Yürümek, Yaşamak, Değişmek

Ana muhalefet partisinin lideri Kemal Kılıçdaroğlu Ankara’dan İstanbul’a kadar yürüdü. Politik mücadeleyi (anarşist, tehlikeli, yasadışı gibi nahoş anlamlar yüklenen) sokağa taşıdı… Adalet arayışını ve onu talep eden kalabalıkları görünür kıldı. Bu yürüyüş hükümeti ve kamuoyunu olduğu kadar (umuyorum) doğal olarak yürüyüşü başlatan ve sonuna kadar götüren Kılıçdaroğlu’nu da değiştirmiştir.
İnsan yürüyorsa yaşıyordur, umudu da vardır.

Hesketh Pearson’un Charles Dickens biyografisinden aklımda kalanlar arasında ünlü romancının günde 40 kilometre kadar yürüdüğü kalmış. İnanılır gibi değil! Başka kitaplara döndüm bu bilgiyi teyit etmek için. Örneğin Jane Smiley’nin biyografisi Dickens’ın bir mili (kabaca 1600 m) on iki-on beş dakikada yürüyecek hızla, düzenli olarak 20 mil (32 km) bazen de 30 mil (48 km) yürüdüğünü söylüyor. Peter Ackroyd’un da buna benzer bir iddiası var: Dickens her gün iki-iki buçuk saatte, sadece beş dakikalık bir mola vererek on iki mil (20 km) yürüyormuş. İşi başından aşkın, üretken bir yazar için neredeyse inanılmaz bir performans! The Lost Art of Walking kitabının yazarı Jeff Nicholson’ın deyimiyle Dickens bir “yürüme manyağı”ydı. Hasta düştüğünde bile kendini koşarak ya da yürüyerek sağaltma yöntemine başvuruyordu! Bu uzun yürüyüşlerin Dickens’a Viktorya dönemi İngilteresi’ni doğrudan gözleme olanağını sağladığı, romanlarını besleyen kaynaklardan biri olduğu çıkarımı yapılabilir elbette.

***

Kronotop (zaman-uzam) Mikhail Bakhtin’in edebiyat yapıtlarında sanatsal olarak dile getirilen zaman ve uzam ilişkileri arasındaki içkin bağlantıları dile getirmek için Görelilik Kuramı’ndan ödünç aldığı bir kavram. Bakhtin farklı anlatı türlerinde zaman ve uzam ilişkilerinin nasıl farklılık gösterdiğini ayrıntılandırır. Bir yerden ayrılıp başka bir yere gitme, yürüme, durma, dinlenme, tekrar yola çıkma gibi edimleri akla getirdiği için kronotop kavramının yürümenin ontolojisini kurcalarken ödünç alabiliriz. Ne de olsa yola çıkmak, yürümek deneyimin kapılarını açar.

Yürüme bizi belli bir mekânın hapsinden kurtarır, farklı manzaraların, olayların, insanların ortasına atıverir. Uzak bir gözlemci olmaktan kurtarır. Gözlemci de olsak edilgen-seyirci bir kişi olmaktan çıkarır ve bir katılımcı haline getirir. Bu sayede hayatı gerçek anlamda “yaşadığımız” ve “deneyimlediğimiz” bir düzleme çıkarız. Deneyim ise bizi hikâyelere götürür, bizzat başımızdan geçen ya da birilerinin başından geçen yaşantılara. Walter Benjamin’in hikâye anlatıcısı üzerine (Leskov) metninde geçen Almanca deyim ne kadar da doğru: “Yola çıkanın anlatacak hikâyesi de olur.”

Yürüme bizi farklı koordinatlara savurur. Neredeyse bütün beden (ayaklar, bacaklar, kollar) aktiftir; bu yürüyene haz verir. Bilinç açılır, prangalarından kurtulur. Yürüyen özne başka zamanlarda içinden çıkamadığı sorunlara yeni çözüm seçenekleri bulur; hayatında eksik-kusurlu şeyleri düzene sokar. Kısacası yürümek sadece kardiyovasküler ya da pastoral bir faaliyet değildir; yaratıcılığı, iç hesaplaşmayı da tetikler.

