Yüksek Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği / Gizli Şiddeti

Mevcut üstünlük ve ayrıcalıkların korunması için alt ve orta sınıfların tahrif edilmesi, birer sınıf olmaktan çıkarılması gerekir. Toplumun toplum olmaktan çıkarılışıdır aslında bu, hiçbir şeyin değişmemesi için her şeyin değiştirilmesi/tahrif edilmesidir.

Yetmişlerin ortasında başlayan ve seksenlerin ardından derinleşen krizle birlikte sınıf mücadelesinin sınıf savaşına dönüştüğü yeni bir döneme girdiğimiz ifade ediliyor. Sınıf mücadelesi artık askeri terimlerle anlatım buluyor. Neo-liberalizm ise sistemin azı dişlerini gösterdiği bu yeni dönemin yaygın ve genel anlatımı olarak karşımıza çıkıyor.

Seksenlerle birlikte derinleşen kriz toplumsal olanı erozyona uğrattı. İnsani olan, anlamlı olan ve toplum olmanın güzelliğini hatırlatan her şeyi ve herkesi Marks’ın ünlü deyişiyle “çıplak ve kaba menfaatin buzlu sularında boğdu.” Orta sınıf bu erozyona olumlu bireycilikle cevap verdi. Kariyerizme, mesleki başarıya ya da finansal birikime yönelerek belli bir çıkış yakalamaya çalıştı. Sükse ile parlamak ve bu yolla sistemde bir yer edinmekti esas olan. Alt sınıf ise, olumsuz bireycilik ile cevap verdi. Yani hayatını idame ettirmekten başka bir şeye ne zamanı ne de enerjisi vardı. Düzen ona, piyango ya da loto dışında bir umut, bir bireysel çıkış imkanı sunmuyordu. Bu erozyon yıllarında Marksist anlamıyla bir sınıf görünümü ve kimliği sergileyen tek sınıf üst sınıftı, spesifik olarak da yüksek burjuvaziydi.

Kapitalizm, kuruluş yıllarında kendisini, aristokrasinin yerine meritokrasiyi geçirdiğini öne sürerek meşrulaştırıyordu. Yani doğumla birlikte gelen, atadan babadan devrolan ayrıcalıkların, mirasın yerini hak ediş (yetenek, zeka, kıdem, emek…) alıyordu, alacaktı. Bu bir ölçüde doğruydu, başlangıçta alt ve orta sınıflar gösterdikleri performans ölçüsünde az da olsa konum ve güvence edinebiliyorlardı, edinebilmişlerdi. Yine veraset, yani miras yoluyla edinilen servet çok sınırlı da olsa vergilendirilmekteydi.

Ancak neo-liberal dönem olarak adlandırılan bu toprak kayması yıllarında, söz konusu vaat ve olanaklar her geçen gün daha da sınırlanmakta, alt ve orta sınıflar için yükselme umudu giderek yok olmaktadır. Dahası erken dönemin geleneksel sınıfsal kompozisyonu fazlaca değişmeden bugünlere devrolmuştur. Eskinin “aristokrasi”si günümüzde yüksek burjuvazi olarak yeniden karşımıza çıkmakta, “para parayı çeker” sözünü doğrularcasına güç ve zenginliğini her geçen gün arttırarak sınıfsal üstünlüğünü geleceğe taşımaktadır.

Ne ki bu sınıfsal hegemonya eskisi gibi açık ve bariz değildir, sınıfsal manzara sisli ve opak bir görünüm arz etmektedir.

Finansal-Spekülatif Kapitalizmin Bulanık Suları

Eski burjuvazi temelde endüstri burjuvazisiyken günümüz kapitalizminin finansal-spekülatif bir anlatımı vardır. Dışarıdan bakıldığında, finans ekonomisinin üst kadroları, birikim rejiminin kural ve standartlarına göre kurumsal bir çerçevede hareket etmektedirler. Alınan kararlar verimlilik, karlılık, kredi çevrimi vb. gibi ekonomist akılcılığı çağrıştıran kriterlere göre alınmaktadır. Evet, görece bir kurumsallaşmadan söz edilebilse de finans teknokrasisinin, büyük burjuva ailelerle çok yakın teması olan oldukça kapalı bir klik olduğu sır değildir. Yine finansal ekonomi, reel (gerçek) ekonomiye göre oldukça spekülatif (kurgusal) bir görünüm arz eden ve yine reel ekonominin üzerinde, ona tahakküm kuran bambaşka bir dünyadır. Gerçek ekonomiyle bağlantıları oldukça belirsiz olmasına karşın finansal varlığın kredibilitenin esas kriteri sayılması oldukça düşündürücü bir çelişkidir. Tüm bunları göz önüne aldığımızda sınıf ilişkilerinin oldukça sisli ve opak bir görünüm sergilediğini söylemek abartı olmayacaktır.

