Yıldızların Arasında Yine Vampir Avla Gio

Ejderhalar vardır… Hayatınıza dokunurlarsa ejder-çarpmasına uğrarsınız. Sizi bir daha geri dönülmez biçimde dönüştürürler. Yaşar Kemal mesela, bir ejderhaydı, eminim Nazım Hikmet de öyleydi… İşte Giovanni Scognamillo da kadim bir ejderhadır.

Giovanni Scognamillo’yu kaybettik. Yaşlıydı ama ben onun ölümünü görmem sanırdım. Çünkü o Beyoğlu’nun son kontuydu… Ve biz onu çok severdik…

Bana yazı yaz dediklerinde çok endişelendim, çok da istedim yazmayı ama onu benden daha eskiden beri ve daha iyi tanıyan onlarca yazar biliyorum. Eminim şimdilerde onlar da kalemleri ellerinde göz pınarları sızlayarak cümle kurmaya çalışıyordur.

Onun kim olduğunu, eserlerini, sinema tarihi, korku edebiyatı, Beyoğlu tarihi, fantastik ve daha pek çok saha için önemini şimdilerde birçok yerde okuyabilirsiniz. Ben biraz daha tema dışı bir şeyler yazmaya çalışacağım. Bu yazıyı da tek başıma yazmıyormuş gibi yapacağım. Dostların, yakınların arkadaşların isimlerini anacağım sık sık. Çünkü Gio her şeyden önce arkadaşlarıyla vardı.

Gio denince hep bir topluluk; nesil nesil, kuşak kuşak, çevresinde yanında yöresinde öğrencileri, arkadaşları, ilhamdaşları akla gelir. Herkesin tonla anısı vardır Gio’yla. Benim bildiğim, bizim fantastik camialarda isimleri sıkça geçen bir önceki kuşaktan, mesela Atılgancılardan başlayıp bugüne kadar en genç, en yeni çizgi romancılara, öykücülere kadar uzanır Gio toplulukları; hep onun çevresinde toplanmışlıkları olan hevesliler, tuhaf, bilinmedik, hayal gücüyle, sinemayla, öyküyle, korkuyla ilgili olan herkes…

Ben onu ilk kez televizyonda gördüm. Bir sinema programında konuktu ve bir lord gibi, yaşlı ve güngörmüş, kitap kurdu bir şövalye gibi, Chretien de Troyes filan gibi bastonuna yaslanmış korku edebiyatı ve fantastik edebiyattan bahsediyordu. Sonradan öğrendim ki Giovanni Scognamillo gerçekten de bir şövalyeymiş. Ve yine sonra bir vampir avcısı olduğunu da öğrendim. “Fakat bu başka bir hikayedir…”

Ben onunla çok geç tanıştım. 2000’lerin başında. Gençliğini, olgunluk çağlarını, en çalışkan yazarlık dönemlerini ve tabii vampir avcılığını kaçırdım. Onun yaşlılık dönemine, bilgelik dönemine, kadim bir ejderha olduğu zamana denk geldim. Ejderhalardan da birazdan bahsederim. Sabretmenizi rica edeceğim.

1002. Gece Masalları diye Türkiye’nin fantastikle ilgilenen birçok yazarını bir araya getirdiğimiz bir seçki için çalıştığım sırada yakınlaştım onunla. Beyoğlu’ndaki o meşhur evine o zaman gittim. Heykelcikler, figürler, zengin bir fantastik ve korku arşiviyle dolu bu ev bu türün tüm ilgililerinin hac mekanıydı. O gün Giovanni’nin neden bu kadar sevildiğini de anladım. Bizim gibi fantastik, korku, çizgi roman ve sinemayla, kısacası hayal gücünün tüm dallarıyla kafayı bozmuş herkes için bir hayalin kapısıydı o ev. Giovanni de o hayallere bizi götüren bir usta, bir bilge adamdı. Bir çeşit inisiyasondu orada hissedilen. Bir çeşit, ben de bu dünyanın içindeyim duygusudur. Gio bunu yapardı…