Devinim dirimin de göstergesidir; hayatta olduğumuzu fark etmek ise keyif vericidir. Devinimsizlik ise ölümü, ölgünlüğü akla getirir. Beckett’in son dönem oyunlarında kişiler devinimden yoksundur: kapatılmışlar, kıstırılmışlardır; öyle ki yaşayıp yaşamadıkları soluk alıp vermeyle, inlemeyle, gözlerin devinimi gibi sınırlı birkaç mikro işlevle sınanır. Bu oyun kişileri yürümezler, yürüyemezler, hareket alanları sınırlıdır. Bu hareket alanları da zaten fiziksel rahatsızlıklar, engeller yüzünden sekteye uğrar. Yaşam isteği diplerdedir. Şimdiki zamanı yaşadıkları söylenemez; bu yüzden geçmişi yeniden yaşarlar, yaşamak zorunda kalırlar.

Yolu olanaklı kılan bizim hareketimizdir. Onu kat ederek var ederiz; o da karşılığında bizi kendisinin, akışının bir parçası yapar. Artık olaylara, deneyimlere, farklı durumlara daha hazırlıklı olmak gereklidir. Bizi koruyan duvarlar yoktur.

***

Dickens’ın sayrılığında (bile) onu alt etmek için yürüyüşlere çıkması da manidar. Yürümek direnmektir. Zaafınızı pusarak değil onu kabul ederek, onunla yüzleşerek, ona meydan okuyarak alt etmek. Yürümek bedenimizin şartlarına ve sınırlarına, doğaya başkaldırmaktır. “Bak hâlâ yürüyorum! Yılmadım.”

***

Uzun mesafe yürümek bir sınavdır, bir erginleşme töreni gibidir. Zordur, zorludur. Denemeyenler burun kıvırabilir. Ancak on ya da yirmi kilometre yürümek (hele alışkın değilseniz) iskelet sisteminize bir şok dalgası yollar, olmadık yerleriniz isyan edip ağrımaya başlar. Tabanlarınız yanar, kalça kemikleriniz zonklar. Güneş kavurur.

***

Şehirde yürümek: Ülkemizde birçok şehir yaya dostu değildir (Bkz. Can Sıkıntısının Başkenti Ankara). Lakur lukur eden, berbat kaldırımlar heves kırıcıdır. Üç-beş senede bir tadil edilen, yapboz tahtasına dönmüş parke taşları bubi tuzaklarından farksızdır. Önünüze elektrik direkleri, park etmiş araçlar, ucube üst geçitler, büfeler, simitçiler, bilumum satıcılar çıkar. Yaya bölgeleri bile salı pazarına döner bazı günler.

Velhasıl, şehirlerimiz kalabalıkların yürümesini engellemek ilkesi doğrultusunda terbiye edilmiştir, edilmektedir. Kitlelerin toplanabileceği, aylaklık edebileceği ya da mobilize olabileceği yerlerin (kaldırımların, alanların, parkların) yaşanan bir mekâna dönüşmemesi için elden gelen her şey yapılır.

***

Mümkünse doğada yürümek daha keyiflidir. İdeal olarak bir şehirde yürümekten daha zorludur. Temponuzu, güzergâhınızı yeryüzü şekilleri belirler. Eğimler, tümsekler, engebeler, tarla sınırları, çalı-çırpı, ağaçlar uyanık kalmaya zorlar sizi. Bir flaneur gibi takılamazsınız. Bastığınız yeri kaldırım deyip geçemezsiniz. Kırlık alan sizi hep bastığınız yere bakmaya zorlar. Yalnızca topografyanın izin verdiği yerde durup çevreye bakabilirsiniz.

***

Ana muhalefet partisinin yetmişine merdiven dayamış lideri Kemal Kılıçdaroğlu Ankara’dan İstanbul’a kadar yürüdü. Politik mücadeleyi (anarşist, tehlikeli, yasadışı gibi nahoş anlamlar yüklenen) sokağa taşıdı. Binlerce kişi ona eşlik etti. Adalet arayışını ve onu talep eden kalabalıkları görünür kıldı. Bu yürüyüş hükümeti ve kamuoyunu olduğu kadar (umuyorum) doğal olarak yürüyüşü başlatan ve sonuna kadar götüren Kılıçdaroğlu’nu da değiştirmiştir.

İnsan yürüyorsa yaşıyordur, umudu da vardır.