Yürümenin Tarihi: “Duvarlar ayırır, yollar birleştirir”

İster “doğal, iyi ve basit olan”a sevdalı Rousseau’nun yürüme tutkusundan, isterse banliyöleşmenin yürüme ve demokrasi üzerindeki etkilerinden bahsetsin “Yürümenin Tarihi”nin merceği daima özgürlük, eşitlik, toplumsal cinsiyet, ekoloji ve emek meselelerine odaklanıyor.

Güney Amerika’da bir yağmur ormanında yürüyorum. Daha doğrusu, botlarımın içinde terleyen su toplamış ayaklarımla, yürüyüş gömleğim ve pantolonumun içindeki sırılsıklam, bitap bedenimi sürüklüyorum. O sırada, bize rehberlik eden Ye’kuana yerlilerinden biri yanımdan rüzgâr gibi geçiyor ve gözüm bir an onun çıplak ayaklarına takılıyor. Dünyanın en zehirli yılanları, bir ısırıkta insanı yirmi dört saat komaya sokan karıncalar ve korku filmlerinde ödümüzü koparan tarantulalar, hadi ortada hiçbiri yoksa dikenler, çalılar ve taşlarla dolu bir zemine güvenle basıyor o çıplak ayaklar. Hareketlerinin zarafeti ve seriliğine gıptayla bakıyorum. Üstelik sırtında en az yirmi kiloluk bir yük taşıyor ayakların sahibi kadın. Yetmezmiş gibi, bizim tam teçhizatlı ıstırabımızın yanı sıra yürürken hem yanındaki sevgilisine kur yapıyor, hem önde yürüyen arkadaşıyla şakalaşıyor,hem de zehirli olmadığını bildiği meyveleri toplayarak çocuğuna yediriyor. Ye’kuanaların hepsinin ayakları çıplak. Onlar da yürüyor, biz de, diye düşünüyorum. Ama çok da düşünmüyorum. Önümüzde yürünecek daha uzun bir yol var çünkü. Tekrar, çocukluğumda ilk adımlarımı attığımdan beri hiç düşünmeden her gün yaptığım şeye, yani yürümeye odaklanıyorum.

Amerikalı feminist araştırmacı ve yazar Rebecca Solnit’in Yol Aşkı: Yürümenin Tarihi çalışmasını çevirirken, ortalama bir kentliden daha fazla yürüyen ve dağlarda, kırlarda, ormanlarda bot eskitmiş, bütün gün yürüdüğü kentlerde ayaklarına kara sular inmiş, kalabalık toplu yürüyüşlerin coşkusuyla adımları kanatlanmış biri olarak yürüme üzerine ne kadar az şey bildiğimi fark etmek beni çok şaşırttı. Oysa sadece bilinecek değil sorgulanacak, üzerinde düşünülecek de çok şey varmış bu konuda.

Aşkın, cinselliğin ve doğanın bir tarihi olduğu, yani “doğal” addedilen bu mefhumların hiç de o denli doğal olmadıkları, onları ezelden beri bugünkü şekliyle düşünmediğimiz ve yaşamadığımız bilgisi postmodern tarih çalışmalarının bize bir hediyesi. Örneğin ikili ilişkilerimizi, romantik aşka dair bugün bize çok “normal” gelen ve hiç tartışmadan kabul ettiğimiz bazı kavramlar (saf ve erişilmez, fedakâr, iffetli melek rolünde kadın;onu koruyan, sahiplenen, yücelten beyaz atlı şövalye rolünde erkek gibi) üzerine inşa etmeye çalışıyor olabiliriz. Oysa aşka “yamuk” bakan postmodern tarih çalışmaları sayesinde romantik aşkın 12.yüzyılda, yani yakın sayılabilecek bir geçmişte –bazı toplumsal, ekonomik ve kültürel nedenler sonucu- ortaya çıkmaya başladığını öğrenmek şahane bir iç ferahlaması, bir kafa açılması ve özgürleşme yaşatabilir insana.

Rebecca Solnit de bu kitapta sadece yürümeye değil onunla birlikte doğa, aşk, cinsellik gibi birçok mefhuma da yamuk bakmış. Ne de olsa “Din, felsefe, çevre, kent politikaları, anatomi, alegori ve aşk acısı diyarlarına kolayca girip çıkan yürüme, dünyanın en tanıdık ama aynı zamanda en karmaşık şeyidir.”

