“Zer” veya İyi Bir Komşunun Atlantik Ötesi Kötülüğü

Bu coğrafyadaki sosyal ve tarihsel gerilimlerin izdüşümlerine buranın kültürüyle yoğrulmuş bir figür üzerinden yaklaşmak, bu gerilimleri anlamamız açısından daha efektif sonuçlar üretebilirdi. Böyle bir tercih, aynı zamanda, bizi daha reel bir şekilde yüz yüze bakmaya itebilir, failliğin toplumsal bünyeye sinmiş varlığını görmemizi kısmen de olsa sağlayabilirdi.

21 Nisan’da gösterime giren ve sansür tartışmaları ile gündeme gelen Kazım Öz’ün son filmi Zer, bir köken/benlik arayışı ve yol filmi olarak görülebilir. Film sinematografik açıdan birçok eleştirmence başarılı bulundu, ayrıca, Öz’ün, Zer ile estetik açıdan eşik atladığı söylendi ki ben de bu görüşlerin çoğuna katılmaktayım. Özellikle, hikayenin geçmiş ile bugün arasındaki geçişlerine ve Dersim’in insan profilini yansıtmadaki doğallığına hayranlık duymamak elde değil. Dersim’in harikulade doğası da cabası…

Ancak filmi bir metin olarak ele aldığımız zaman, ana karakterin (Jan) böyle bir hikayede olmasının iki açıdan problemli olduğu iddia edilebilir: Birincisi, kapitalist dünyanın kalbinde yaşayan ve o dünyanın bütün kültürel kodlarını üzerinde taşıyan bir gencin yaşamını bir çırpıda bırakabilmekteki rahatlığı. Depolitize bir birey olan Jan’ın ne Türkiye ne Kürdistan; ne Kürt sorunu ne de babaannesinin kurtulmuş olduğu Dersim katliamı hakkında hiçbir fikri ve bilgisi yoktur. Konservatuar öğrencisi, kırık bir gönül ilişkisi olan, ailesi ile problemler yaşayan, yalnız takılan küçük burjuva bir Amerikan göçmenidir. Buna karşın ilk kez karşılaştığı babaannesinden duyduğu bir türkü ile bütün hayatına bir set çeker ve yepyeni bir hayata doğru yola çıkar. Olamaz mı, olur. Bu, senaryo icabı böyledir veya hayat bildiklerimizden daha fazlasıdır, deyip bu problemi bu kadarlık yorumla bırakalım.

Fakat Mesele Atlantik Ötesinde Değil, Burada

Asıl büyük problem veyahut benim beklentilerimden kaynaklanan problemse, hikayenin taşıyıcısı Jan’ın Amerika’da yaşayan bir aile içinden seçilmesi. Yukarıda problem olarak gördüğüm bütün özellikleri tersine çevirsek bile, yani Jan’ın bahsi geçen sorunlar hakkında bilinçli ve duyarlı bir genç olduğunu varsaysak bile burada söz ettiğim probleme derman olacak bir figür karşımıza çıkmamakta. Jan, Afyonlu bir baba ve Amerikalı bir annenin oğludur. Babaannesi Zarife, bütün ailesi Dersim katliamında öldürülmüş binlerce kız çocuğundan biridir. Geçmişinden bugüne getirebildiği birkaç kötü anı, bir de Zer türküsüdür. Katliamdan sonra bir rütbeli tarafından evlatlık alınmış, sürgün trenlerine bindirilerek Afyon’a götürülmüş, ona Şentürk soyadı verilmiş ve geçmişi unutturulmaya çalışılmıştır. Jan’ın kültürel arka planında tabu olarak kabul edilen birçok politik mesele vardır yani. Onun bu tarihsel trajik vakaları keşfetmesi ve yeni bir özneleşme sürecine girmesi elbet önemlidir.

Fakat aynı ölçüde önemli olan, bazı ağır mevzuları veya tabuları deşmenin, Amerika’daki bir genç değil de misal Afyon’da yaşayan bir genç üzerindeki etkilerini tartabilmenin aciliyetini görebilmektir. Yani Afyonlu, Konyalı veya İzmirli bir bireyin bu çelişkili ve insanı şizofrenik bir varoluşa götüren, toplumla örtülü, ikiyüzlü ve çelişkili ilişkisinin daha elzem bir sorun olduğunu açık edebilmektir.

Mantıklı bir izahatı yoksa eğer, senaryoda tercih edilen, filmin anlatısını Amerika üzerinden ilerletmek fikri, filme konu olan büyük meselelere dair bir dolayım kuruyor, bu haliyle de yüzleşme için yeter zemin oluşturamıyor. Yani bu coğrafyadaki sosyal ve tarihsel gerilimlerin izdüşümlerine buranın kültürüyle yoğrulmuş bir figür üzerinden yaklaşmak, bu gerilimleri anlamamız açısından daha efektif sonuçlar üretebilirdi. Böyle bir tercih, aynı zamanda, bizi daha reel bir şekilde yüz yüze bakmaya itebilir, failliğin toplumsal bünyeye sinmiş varlığını görmemizi kısmen de olsa sağlayabilirdi.

