Yusuf’u Bulmak

Onur Orhan içtenlikle, yazar olarak kendi öz sesini kısma pahasına, o sesleri, yani, torbacıysa torbacının, katilse katilin, cahilse cahilin, pavyon karısıysa pavyon karısının dilini ayıp mı kaçar diye tereddüt etmeden okura duyuruyor/hatırlatıyor.

Onur Orhan’ın Can Yayınlarından Şubat 2019’da çıkan romanı Yusuf’u Bulmak okurunu seçen bir kitap. Zira sadece Yusuf’u arayanlara yazılmış.

Bana öyle geliyor ki bu roman birçok kişinin hoşuna gitmeyecek, birçok okur bu romanı iğrenç, dayanılmaz, rahatsız edici, terbiye dışı, hatta ahlaksız veya manasız bulacak. O kişiler zaten ömürlerinde bir Yusuf aramayacak. Yusuf’la hiç karşılaşamayacak. Onlara baştan söyleyeyim: Yusuf bir “hayali” nitelemiyor ve roman da “hayallerinizin peşinden koşun” gibi bir mesajla yaşam koçluğuna soyunmuyor.

Birçok farklı ses var romanda, farklı dil, farklı rüya, farklı kimlik. Yazar bu farklı ses ve dilleri asıllarına sadık kalarak, cesaretle ve yer yer “in your face” tavrıyla okura sunuyor.

Kundera’nın bir cümlesi vardır, “Tatlı sözler söyleyen, nazik, saygılı biriyle karşılıklı oturdunuz mu, onun söylediği hiçbir şeyin doğru olmadığını, hiçbir şeyin içten olmadığını kendi kendinize hatırlatmanız dünyanın en zor işidir.” İşte Onur Orhan içtenlikle, yazar olarak kendi öz sesini kısma pahasına, o sesleri, yani, torbacıysa torbacının, katilse katilin, cahilse cahilin, pavyon karısıysa pavyon karısının dilini -ayıp mı kaçar diye tereddüt etmeden- okura duyuruyor/hatırlatıyor ve Bakhtin’in yaşasa keyifle okuyacağı bir heteroglossia (aynı dil içindeki farklı konuşma biçimleri/jargonlar) şöleni ortaya koyuyor. Sonuç: Gittikçe tek tipleşen, teksesli hale gelmekte olan bir topluma soğuk bir duş!

Dante’nin Vergilius’u misali bir Kör Şefik okura “Bana Yusuf’u sordun, gel seni şöyle bir dolaştırayım” diyor, tutuyor elimizden ve kuyuya iniyoruz. Kulağımıza şöyle fısıldıyor: “Yusuf, kuyuya atılmış bir taştır, değil kırk akıllı, milyon kere milyon akıllı o taşı çıkaramamıştır. Sanırlar ki o bir candır, bana sorsan o bir Hülya’dır.” Kör Şefik geniş zamanda var olan bir ses, şimdi ve burada, ama her zaman ve her yerde, kadim bir ses. Görmez ama en iyi o görür ve Yusuf’un güzel olduğunu söyler. O da Yusuf gibi rüyasına ermiş, o rüyayı görmüş, gördüğünü de bilmiştir. Ve çıkarız dolaşmaya, Kör Şefik dahil tam otuz iki ses duyarız Yusuf’u yankılayan, Yusuf’u anlatan. Sonra otuz üçüncü ses, bir derviş, bize Yusuf’un şiirini okur ve en sonda Kör Şefik’in yeniden “gel seni dolaştırayım” demesiyle çember tamamlanır, başa döneriz.