Böylesi bir çalışmanın sonucunu -Solnit’in imgelemi ve dağarcığından esinle- kafamızda bir harita şeklinde canlandırabiliriz (örneğin, bir hazine haritası!): Haritada izlenen güzergâh Fransız Devrimi’nden protesto yürüyüşlerine, aristokrat bahçelerinden labirentlere, filozof Aristoteles’ten gey şairlere, yürüme sanatından koşu bantlarına, ortaçağ kentlerinden Las Vegas’a ve tabii, sık sık, kırlara, dağlara ve ormanlara uzanıyor. Haritada gizli hazinelerse envai çeşit: çok farklı tarihsel dönemler ve coğrafyalardan kişiler, mekânlar ve olaylar veya insana kaşını kaldırtan cinsten inanılmaz ama gerçek şeyler. Bu haritada gizli irili ufaklı hazinelere bizi motorize yaşamın otoyolları değil, dağ ve kır patikaları, kentlerin yayalara ait dar sokakları ve çöllerde bırakılan ayak izleri götürüyor.

İki ayak üzerine kalkıp yürümemizle birlikte özgürleşen önayaklarımız (artık onlara kol diyoruz) ve ellerimiz sayesinde -düşe kalka da olsa-taşa, madene, çevremize şekil vermemizle başlıyor insanın öyküsü. İyi de neden iki ayak üzerine kalkma ihtiyacı duyduk ki? Ele aldığı hemen her konuya müstehzi bir eleştirellikle yaklaşmaya çalışan kitabın en eğlenceli bölümlerinden biri, evrim kuramcılarının bu soruya ürettikleri cevapların anlatıldığı pasajlar. Bu vesileyle bilim dünyasının ataerkil, milliyetçi ve ırkçı önyargılarla nasıl şekillendiğine de belki ilk belki de bininci kez hayret ediyoruz. Benzer bir eleştiriden payını postmodern kuramcılar da alıyor: Solnit’e göre bedenlerimiz üzerine sürekli kelam üreten bu zatların yazdıklarına bakılırsa, masa başından kalkıp iki adım atmadıkları ya da hayatlarında bir kez olsun fiziksel emek isteyen bir iş yapmadıkları aşikâr.

Zaten ister “doğal, iyi ve basit olan”a sevdalı Rousseau’nun yürüme tutkusundan, isterse banliyöleşmenin yürüme ve demokrasi (kitabı okudukça keşfedilen hazinelerden biri de bu ikisinin ne denli ilişkili olduğu) üzerindeki etkilerinden bahsetsin Yürümenin Tarihi’nin merceği daima özgürlük, eşitlik, toplumsal cinsiyet, ekoloji ve emek meselelerine odaklanıyor. Belki de hiç var olmamış flanörlerin kentlerde yaptıkları farz edilen gezintiler üzerine bu denli çok yazılıp çizilmişken, binlerce yıldır gece gündüz sokakları arşınlamış kadın ve erkek fahişelerin (seks emekçileri demiyor Solnit nedense) tarihinden geriye hemen hiç belge kalmamış olduğunu öğreniyoruz mesela. Ya da asıl Fransız Devrimi’nin Bastille Kalesi’nin ele geçirilmesi ve oradaki tutukluların serbest bırakılmasıyla değil, pazarcı kadınların yürüyüşüyle başladığını. Üstelik beden ve emekten yana tavır alan postmodern bir tarih yazarı olduğu kadar, sokaklarda savaş karşıtı, Nevada çölünde ise nükleer karşıtı eylemlerde yer alan bir aktivist de Solnit. Üç kısım ve on yedi bölümden oluşan kitabın birçok bölümü de yaptığı doğa yürüyüşleri, katıldığı hac yolculukları, festivaller veya protesto gösterilerinden izlenimleriyle başlıyor ve oralardan tarihe, felsefeye, edebiyata, politikaya ve sanata uğradıktan sonra tekrar kendi deneyimleriyle sona eriyor.

