Yer/Yurt Dediğimiz: İmkân ve İmkânsızlıklarıyla “İkinci Hayat”

“İkinci Hayat” boğazıma bir yumru bırakıp kaçarak başlamıştı ve aynı şekilde bitiyor. Meğer o yumru zaten hep oradaymış.

“Diğer yazarların bir başlangıç noktası var” diyor Conrad: “Tutunacakları bir şey var… Bir dile ya da bir geleneğe ya da tarihe ya da anlık bir önyargıya veya modaya yaslanıyorlar; dünyalıklarını yaşadıkları döneme ait bir bağdan ya da inançtan -ya da bunların yokluğundan- çıkarıyor, bunları yeriyor ya da övüyorlar. Ama her halükârda başlayacak bir şeyleri var, benimse yok.” İkinci Hayat bu alıntıyla başlıyor. Yer, yurt, ev meselelerini odağına alan denemeler için -hele ki bunların yazıya, yazara ve edebiyata mutlaka uğradığı düşünüldüğünde- bu pek isabetli bir başlangıç gibi duruyor. ‘Aidiyet’ denen şey kurcalanmaya bir kez başlandığında insan pekâlâ geceler boyu ‘başlangıç sorusu/sorunu’ üzerine düşünebilir. Öyle ya, ‘başlangıç,’ satır aralarında her şeyden evvel bir yeniliği gizliyor. Kelime, kendisiyle birlikte öncesi ve muhtemel sonrasına dair soruları da gelip önümüze koyuveriyor: Neredeydim de neye başlıyorum? Başladığım bu nokta tepeme gökten mi indi? Hiç sanmam.

Nurdan Gürbilek bu kitapla bizi yeri, yurdu -dolayısıyla yersizliği, yurtsuzluğu- bir de yazın üzerinden düşünmeye, yazma eylemiyle ikinci bir hayat inşa etmenin mümkünlüğünü araştırmaya davet ediyor. Yer duygusunun yanına dil duygusunu da ekliyor. Kitap boyunca birkaç kez kulağımızda Jean Genet’nin sözlerini (“çünkü ben Fransızca mahkûm edildim”) çınlatırken bunun altındaki anlamı kurcalamaktan/kurcalatmaktan da geri kalmıyor: “Siz dili insanı bir hücreye kapatmak için kullandınız, şimdi ben onu hücreden çıkartmak için kullanacağım” (s.113). Dilin sınırının/sınırsızlığının keşfine “dilsel vatan,” “yurtsuzluğa katlanabilmek için yazmak” fikirleri eşlik ediyor ve akıllarda epey soru birikiyor: Üzerinde yaşayacağım toprağı bizzat ellerimle kurabilir miyim? Bunca zaman kalemimden çıkanlar bana yurdum hakkında ne söyler? Peki ya olmazsa, yetinemezsem? Ben yazdıklarım değilsem ya da yazdıklarımın içinde ben yoksam, o zaman yurtsuz mu kalırım?

Günlük hayatta ağzımızdan dökülüveren bazı cümlelerin (“buraya ait hissetmiyorum,” “ait olduğum yer neresi?” “kaybolmuş gibiyim”) felsefede, siyasette ve edebiyatta birtakım önemli karşılıkları var, bunu biliyoruz. ‘Ev’in neresi ve eve dönmenin ne olduğu -dahası dönülecek bir ‘ev’in varlığı- yüzyıllardır mitolojiden modernist edebiyata uzanan bir skalada gayet açık -bazen daha az açık- biçimde irdeleniyor. Gürbilek de bunu, çeşitli yazar ve düşünürlerle diyaloğa girmekten kaçınmadan, onları dipdiri bir hatta karşı karşıya getirerek yeniden masaya yatırmış. Yazarın görme, düşünme ve bağlantı kurma biçimine hayran olmamak elde değil. Okur olarak bizler kitapta bahsi geçen her ismin birbirine verecek bir cevabının olduğu bu hararetli atmosferin tanığı olmaktan memnun oluyor, zaman zaman kendimizi utana sıkıla da olsa, kısık ya da gür seslerimizle onlarla konuşurken buluyoruz. Mevzu “ev” olduğunda hepimizin –susarak ya da konuşarak- anlatacak bir şeyleri muhakkak varmış gibi görünüyor. Nice acılar ve nice kayıplar, nice neşeler ve nice keşifler “ev”in tam göbeğinde duruyor. Artık neredeyse herkes derin bir nefes aldıktan sonra evine/evsizliğine dair boşlukları doldurmaya çalışıyor.