Roman bize Yusuf’lar anlatır. Roman bize Yusuf’u anlatanları anlatır. Kimisi o rüyayı görmüştür ve anlamıştır, kimi rüyadan mahrum kalmıştır, kimi onu görmüş ama anlayamamıştır. Kimindir bu sesler? Pavyon karıları, katiller, kumarbazlar, hapishane mahkumları, torbacılar, travestiler, ahlaksız polisler, burjuva kadınlar (begonyası çalınan bir “cumhuriyet kadını,” sınıf farkını göze sokan ikiyüzlü bir avukat), kafe işleten kadın, mahalleden konu komşu, mahalle kahvesinin müdavimleri, annesi (bazen Zeliha, bazen Zarife ana), eski arkadaşları, Canbaz lakaplı balıkçı amca, ölü bir amca ve bir karga… İnsanlar alemi, ölüler alemi ve hayvanlar alemi bize Yusuf’u söyler. Bu kişilerin bazen isimleri veya lakapları vardır, bazen sadece sesleri… Birkaçı hariç hepsi Yusuf’u iyi bilir, herkesten farklı olduğunu söyler, Yusuf’un bir iyiliğini görmüş, Yusuf’un dokunduğu, Yusuf’un suretinden nasiplenmiş kişilerdir. Yusuf’un temas ettiği bu kişilerin kalplerine bir yumuşama gelmiş, Yusuf’la ruhlarına aydınlık, hafiflik yerleşmiştir. Seslerden sadece birkaçı, Yusuf’la hiç karşılaşmamış, ona husumet duyan kötü kişilerdir, birkaçı da onunla bir arada olmuş ama kalp gözleri kapalı veya bön olduklarından kalpleri karanlık, ruhları ağır kalmıştır. Sadece onlar Yusuf’u kötüler, çünkü Yusuf’u anlamamışlar, görememişlerdir ya da Yusuf’ta kendilerini görmüşlerdir.

Yusuf’un kendine has bir erdemi var. İyi kötü ayrımı –varsa bile- bize uzak. Kimseleri kimliği üzerinden yargılamamış, birlikte olduğu her farklı kişinin dilinden anlamış, o dillerle konuşmuş. Yusuf bir gezgin, kimseye ait olmamış, yer ve zamandan bağımsız, uçucu.  Yusuf bir katalizör, bulunduğu ortamda maddenin kimyasını değiştirmiş, kendisi aynı kalmış. Yusuf rüyalar gören, rüya yorumları, falları doğru çıkan, bizim bilmediğimiz o dili bilen, bizim bilmediğimiz o kaynaktan içmiş bir ermiş. Kibri, dünya malında gözü, gururu, cinsiyeti, karanlığı, çirkinliği, kötülüğü de yok Yusuf’un, kendine faydası da yok. Diğerkam Yusuf. Şefkatli Yusuf. Onun birçok yolu var gideceği. Birçok kuyu var ineceği. Yusuf Hülya’sını bulmuş, rüyasına ermiş. Rüyası da onu şöyle tabir etmiş: “Onun kendi mevsimi var; o mevsim hep bahardır, yağsa da bahardır, o baharda kalmalıdır.”

Onur Orhan, farklı sesler üzerinden yapılandırdığı bu anlatıda bize toplumda ötelenmiş, haşere muamelesi görmüş, unutulmuş, hakarete uğramış, yok sayılmış ama VAR olan birçok sesi, o sesleri duymaya alışık olmadığımız biçimde, kendi ağızlarından, kendi dilleriyle duyuruyor. Anlıyoruz ki o seslere kulak tıkayarak Yusuf’u bulmak zor. Bu sesler ne kadar iticiyse o kadar gerçek; bu seslerden kulağa hoş gelen, ince ruh barındıran, güzellikler kokan, derin bir şiir çıkar mı? Çıkmış.

Ne demiştik? Yusuf’u Bulmak okurunu seçen bir kitap. Dahası, kısa zamanda tiyatroya uyarlanması da planlanan, yani seyircisini de seçecek olan bir kitap. Yalnızlık Ölümden Çok’tan sonra gelen bu ikinci romanıyla Onur Orhan, bir derviş misali, o seslerin aleminden okuruna bir Yusuf rüyası sunuyor. Yorumlayabilene ne mutlu. Yusuf’u arayanlara…