O gün ondan seçki için bir öykü istedim. Fantastik bir öykü yazmasını istedim yani… Biraz tuhaf bir istek. Daha önce öykü istediğim çoğu kişiden “nasıl olur”lar, “satmaz”lar, “ne gerek var”lar duymuştum. Hatta onu da geçelim; ilk öykü yazdığım en genç yıllarımdan beri şunu hep duyarım… Bizim türlerdeki tüm yazarlar duyar ve duymuştur: “Kaleminiz güzel ama lütfen daha gerçekçi konularla ilgilenin.” Oysa Gio tüm ciddiyetiyle, bastonuna yaslanarak ve bana kurukafa yüzüğünü göstererek dedi ki “Valla böyle bir seçkinin çoktan zamanıydı, Yiğit. Ama bu işlerin devamını mutlaka getirmeli.” İşte böyleydi Gio. Demek ben bu seçkinin zamanı mı değil mi sorusunun cevabını tıpkı Gio gibi vermişim dedim kendime…

Sonra Giovanni’nin öyküsü geldi. Anladım ki sohbet sırasında ben Conan’dan bahsederken ilgi alanlarımı yakalamıştı. Öykü; lanetleriyle, ilkel mağaralardaki gizemleriyle, unutulmuş dillerde kayıp tanrılara yakaran barbarlarıyla tam bir kılıç ve büyü öyküsüydü. Bülent Somay’ın deyimiyle, seçkimizin en özel konuğu oldu Gio.

Gio birçok yere konuk oldu, bizim camiadan birçok kitapta, çizgi romanda hatta filmde yine Gio olarak göründü. Benim ve birçoklarının kitaplarına önsözler, cümleler ekledi. Bu konunun da ejderhalarla ilişkisini birazdan anlayacaksınız…

Sonra o eve çok gittim. Onat Bahadır, Nalan Söylemez, Fatih Danacı ve daha nice dostla orada tanıştım. Doğu Yücel’le, Barış Müstecaplıoğlu’yla birlikte kapısını aşındırdım. Herkes Gio’dan büyülü ve tuhaf bir hevesle etkileniyordu. Onun yanında yöresinde bulunan, onun bir anlamda dostluğundan ve tedrisatından geçmiş herkeste aynı şey vardı. Öyle korkulu, eril saygıyla karışık, alttan üste doğru bir biat gibi değil. Gülümseyişli, arada sırada “vay canına, adama bak” dedirten, ekseriyetle çalışkanlığıyla şaşırtan ama en çok da nezaketiyle durağanlaştıran bir şeydi bu.

Sonra daha sık görüşür olduk. Ama onun 82’inci yaş günü hepimiz için çok önemli bir güne dönüştü. Sinema için efektler hazırlayan ve ekibi tamamen bizim gibi fantastik ve korku meraklılarından oluşan Dükkan-ül Hayal’in mekanında kutladık. Tanseli Polikar’dan Seran Demiral’a, Ege Görgün’den Sevin Okyay’a kadar 7’den 70’e bu türlerin camiasının neredeyse tamamı oradaydı. Kimse kaçırmak istememişti o günü… Gio artık çok yaşlıydı. Eğlenceli bir gündü, Gio’nun çevresinde toplandığımız her gün gibi. Ama o gün hiç söylenmese de, aklımıza geleni hep kovsak bile her seferinde belki de son kez yaş gününü kutladığımız hissini birbirimizin yüzlerinde görürdük.

O gün Türkiye’nin ilk Fantazya ve Bilimkurgu sanatları derneği Fabisad’ı kurmaya ve onun adına bu türlerde ödül vermeye karar verdik. Hiç tartışmadık bile, bu ödüllerin adı GIO değil de ne olacaktı ki? Kimse “acaba” bile demedi.

Aslında sonra birkaç kişiden şunu da duydum: “Yahu henüz yaşayan birinin adına ödül vermek pek akıllıca değil, yaşı ilerler, bunar.” “Hmm… belki” dedim, güldüm bıyık altından. Giovanni Scognamillo… O vampirlerin peşinde koştu, kara büyüyle uğraştı, uzaylılarla ilgili kitaplar yazdı değil mi?