Sınıfsal hegemonyanın ekonomik boyutuna dair bugüne değin sayısız çözümleme yapıldı. Bunu biliyoruz. Ben bu kısa yazımda, Pierre Bourdieu’nün sosyolojiye armağan etmiş olduğu ekonomik, kültürel, sosyal ve simgesel sermaye kavramları üzerinden sınıfsal hegemonyanın analizine biraz olsun sosyolojik derinlik katmaya çalışacağım. Bununla bağlantılı olarak da spesifik olarak yüksek burjuvaziye mercek tutacağım.

Zenginliğin tek anlatımı ekonomik sermaye midir? Yüksek burjuvazi neye benzer?

Evet ekonomik sermaye hala çok belirleyici olsa da yüksek burjuvaziye üyelik için yeterli değildir. Kültürel sermaye, toplumsal sermaye ve simgesel sermaye de önemli hatta zorunludur.

Kültürel sermaye: Büyük koleksiyonların, medyanın, müzelerin ve sanat festivallerinin büyük burjuva ailelerin elinde ve denetiminde olduğunu görüyoruz. Yine eğitim alanında da belirgin bir farklılık ortaya çıkıyor.

Toplumsal sermaye: Büyük burjuva aileler şöhret ve servet sahibi, köklü ve kalabalık ailelerdir. Hatta hanedanı andıran bir görünüm ortaya koyarlar. Çoğunlukla kendileriyle aynı sınıftan kişilerle başarılı evlilikler yaparlar. Çok az boşanma veya yeniden evlenme görülür. Görece huzurlu ve nezih bir aile ortamı olduğu söylenebilir çünkü evlilikle birleştirilen yalnızca iki hayat değildir. Aynı zamanda rezervler, servet, kariyerler ve ilişki ağları da birleştirilir. Geniş salonlarda büyük kalabalık davetlere ev sahipliği yaparlar. Üst düzey başarı ve performans gösteren alt ve orta sınıf mensuplarının da zaman zaman bu sınıfın meclislerine girdiği görülür ya da tek ebeveynli parçalanmış aileler de görülebilir. Ancak bu sınıfın omurgasını oluşturanlar büyük ölçüde servet sahibi, köklü ve kalabalık ailelerdir.

Bir de gizli toplumsal sermaye vardır. Bunlar üyeliği spesifik şartlara bağlanmış kulüplerdir. Lions, rotary, mason kulüpleri ya da tenis, briç, yat kulüpleri vb. gibi. Geleneksel mason localarını andırsalar da günümüzde epey farklı bir görünüm sergilemektedirler. Eski mason locaları gibi dışa kapalı ve durağan örgütlenmeler değillerdir. Holding sahipleri ya da müteahhitler gibi yeni zenginleri de bünyelerine katmaya çalışırlar. Zengin semtlerde açılan bu kulüplerin amacı o semtin, o çevrenin bütün seçkinlerini bir çatı altında toplamaktır. Her meslek erbabının, her sektörün seçkinleri, üst kadroları, tabiri caizse kreması buradadır. Devletin, ordunun, iş dünyasının üst düzey yöneticileri de buna dahildir.

Örneğin bu kulüplerde ben, yeni tanıştığım bir müteahhitten kızım için bir staj ayarlamasını isteyebilirim. Ya da yürüttüğü projelerden kendi adıma bir pay isteyebilirim. Çünkü o da bir gün eşimden benzer isteklerde bulunabilir, bulunacaktır. Teklifsizlik ve sorgusuz güven vardır. Topluluk güveni ve sıcaklığı içindeyizdir. Rezervler, networkler, kartvizitler ve hatta lojistik dışa kapalı bir zincirleme bir ağ içinde birleştirilir ve optimize edilir. Yine bu tarz kulüplerde, çeşitli buluşma ve etkinlikler üzerinden sınıfın birliği ve konsensüsü güçlendirilir. Örneğin bir pazar brançında, havuz başında kahvaltı ediliyordur ya da geniş bir salonda büyük bir davet verilir. Tüm sınıfı kesen, onun menfaatini ifade eden duruş ve tutumlar, tam da bu tarz buluşmalarda oluşturulur, netleştirilir ve yerleştirilir. Ne var ki sınıf mücadelesinin sınıf savaşına döndüğü bu yeni yırtıcı dönemde bu kulüplerin mahremiyeti belirgin biçimde yara almıştır. Önemli ve gizli bilgilerin dışarıya sızdığına sıklıkla şahit olunur.

Simgesel Sermaye: Ekonomik, kültürel ve toplumsal sermayeden bahsettik. Bir de bunların ortak anlatımı olan simgesel sermaye vardır. Yani zengin olmak oturmanızla, kalkmanızla, giyinişinizle, duruşunuzla hatta bedensel görünümünüzle size başka, bambaşka bir hava verir. Kuşaklar boyu bu zenginlikleri (ekonomik, kültürel, toplumsal) elinde tutmaktan gelen bir havadır bu. Saygı, kibarlık, evlerin dekoru, yüksek moda/haute couture kıyafetler vs. Örneğin birinin karizmatik duruşunu tarif etmek için “ne kadar klas birisi!” deriz. Buradaki klas sözcüğünün, Fransızcadaki la classe sözcüğünden gelmesi anlamlıdır. Simgesel sermaye işte buradaki klas sözcüğünün içini dolduran her şeydir. Çok inceltilmiş ve sofistike bir anlatımdır. Mealen, “zenginlik bas bas bağırır, servet ise fısıldar” biçiminde çevirebileceğimiz Fransız atasözü, simgesel sermayenin çok veciz ve özlü bir ifadesidir. Göze sokulmaz, Lacoste’un logosu gibi küçüktür, küçücüktür.