“Kaçmak başka, kovulmak başka”

Biberyan’ın Yalnızlar’ındaki düdük sesini anımsıyorum. Kitap tam da o düdük sesiyle biter: “Poyraz günlerden beri ilk kez tren düdüğünü köye getirdi. Gayet net, uzun uzun çınladı sokaktan sokağa. Doğu Postası’ydı. Durmadan, geçip gitti.” Mübeccel hanımların ‘evlatlığı’ Gülgün’ün hizmetçi mi yoksa evin kızı mı olduğu konusundaki ikilemini hatırlayalım. Gülgün’ün roman boyunca baş gösteren ani aydınlanmaları var. Bilhassa akşamına misafirlerin ağırlanacağı gün, alışverişe gönderilip de ‘karışık aklı’ dolayısıyla listedekileri eksik aldığında ve haliyle bir kez daha alışverişe çıkmak zorunda kaldığında kendisiyle sohbete koyulduğu bir ana denk geliyoruz. Burası “ya beni kovarlarsa” korkusunun karşısına “iyi de asıl onların bana ihtiyacı var”ı çıkarabilmesinin yanında, aslında ‘dışarıda’ olmanın en mümkün yolu olarak gördüğü o alışverişlerden gizli bir keyif aldığını itiraf etmesi bakımından da önemli. “Burası benim evim mi?” diyen Gülgün’ün ‘dışarı’ hasreti. Evet, bu (“burası benim evim mi” sorusu) basbayağı yaşadığı o evle, oradaki varlığıyla ilgili bir sorgulama ama bir yandan yurduna dair de bir sorgulama. Gülgün bir Ermeni. Bu hiçbir zaman açık açık söylenmese de anlıyoruz ki sadece Mübeccel’e değil, o topraklara da evlatlık verilmiş. Hafızasında somut anılar pek yok belki ama tren garındaki o düdük sesi, o ‘gidiş hissi’ oldukça canlı.

Bugün o his Edward Said’de de epey canlı duruyor, zira kendisi on beşinde evden yollanışını ‘hayatının en yıkıcı deneyimi’ olarak tarif etmiş (s.18). Gürbilek bu örneğin akabinde bize Benjamin’in söylediklerini hatırlatıyor: On beşinde evden kaçmamış olmanın telafi edilemezliği. Benjamin’in bu tanımı yaparken otuzlu yaşlarında ve doğup büyüdüğü şehirde olduğunun altını çizmek mühim. Said içinse durum tam tersi: Evden ayrılışı hakkında “hayatımın en yıkıcı deneyimi” derken yaşamının neredeyse sonuna gelmiş, Kudüs’ü terk etmek zorunda kalmasının üzerinden de yaklaşık elli yıl geçmiş. Gürbilek, buradan hareketle gençle yaşlının ev yanıtlarının nasıl farklı olduğuna işaret ediyor. “Daha da önemlisi” diye ekliyor, “evden kendi isteğiyle kaçanla evden kovulanın yanıtları arasındaki farktır” (s.19). Nitekim şimdi düşündüğümde ben de on beşimde değil belki ama on altımda evden (kapılı, pencereli, betonuyla, duvarıyla, çatısıyla, odalarıyla bir evden) kaçmış olmanın hafifliğini -kitaptaki tabiriyle mutluluğun kristalini- duyumsuyorken bir evden kovulma tahayyülüyle bu, sırtım başta olmak üzere sırasıyla omzumda, kollarımda ve karnımda bir ağrıya dönüşüyor. Tabii Said sürgününden bir entelektüel çıkarmayı bilmiş. Bugün bu sürgün/evsiz/gezgin figürü birçok anlatıya yön veriyor, dahası birçok anlatı tam da bu figürler üzerinden kuruluyor.

“Gittim, aldım, döndüm”

“Kuşun yuvasına, kuzunun ağılına, hayvanın kovuğuna döndüğü gibi dönülmüyor eve” diyor Gürbilek. Buralara, evden ayrılıp geri dönenin evden hiç ayrılmayana göre daha güçlü bir figür olmasının altında yatanları kurcalarken gelmiş. Bu tutumun (evden ayrılıp geri dönmenin) merkezinde bir seçim anı durduğundan, yerlici anlatıya bir karşılaştırma perspektifi sunduğunu söylüyor (s. 31).

Birkaç zaman evvel, eşin dostun hasret gidermek üzere toplandığı bir yemeğin ortasında mevcut düzenden yakarış başlamış ve çatal bıçak seslerine şu sözler karışmıştı: “Üniversiteden sonra memleketlerimize dönseydik keşke, belki devrim yapardık.” Bahsedilen memleket elbette taşraydı. Cümleyi kuran kişiye göre şehirden alınacaklar alınmış, öğrenilecekler öğrenilmiş olacak, kişi kendi dönüşümüyle birlikte başkalarını dönüştürebilecek kuvvete bizatihi erişecekti. Fakat bana taşranın onu dönüştürme ihtimalini göz ardı etmiş gibi geliyordu. Mekânı dönüştürücü gücünden bağımsız düşünmek ve insanın mekânla -aynı zamanda mekândaki diğer varlıklarla- ilişkisinin karşılıklılığını unutmak –elbette yalnız bu değil- işte bugün cümleyi kuran o kişiyi zamanında memlekete dönmemenin pişmanlığıyla dolduruyor. Kaldı ki gidenle dönen aynı kişi değilse gidilenle dönülen de aynı yer değil (s.31).