Bir televizyon programı vardı, adını anmayayım, bir takım cin, büyü ve parapsikoloji uzmanları toplanmış türlü tuhaflıklar, illuminati gizemleri, büyüler filan konuşuyorlardı. Biraz da “milli” eksende giden bir retorik içinde… Sonra Gio’ya bağlandılar telefonla. Ve büyü nasıl yapılır diye sordular. Gio “büyü bir olgu değil, folklordur” dedi. Oradaki adamlar yanlış kişiyi aradıklarını ancak o zaman anladılar. Ufak bir tartışma olacak gibiydi ama Gio o muhteşem beyefendiliğiyle ve keskin zekasıyla ustaca sıyrılıp yine kendi anlatmak istediğini anlattı. Yine korku edebiyatından ve çok sevdiği okült bilgilerden akademik örnekler verdi.

Giovanni Scognamillo gerçek bir araştırmacıydı, elinde araştırması gereken tonla malzeme varken (ki hep herkesin gözünü korkutan, kimsenin daha önce adım atmaya cesaret etmediği bilgi deryalarında ilk yelken açan o olmuştur) onları nasıl tasnif edeceğini, bilgiyi nasıl damıtacağını, nasıl sistematize edeceğini, fişleyeceğini çok iyi bilen bir ustaydı. Gio bize hem hayal kurmayı hem de hayal kurarken gerçeklerden kopmamayı ama tüm bunları yaparken de çok çalışkan olmayı öğretti. Ama en çok da kenara itilmiş, unutulmuş şeylere şefkat duymayı öğretti galiba.

Son görüşmelerimizden birinde bana “Ne zaman tekrar kitap yazacaksın?” diye sordu. Kem küm ettim. “Neyse ben görmem artık dedi. Ama ben öldükten sonra belki yazarsın.” Gerçekten de görmedi.

Şimdi ejderhalardan bahsetmenin zamanı geldi. Ejderhalar vardır. Kadim bilgilerin üzerinde oturur, yaşadıkları zamana hükmeder, onu değiştirirler. Hayatınıza dokunurlarsa ejder-çarpmasına uğrarsınız. Sizi bir daha geri dönülmez biçimde dönüştürürler. Yaşar Kemal mesela, bir ejderhaydı, eminim Nazım Hikmet de öyleydi. Adını bilmediğimiz, mağaralarından çıkmaya tenezzül etmemiş ejderhalar da vardır. Ya da sadece şöyle bir başını uzatmış olanlar. İşte Giovanni Scognamillo da kadim bir ejderhadır. Devasa bir bilgi hazinesinin üzerinde oturur, dilediğine el verirdi. Yok olmuş, unutulmuş şarkıları ve öyküleri gün yüzüne çıkarma gücüyle donatılmıştı GİO…

Ama acı bir haber vereyim; ejderhalar öldüğünde çağlar kapanır. Gio da son röportajlarından birinde “Bu benim Beyoğlum değil” dedi. Bir çağ kapanıyor yine. Tafsilatlı anlatmaya hacet yok, bu konuyu biliyorsunuz. Ama şunu da söyleyeyim. Giovanni’den bir uyarı olsun. Gio her sene onun onuruna verdiğimiz ödüllere geldi, son seferinde sağlığı el vermedi. Ama biz onu yine de bir video kaydıyla da olsa konuk ettik. Paris saldırısı yeni olmuştu. Şöyle dedi: “Ben hep hayali canavarlardan bahsettim ama benim için gerçek canavarlar daha korkunçtur…”

Gio isimli kadim ejder şimdi hayal gücünden oluşan yıldızların arasında. Kendi gibi ejderhalarla birlikte. Ve bir de vampirlerle, emin olun. Bunu son derece rasyonel bir yerden söylüyorum; o yine vampirleriyle, korku sinemacılarıyla, kütüphaneler dolusu kitaplarıyla ilgili bir yerlerde, o yıldızların arasında. Ve biz yine istediğimizde tekrar o yıldızlara ulaşabiliriz. İstediğimizde… Gio gibi başkalarının kenara attığı şeyleri umursadığımızda.