Filmin Afyon’daki taziye evinde geçen kısa sahnesi, bu noktada söylemek istediklerimin tam da özetidir. Jan’ın Kürtçe’ye dair gelişigüzel sözleri, yani babasına ve halasına Kürtçe bilip bilmediklerine dair sorusu, herkes üzerinde şok etkisi yapar. Kimsenin ağzını bıçak açmaz. Ortamda bu sırrı veya “lekeyi” bilmeyen insanlar da vardır. Yokmuş veya yok edildiğine inanılan bir kimliğin (Kürtlük ve Alevilik) çocuksu bir merakla dile getirilmesi cini şişeden çıkarmıştır. Kanımca filmin en can alıcı noktası burasıdır. Jan’ın babadan yediği tokat ile son bulur sahne, ki sembolik manası yüksek bir tokattır bu. Jan’ın sözlerinin ancak, Amerika’dan gelmiş evladın cehaleti veya densizliği olarak hazmedilebilir bir davranış olarak geçiştirilmesi, tartışmak istediğimiz sorunun odağını teşkil eder. Neşter vurulması gereken yer burasıdır işte. Peki Jan Amerika’da değil de, Afyon’da yaşayan bir karakter olsaydı, nasıl bir tepki ile karşılaşırdı? Asıl soru budur.

Yani soruna Atlantik ötesinde yaşayan bir figürün aydınlanması olarak yaklaştığımızda buradaki “Büyük Çoğunluğu” nasıl bir düşünme ve sorgulama pratiği içine çekebiliriz ki? Çekemeyiz kanımca. Zor.

Hikaye, biraz da Oğuz Atay’ın Beyaz Mantolu Adam’ındaki sonu hatırlatıyor. Beyaz Mantolu Adam da bir tür uzaydan gelme bir karakter olarak çevresindekilerin gözü önünde suya doğru gider, kaybolur ama o suda kaybolduktan sonra kimse bir şey tartışmaz. Beyaz Mantolu Adam da bir sorgulama içinde değildir, düz bir şerit misali gelip geçer, herhangi bir yüzleşme, içsel bir geriye dönüş yaşamaz. Olay başlar ve suda sona erer. Eee sonra? Sonrası hayal gücümüz… Meselelere uzaydan gelen bir canlı saflığı içinde yaklaşan Jan’ın gözünden bakmak, olsa olsa meselenin etrafından dolaşma arzusudur. Bu da metnin en büyük zaafı olarak görülebilir.

Bilinçdışına Mı Havale Edeceğiz?

Bu tercihe, politik/psikanalitik bir yorum getirilebilir elbet. Şöyle ki; Zarife’nin sırrı ve korkusu büyüktür. Açığa çıkması kolay değildir. Politik ve toplumsal olarak tabu kabul edilen bir kimliğin tüm kodlarını bedeninde taşımaktadır Zarife. Bastırılmış bir aidiyetin taşıyıcısıdır, kurban edilenin bakiyesidir. Modernleşme ve ulus-inşa pratikleri açısından dışlanan bir kültürün temsilcisidir. Kendinden, çocuğundan, konu komşudan, dostundan gizlemenmesi gereken ucube bir anlatının taşıyıcısıdır, midelere oturmaya hazır bir taştır. Bütün bu olgular bastırma pratiklerine ilişkin olduğundan, bir gün açığa çıkmalarının kaçınılmaz olduğunu biliyoruz.

Freud’un dediği gibi: “Bastırılan illa ki geri döner.” Geri dönmesi, açığa çıkması için uygun yer, zaman ve olay gereklidir. Bu yerin Afyon, Ankara veya Adapazarı olması zordur, belki Atlantik ötesidir bu yer ve zaman da ölüme beş kala, Zarife’nin kanserden ölmek üzere olduğu zamandır. Belleğin/benliğin travmatik ağırlığı nereye kadar taşınır ki? Acıdır belleğin yatağı. Kürtçe’si Jan’dır acının. Bellekte taşınanın bugüne sirayet etmesi acı sayesinde mümkündür.

Zer’in, toplumsal acılarla yüzleşmeye dair çağrısını dikkate almak gerekir. Zaafları bir yana Zer, bir ezginin peşinden koşarak kaybettirilmiş, unutturulmuş, sular altına gömülmüş bir benliği keşfine çıkmanın ve yeni bir varoluşa sürüklenmenin şiirsel anlatımı olarak izlenmeye ve üzerine düşünmeye değer.