Yani kitabın birçok bölümünde bahsedilen yazı, dil ve anlatı ile yürüme ve yolculuk arasındaki benzerliklere koşut olarak yazar da kitabını bir yolculuk gibi kurgulamış. Üstelik ünlü şair, düşünür, aktivist ve bilim insanlarından yürüme üzerine alıntıların her sayfanın altında akıp gittiği bir yan yolu da (ya da sapakları mı demeli?) var bu yolculuğun.

Yan yollar, sapaklar, duraklar önemli Solnit için. Bir rekora doğru koşar adım değil aheste ve avare yürümek, keşfetmek, deneyimlemek, ilişki kurmak ya da bir hedefe doğru askeri nizamda uygun adım değil, belirli süreler için bir amaç uğruna toplaşan bireyler olarak yürümek de. Çünkü yürümek üzerine düşünürken nasıl ve ne için yürüdüğümüz üzerine düşünmeyi de ihmal etmemeli. Gezegeni iklim felaketine, bizi de obeziteye sürükleyen motorlu taşıtların hâkimiyetine girmiş; orta sınıfların özel güvenlikli sitelere ve alışveriş merkezlerine hapsedildiği; emekçilerin ve alt gelir gruplarınınsa kentin dışına itildiği bir dünyada yaşıyoruz artık. Böylesi bir dünyada kapitalist ve otoriter rejimlere ruhu ve bedeni teslim etmek çok daha kolay ve işte bu yüzden de yürünebilecek kamusal alanların korunması ve çoğaltılmasının varoluşsal bir ehemmiyeti var. Tabii, o yollarda yürüme becerisini ve isteğini halen taşıyan bedenlere sahip olabilmek de.

Hapishanelerde icat edilen koşu bantlarından günümüz spor salonlarına, yürümeyle dış dünya arasındaki bağın kopuşunun anlatıldığı Aerobik Sisyphos bölümünde, sadece toplumlarımızın değil bedenlerimiz ve zihinlerimizin özgürlüğü ve canlılığı için de ister bir dağ patikasında isterse sokaklarda olsun, gece gündüz demeden yürümeye devam etmemiz gerektiği vurgulanıyor. Ama kadınların yakın bir geçmişe kadar gündüzleri bile tek başlarına yürümesinin o denli kolay -ve hatta yer yer yasal- olmadığının, hele hele geceleri tek başına yürümenin günümüzde dahi bir kadın için içerdiği tehlikelerin anlatıldığı sayfalar kitabın en güçlü bölümleri arasında. Bu kısıtlamaların kadınların yaşamlarını hangi biçimlerde etkilediğini okudukça –ve tabii okurken anımsadıkça- tacize uğramadan ve can güvenliğimizden endişe etmeden istediğimiz yerde, istediğimiz saatte tek başımıza yürüyebilme özgürlüğümüz için daha uzun süre mücadele etmemiz -ama mutlaka mücadele etmemiz- gerektiğinin de ayırdına varıyoruz kadınlar olarak. Yani Virginia Woolf’un ünlü “kendine ait bir oda” talebini genişletmek, sadece içine hapsolacağımız bir odayı değil, özgürce dolanacağımız kentleri, dağları, ormanları ve kırları da talep etmek gerek.

Solnit’in kitabını dura kalka çevirerek geçirdiğim bir yıl içerisinde kim bilir kaç sefer, gecenin dibine vardıktan sonra yürüyerek tek başıma eve döndüm, dönebildim. Ama o süre zarfında yüzlerce kadın benim kadar şanslı değillerdi. Onlar evlerine dönemedi. Hatta binlerce, milyonlarcası bu riski göze almak yerine evlerinde kalmayı tercih etti. Kitabın giriş bölümünün sonunda, “Sokaklar ve kırlar bekliyor,” diyor Solnit. Bu gece yağmurun ayak izlerinin peşine düşüp Beyoğlu’nun arka sokaklarında yürürken, “Kimi bekliyorlar?” diye sordum kendime (Ne de olsa ben de bu yazıya bir son arıyordum). Solnit’in sokaklar ve kırlarını bilemem ama Beyoğlu sokaklarının kimi beklediği benim için gayet açıktı: Aykırı, sıra dışı, özgür, asi, farklı, belki biraz ürkek ama yine de tutkulu, sarhoş, öfkeli ama hep cesur adımlarımızı.