Yeraltından Gelen Sahte Kokular Üzerine Notlar: Hammadde

‘Hammadde’ bilinçli bir şekilde romantize edilen bir ‘altkültür’ün içinde geçen, yazmaya ve yayın dünyasına dair etkili bir roman.

“Fakat iyi kitapların hepsi çoktan yazılmıştı. Kitapçılarda ya da kitaplığımda duruyorlardı…” Doğru söze ne hacet? Öyleyse neden yazar insan ya da bu çıkışsızlık anında yoluna nasıl devam eder? Türkçeye ilk kez Levent Konca’nın başarılı çevirisiyle Sel Yayınları tarafından kazandırılan Hammadde‘nin kahramanı Harry Gelb, Alman okullarında çocuklara en ufak bir eleştirel bakış kazandırma kaygısı güdülmeksizin Teneke Trampet’in okutulduğu, yeni bir edebiyat arayışına duyulan ihtiyaçtan kaynaklanan bir ‘yazar tıkanması’ yaşıyor. Ve böylece kendi tabiriyle “Henry Miller ya da Jack Kerouac gibi yaşama sanatçılarının etkisi altına giriyor.”

Alman yazar Jörg Fauser’in romanı, Miller ve Kerouac gibi yazarların etki alanlarının hem edebi anlatıya hem de mevcut burjuva yaşayışlara alternatif ve özgürleştirici olma yolunda keskin dokunuşlarda bulunduğu 1960’lar ve 70’lerde geçiyor. Öncelikle, yepyeni bir siyasi, toplumsal ve ekonomik düzenin; yepyeni bir bireysel özgürlüğün yaşanma umudunun tüm dünyaya dalga dalga yayıldığı tipik bir ’68 ruhu romanıyla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz rahatlıkla. Ancak bu değerlendirmeye, tipik olmayan bir noktayı mutlaka eklemek gerekiyor: 1984’te yayımladığı romanı üzerine kendisiyle yapılan bir söyleşide Fauser, romanının ’68’e bir ‘ağıt’ olarak adlandırılmasına karşı çıkıyor. “Ben şarkıcı değilim,” diyor, “asla hiçbir döneme ağıt yakmam. O dönem benim için muhteşemdi, gençliğimdi, büyük bir maceraydı. O zaman var olan ve bir şeyler yapan o kuşak iyiydi… Dünyayı görmeye hepimiz o zaman başladık.” Karşımızdaki bir ağıt roman değil, kabul ama bu durum romanın ilk bakışta tipik bir ’68 romanı olmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü Harry Gelb karakterinin bizzat yazar Fauser’in yaşadığı türlü macerayı yansıtması nedeniyle eleştirmenlerin ve hatta yazarın kendisinin bir otobiyografi olarak değerlendirdiği Hammadde’nin hammaddesini bizzat; Miller, Kerouac, Burroughs, Bukowksi gibi ‘yaşam ustaları’, Almanya’daki en etkin izdüşümü başını Baader ve Meinhof figürlerinin çektiği RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) olan evrensel devrim mücadelesi, işgal evleri, hippilik, algı kapılarının sonsuzluğa açılmasını sağlamak adına uyuşturucunun her türünün denenmesi ve nihayetinde junkie’lik ve elbette ilk durağı Türkiye olan, bir sistemden kaçma/kendini bulma oryantal yolculuğunun tüm özgürleşmek isteyen gençler için yarattığı zorunlu görev hissi oluşturuyor. “Dünyayı belki de asit değiştirecek, adamım; Hindistan’a gitmek de olabilir bak…” geçer bir akçe bu romanın dünyasında.

Harry Gelb de zamanın ruhuna riayet edip üniversiteyi terk ederek alıp başını İstanbul’a gidiyor. Sultanahmet’teki sefil bir çatı katında, resim yapmaya çalışan başka bir Alman arkadaşıyla birlikte yazmaya çalışarak, yaşamaya da çalışıyor; Batılı hippilerin kişisel devrimlerini gerçekleştirdiklerini zannettikleri bu kolektif oryantal maceraya o da ortak oluyor aslında. Vietnam’daki ve dünyanın her yerindeki savaşlara karşı çıkan vicdani retçilerle birlikte Tophane’li torbacılara muhtaç bir yaşam sürüyor. Bir yandan, parasını zar zor denkleştirip satın aldığı Türkçe tuşlu bir daktiloda Almanca bir roman yazmaya çalışıyor; ilk daktilosunu edinene kadar doldurduğu bloknot defterleri ise Sultanahmet’teki otelin kasasına emanet edip hiçbir zaman geri almıyor. En güzel roman belki de hiç yayımlanmamış olandır! Harry Gelb’in Hammadde boyunca yayınlatmaya çalıştığı Stamboulblues adlı ‘oryantal-pikaresk–avangard-beatnik’ romandansa bu hiç yayımlanmamış roman daha çok merak uyandırıyor.

