devrimci projeydi. Ama Aydınlanma’nın diyalektiğiyle ilgilenenlerin  esas ilgi alanı Stalinizm olmalıydı. Çünkü tam bir aydınlanma projesiydi: “evrensel özgürlüğü, kurtuluşu getiriyoruz” filan diyordu; gelgelelim dehşetle sonuçlandı. Neden peki? Faşizm ve milliyetçilik analizi bolca var Frankfurt’ta ama beni şoke eden, Stalinizm konusundaki cehaletleri. Bu tam bir felaket. Evrensel bir özgürlük ve kurtuluş hareketi nasıl toptan paranoya ve deliliğe dönüşür? Yani, bence hâlâ yeterince iyi bir Stalinizm teorimiz yok. Yeni çıkan çalışmaları okuyorum.  O standart Stalinizm eleştirilerine  güvenemiyorum ben. Robert Conquest, Montefiore filan çok liberaller. Olan biteni tasvir edip, adamın ne kadar kötü olduğunu söylüyorlar ama fikir yok. Stalinizmin esas korkunçluğu, kendi hayatlarını feda etmeye razı, samimi insanların en nihayetinde korkunç şeyler yapmış olmaları. Bu konuda iyi, iyiden de öte ikna edici bir teoriye ihtiyacımız var hâlâ.

Bugün de aynı; IŞİD’le karşı karşıyayken. Ben Batı’yı suçlamıyorum. Hep kullandığım örneği vereyim: Afganistan. Yaşım yetiyor, hatırlıyorum; kırk yıl önce Ortadoğu’daki en açık fikirli İslamcı ülkeydi. Batı yanlısı bir teknokrat yönetiyordu ülkeyi, güçlü bir komünist partileri vardı ve din konusunda da hoşgörülüydüler. Nasıl oldu da Afganistan köktenci oldu? Dünya tarihine takılarak, dâhil olarak. Komünistler darbe yaptı, Batı ajanları Usame Bin Ladin’i harekete geçirdi. Yani, bugünün dini köktenciliği modern bir olgu. Küresel  kapitalizmin gelişiminden doğmuştur. Unuttuğumuz bir şey daha var üstelik. IŞİD taraftarı değilim ama ABD’de FBI iki milyon kişiyi potansiyel Hıristiyan köktenci terörist olarak gözetim altında tutuyor. Neden? Modern kapitalist dinamiğin içinde terörü üreten bir şey var. IŞİD öyle eski, ilkel bir hareket değil, ultra modern bir örgüt, modernliğin bir diğer görünümü. Bunu anlamak çok önemli. İşte bu yüzden, basit liberal görüşün  bugün Batıcı müsamahakar görüş ile ilkel ve dinci köktencilikler arasında yaşadığımıza dair önerisini şiddetle reddetmeliyiz. IŞİD’e en ufak bir sempati beslemeden şunu söylüyorum: Anti-semitizmin meşrulaştırılmasına kesinlikle karşıyım, Soykırım bir felaketti. Ama şunu da düşünün, insanlar bakın Batı’da nasıl her şeyi tiye alabiliyor, Charlie Hebdo’muz var diyorlar ama bir de Soykırım üzerine ufak bir şüphe kırıntısı bırakacak bir metin kaleme almayı deneyin –şakasını yapmaktan bahsetmiyorum bile– anında dışlanırsınız. Tamam, her toplumun töhmet altında bırakılamayacak hassas noktaları vardır, özellikle liberal Batı toplumunun. Bu noktada kullanmayı sevdiğim bir örnek var, bir başka kitabımda bulabilirsiniz. Yaklaşık on yıl kadar önceydi, Taliban Bamiyan Buda heykellerini bombaladığında şoke olmuştuk ama aslında paradoksal bir biçimde, Taliban’ın bu heykelleri bombalamasının sebebi, bu heykelleri varolan başka bir dini deneyimle bağdaştırıyor olmasıydı. Taliban’la uyuşmuyorum tabii ki. Ama orada olan bir dinin bir diğeriyle kavgasıydı. Biz Bamiyan heykellerini savunurken onlar bizim için kültürel anıtlardı; bir dini öldürmenin en başarılı yolu, onu ezmek değil, ona büyük kültür abidesi muamelesi yapmaktır; “Ah, bayılıyorum sana çünkü artık ölüsün,” demek yani. Çinliler Tibet’te bu yolu izleyecek kadar akıllı değillerdi ama galiba  giderek öğreniyorlar bunu, hükümet eski anıtların restorasyonuna ciddi bir para ayırıyor artık. Bir şey ancak böyle, ölü olarak muhafaza edilebilir.  Şimdi mesela ben Tibet’te Lhasa’ya gitmek istiyorum. Bir arkadaşım anlattı, Lhasa’da artık kutsal Budist ilahiler seslendirdiğiniz karaoke barları varmış. İşte böyle öldürülür bir din, saldırarak değil.