Sonrasında sohbet bu memlekete dönüşün devrim arzusu dışında nasıl okunabileceğiyle devam etti. İçimizden bazıları “devrim olmasa bile” diyordu, “en azından orayı geliştirme uğraşında olmalıydık, boynumuzun borcuydu bu.” Kimin kime borcu? İnsanın ilk vatanına, dünyaya üzerinden bakmaya başladığı ilk toprağa borcu, öyle mi? Gürbilek kitapta bu borca, muhafazakârın ölmek bilmeyen düşüne (s.34) Yumurta ve Tokyo Hikayesi filmlerinden örneklerle değinmiş. Görüyoruz ki yemek masasındaki o sohbetin, borç duyulan nesne değişse bile –memleketin kendisi değil de memleketteki bir kişi gibi, ama esasında mutlaka memleketin kendisiyle de bağlantılı olarak- sinemada da yeri var. “Ölen yakınlarımıza borçlu olduğumuz duygusuyla yolumuzdan çekilmeleri isteği arasında gidip geliriz” yazıyor bir pasajda. ‘Ölen yakınlarımız’ın yerine ‘memleket’i koyduğumda karşımda hep o yemek masası beliriyor. Masadaki herkes değilse bile biliyorum ki çoğu memleketine borçlu olduğu duygusuyla yolundan çekilmesi isteği arasında gidip geliyor.

Dilsel vatanın etrafında

Salgının hem toplumsal hem şahsi gündemimizi belirlediği, hatta olduğu gibi gündemimiz haline geldiği bu günlerde burnumuzun dibindeki gerçekleri -kavrayamayanlar olduysa da- en nihayetinde bir şekilde kavradık. Eve ve sokağa, içeriye ve dışarıya bakışımız değişti. En azından ben, her şeyin öyle ya da böyle politik olduğunu, tahmin etmeyeceğim kimselerden dahi işittiğimi söyleyebilirim. Çünkü zorunda kaldık. Elimizden daha fazlasının gelmediği evlerimizde her gün yirmi dört saatimizi geçirmek zorunda kaldık -doğrusu geçirebilenler olarak şanslıydık- ve bu aylar sürdü. Sanıyorum ‘dışarı’dan hem bu kadar uzak kalıp hem de onu bütün acımasızlığıyla evin içinde hissetmek sık rastlanan bir durum değildir. Ekranlarımıza hayal edebileceğimiz en lüks tatilin bile ötesindeki evler, tüm o bahçeleriyle, meyve ağaçlarıyla, havuzlarıyla bir bir düşerken ben –hem kendim hem hepimiz adına- çok kızdım. Dört duvar arasında, hem de insanın oturduğu yerden odanın her köşesine erişebileceği kadar bir dört duvar arasında geçen hikâyeler var. Bunlar bana şunu düşündürüyor: Mekânın imkânlarına uygun yaşamalı ve eylemlerimi –ta ki odaya sığacak hâle gelene kadar- küçültmeli, küçültmeli, küçültmeliyim. Ya da diğer seçenek: Hareket olanağımı neredeyse bütünüyle kısıtlayan bu odadan (evden) dışarı taşmalı, taşmalı, taşmalıyım. Ben ikincisini seçerdim. Eğer imkânım varsa. ‘İmkân yaratmak’ dediğimiz şeyse günümüz Türkiye’sinde -ve birçok başka coğrafyada da- öyle kolaya benzemiyor. Ama en azından bugün kendine ikinci bir hayat yaratma yoluna girmiş birçok karakterin –hem kurmacada hem gerçek hayatta- benzer bir karar anında aynı seçimi yaptığı/yapmaya çalıştığı ortada.

Son sayfalara doğru, ben tam da yazınsal ve düşünsel kapasitenin fiziksel olanla ilişkisini kurcalar vaziyette ve dilsel vatan meselesini açma gayretindeyken Jean Améry bana bir tokat atmak ister gibi karşımda dikiliyor: “Bazı insanların sadece yurttaşlık hakları değil, dili yurt edinme (ikame vatanı yanlarında taşıma) hakları da ellerinden alınmıştır.” Bu söz bir şekilde tüm zamanlara denk düşüyor. Bugüne ve uzak-yakın bütün geçmişlere getirip koyabiliyor, yarına da rahatlıkla koyabileceğe benziyoruz. Zihnimin gerisinde “Kürtçe konuştuğu için öldürüldü” haberlerini saymaya çalışıyorum. Sonra utanıyorum ama. Mesele sayılardan ibaret olacak değil. Zaten kafam karışık. Şaşırmayı ve şaşırmakla birlikte artık olup bitenleri de unutmakta olduğumuzu hatırlıyorum. Söz yine Améry’den: “Yıkılan yıkıldığıyla kaldığı için hatırlamak salt bir hatıraya dönüşemez.”

Velhasıl İkinci Hayat boğazıma bir yumru bırakıp kaçarak başlamıştı ve aynı şekilde bitiyor. Meğer o yumru zaten hep oradaymış.