Berlin’de işgal evleri deneyimi, Viyana, Göttingen ve Frankfurt’un türlü meyhanelerinde her daim içkinin, iğnelerin ve yazma uğraşının eşlik ettiği devrim girişimleri… Devrim mücadelesinin ‘insanın devrimi önce kendi içinde başlatması gerektiği’ fikrine dayandığı noktada uyuşturucularla girilen ilişki bir nevi ‘damar virtüöz’lüğüne dönüşüyor. Çünkü Harry Gelb, uyuşturucudan ölen birçok insanın aksine, uyuşturucuya karşı olan iradesini kontrol altında tutmayı biliyor. Girip çıktığı geçici işlerden biri olan muhabirlik gereği, bir gün Londra’da William S. Burroughs’la röportaj yaptığında öğrendiği ‘apomorphine’ sayesinde, istediği zaman eroinden uzak durmayı başarıyor.

jörg fauser Uyuşturucular gelip gidiyor, içkiye susamak ‘yaşadığını hissettiren’ bir uyarıcı olarak hayatında devam ediyor ancak yazma uğraşı Harry Gelb’in kontrol edemediği, aksine kontrolü altında kaldığı bir edim olarak kalıyor hep. İşte bu noktada, romanın hammaddesinin birincil bileşeniyle yeniden karşılaşıyoruz: Karakter, “İçkiyi, iğneleri, devrimi bırakabilirsiniz ama yazmak söz konusu olduğunda ancak o sizi bırakabilir,” diyor. Hammadde’nin Diogenes Verlag’dan çıkan Almanca baskısının içki şişeleriyle dolu kapağından ziyade Türkçe baskısı için Gülay Tunç’un yaptığı kapak tasarımı, karakterin başlıca derdi olan yazma uğraşını çok daha iyi ifade ediyor: Bir trenyolu rayının ucunda duran daktilo görseli, Fauser’in romanına ‘tipik bir ’68 romanı’ olma özelliğinden daha fazlasını ekleyen, bir şekilde yazma ve yazdıklarını yayınlatma, mevcut yayın dünyasının işleyişi içinde yeni bir edebiyat yaratabilmek, yayınlanan bir yazar olmak ya da olmamak gibi daha zamanötesi sayılabilecek meseleleri tamamlıyor.

“Dış dünyanın yeterince aksettirilemediği…” gerekçesiyle büyük yayınevleri tarafından reddedilen Harry Gelb’in edebiyat anlayışı, avangard olma sevdalısı küçük yayınevlerinin finansal nedenlerle ayakta duramaması nedeniyle bir türlü vücut bulamıyor. O yıllarda edebiyatta ‘yenilik’ adına çok revaçta olan beat usulü ‘cut-up’ tekniğiyle cümleler, kelimeler kesilip kesilip birleştiriliyor ve Harry Gelb bu uygulamayı düstur edinen, elbette uzun soluklu olamayan Zero Zeitung adında bir dergi de çıkarıyor. Aslında Hammadde bazı Alman edebiyat eleştirmenlerinin iddia ettiği gibi Almanca edebiyatın ‘en iyi uyuşturucu romanı’ değil — bu tanımlamayı 1978 tarihli Eroin, Christiane F.’in Korkunç Anıları gibi bir biyografik anlatıya yapmak daha yerinde olurdu — uyuşturucunun başrollerden ‘birini’ oynadığı, bilinçli bir şekilde romantize edilen bir ‘altkültür’ün içinde geçen, yazmaya ve yayın dünyasına dair etkili bir roman. Harry Gelb, yazar Jörg Fauser’in aksine dedektif romanı yazmaya kalkışmıyor, (Fauser’in Kardan Adam adlı dedektif romanı edindiği popülerlik sayesinde sinemaya uyarlanmıştı) bu yüzden de kitaplarının çok satması bir yana, oluşturmaya çalıştığı edebiyatı yayınlatması başlıca sorunu. Burada vurgulanması gereken nokta, Gelb’in oluşturmaya çalıştığı edebiyatın bakış açısı ya da tekniğinin tam olarak nasıl bir şey olduğunun bir önem teşkil etmemesi. Eleştiri okları fırlatması çok kolay olan kapitalist düzen ve burjuva yaşamına alternatif olarak çok boyutlu bir karşıdevrim gerçekleştirme iddiasındaki kültür dünyasının sahteliği Fauser’in derdi. Hammadde’nin asıl dikkat çekici özelliği, devrimlerin ve toplumsal hayattaki devrimci duruşların sahtekarlığını, olabilecek en geleneksel anlatı yöntemleriyle, Holden Caulfield’vari bir sahtelik düşmanlığından doğan öfkeyle, daktiloyu bir silah olarak görüp birilerinin kafasına geçirmek istercesine bir öfkeyle anlatması.

Romanda altkültürün bilinçli olarak romantize edilmesi, o romantizmi alaşağı etme, karşıdevrimci duruşun ve yeraltı söylemlerinin klişelerini gün yüzüne çıkarma derdi taşıyorken bu romanı ‘yeraltı edebiyatı’nın klasikleri arasına yerleştirmiyor, aksine bu türden yerleştirmelerin bizzat karşıkültür temsilcilerinin pazarlama stratejisi olduğunu gözler önüne seriyor.