Simgesel sermaye hem sömürü ve baskı ilişkilerini makyajlama işlevi görür, zenginliğe belli bir meşruiyet temeli sağlar; hem de büyük burjuvazinin kuşaklar boyu sürdürdüğü ayrıcalıkların ve statünün korunmasını sağlar. Ciddi bir ekonomik varlığa sahip birisi işte bu simgesel sermayeye sahip olmadığı için, yani klas olmadığı, olamadığı için yüksek burjuvaziye kabul edilmez.

Hiçbir şeyin değişmemesi için her şeyin değiştirilmesi / tahrif edilmesi gerekir

Her şey yolundayken, örneğin iki kriz arası dönemde, simgesel sermayenin işte bu pırıltısı, karizma büyüsü yüksek burjuvazinin ekonomik ve siyasal ayrıcalıklarından kaynaklanan baskıları, çelişkileri ve sömürüyü bir ölçüde perdeler. Ancak krizin hüküm sürdüğü kargaşalı dönemlerde tabiri caizse her şeyin gerçek yüzü göz önüne gelir. Bu makyaj, bu cila bir yapaylık olarak çok daha fazla göze batmaya, pul pul dökülmeye başlar. Çatışkılı sınıf ilişkilerinin temel yönü, yani ekonomik yönü çok daha belirgin bir hal alır. Giderek birbirinden farklılaşan iki ayrı dünya kurulur. Yüksek burjuvazinin işte bu ekonomik ayrıcalığı kendisini meşakkatli çalışma, hak-ediş ve işle tanımlanan reel ekonominin üzerinde, sanki başka bir gezegendeymiş gibi hissetmesini, düşünmesini ve davranmasını sağlar. Üst sınıfın finansal-kurgusal zenginliğinin bir yansıması olan ferah, fantazmagorik, ışıltılı ve gerçek-üstü bambaşka bir gezegendir burası. Diğer tarafta ise sıkıntı, karanlık, kargaşalık ve meşakkat ile karakterize olan gerçek ekonominin gerçek dünyası vardır. Toplumun, başka bir deyişle biz naçar alt ve orta sınıfların dünyasıdır burası.

Sınıfsal farkların keskinleştiği bu yeni dönemde biraz önce de söylediğim gibi sınıf mücadelesi sınıf savaşına dönüşür. Yani mevcut üstünlük ve ayrıcalıkların korunması için alt ve orta sınıfların tahrif edilmesi, birer sınıf olmaktan çıkarılması gerekir. Toplumun toplum olmaktan çıkarılışıdır aslında bu, hiçbir şeyin değişmemesi için her şeyin değiştirilmesi/tahrif edilmesidir. Tüm bunlar olup biterken Marksist anlamıyla bir sınıf görünümü ve kimliği sergileyen artık yalnızca üst sınıf gibidir. Halk arasında yüksek burjuvaziyi anlatmak için kullanılan sosyete sözcüğünün, Fransızcada toplum anlamına gelen la société sözcüğünden gelmiş olması düşündürücüdür. Salon hayatının zerafeti, saygı ve saygınlık, kibarlık, dayanışmanın sıcaklığı, konforu, yerleşik ve istikrarlı bir topluluğa ait olmak vb. gibi toplum olmanın güzelliğini hatırlatan her şey, artık yalnızca onların yaşayabildiği bir lüks ve ayrıcalıkmış gibi görünür. Oysa ki bu hasletler handiyse, insanlığın temel ve kurucu ilkeleridir. Toplum olmanın gereği ve temelidir. Biz ise her gün kendimiz olmaktan ve hatta yer yer insan olmaktan çıkarız, çıkarılırız.

Özetle ciddi bir toplumsal parçalanma yaşanırken, kimlik ve benlik sahibi olan tek sınıf hala yüksek burjuvazidir. Yani kendine özgü yaşam koşulları vardır ve yaşamın yeniden üretimini kendisine özgü bir tarzda gerçekleştirir. Ve tüm bunların farkındadır. Kendiliğinden ve kendisi için sınıf çıkarlarını savunmak üzere mobilize olabilir/olur.

Ama bütün bu göz alıcı parıltının altında acı, kan ve gözyaşı olduğunu unutmamalıyız. Onların parlaması bizlerin, yaşamlarımızın her gün karartılması pahasına mümkün olmaktadır çünkü. İddia ve özgüven şüphesiz emeğe/siyahlara yaraşır. Pazarlık gücümüz ve demokratik birikimimiz eskisinden çok daha fazla üstelik. Biraz silkinmemizin yeterli olacağına inanıyorum, aklımızı fikrimizi alanlar elimizi kolumuza bağlayanlardan çok daha fazla çünkü…