Yeniden ve Daima: Umut İlkesini Hatırlamak

Bu kötülük cephesinin, tüm koltuk değneklerine, elindeki harıl harıl çalışan yalan makinesine, maaşlı trol ordusuna, tekeline aldığı şiddete, sokakta günbegün estirdiği teröre, kayyım diye atadığı sömürge valilerine, fantastik mahkemelerine rağmen eninde sonunda çatlaması kaçınılmazdır. Başka türlüsü, eşyanın tabiatına aykırıdır.

Yılmaz Güney’in filme çekmek istediği, son yıllarında yakınındaki dostlarına sözünü ettiği bir hikâye tasarısı vardır. Ne yazık ki bunun gibi daha bir çok hayalini gerçekleştirmeye ömrü yetemedi, ama M. Şehmus Güzel’in İnsan Yılmaz Güney adlı kitabında aktardığına göre, senaryo fikri ‘çalpara’ adı verilen bir yengeç türüne dayanıyor. Çalpara eti yenmeyen bir deniz hayvanı, üstelik balık ağlarına büyük zarar veriyor. Onu düşman belleyen balıkçılar, ağlarına takılan çalparaların kol ve bacaklarını kopardıktan sonra uzuvsuz halde denize atıyorlar. Lakin çalpara ölmüyor, çok sabırlı bir hayvan, suda sırt üstü yatıp bekliyor; ta ki kol ve bacakları yeniden çıkana kadar.

Hiç kuşkusuz Yılmaz Güney, bu öyküyü Türkiye sol/devrimci hareketinin bir metaforu olarak görüyordu. Kolu kanadı sürekli kırılan ama her seferinde yeniden filiz veren bu direniş geleneğinin, tıpkı 12 Eylül’ün karanlık günleri gibi, kötümserlik ve çaresizlik girdabına kapıldığı bir dönemden geçiyoruz.

Kendimizi güçsüz ve aciz hissediyoruz. İçeride tutsak olan muhaliflerin isimlerini bile bir kalemde hatırlayamaz, susturulan medya organlarının çetelesini tutamaz, aramızdan koparılan şen yüzlü insanlardan hangisinin yasını tutacağımızı bilemez duruma geldik.

Aynı zamanda fena halde öfkeliyiz. Zorbaların gözü karalığı ve gaddarlığı Suruç’tan beri şaşırtmıyor artık, buna karşılık bizi bu noktaya getiren -ve halen devam eden- aymazlıklar silsilesini aklımız almıyor, haklı olarak. Direksiyondaki adam, memleketi trafik kurallarına, uyarı sirenlerine falan aldırmadan freni patlamış otobüs misali yokuş aşağı süredursun, ana ‘muhalefet’ partisi sonu yıkıma varacak bu yolculuğa tevekkülle eşlik etmekten gocunmuyor. Bu gaflet hali havsalamıza sığmıyor, sığamıyor haliyle.

Gaflet uykusuna yatanlar, nezarethane ve cezaevlerinin bu rejimin toplama kamplarına dönüştüğünü idrak edemiyor. Pinochet’den, Videla’dan tek farklarının, topladığı muhalifleri stadyumlara tıkıp infaz etmek yerine (çünkü böyle yöntemler demode oldu, bir Nato ülkesinde bile –Kürt illeri hariç- kolay değil artık), gözaltı ve tutuklamalarla rehin alarak etkisiz hale getirdiklerini, tez zamanda sıranın kendilerine geleceğini göremiyorlar. Hayatını bu tür pratikleri araştırmaya adamış Prof. Şebnem Korur Fincancı’nın “Ölüm mangaları kurulacak, yakındır!” şeklindeki uyarısını ciddiye almaktan uzaklar hâlâ, evet.

Fakat her şeye rağmen, umut ilkesi bizden yana! Kulağa boş bir laf gibi gelebilir ama değil; dahası karamsarlığa kapılmaya ne vaktimiz ne de lüksümüz var. Gün, umudu hatırlamanın ve hatırlatmanın günüdür. Özgürlük ve adaletin hiçbir zaman bize bahşedilmeyeceğini, ancak mücadeleyle kazanılacağını bilerek, anti-faşist cephe çağrılarını bıkıp usanmadan dile getirmenin günüdür.

Gündüz Vassaf’a kulak verelim: “Kötü karşısında kötümserlik, kötüye güç vermek, onu iktidarda tutmak demek. Hiçbir şey yapamayacağım, çaresizliğimi benimsiyorum demek. Kötümserlik ki, gerçekçi olmaktan çok farklı; en etkili propagandadan, beyin yıkamadan güçlü. Kötümserlikle yeni dünya kurulmaz. Kötü dediğimiz düzen, ileriye bakamayan, kendine güvenemeyen mutsuz, edilgen insanlarla sürer gider. ‘Ne yapabilirim?’ diye sormanın anlamı kalmaz.” (Ne Yapabilirim? Geleceğe Kartpostallar)

İstibdat rejimi çatlak sesleri boğmaya, ona biat etmeyenlere göz açtırmamaya kararlı, ama bunu suç müptelası bir psikopat telaşıyla yapıyor. Bir karikatürde resmedildiği gibi, suç delillerini yok etmek için hırsızlık yaptığı evi ateşe veren haydutlar gibi davranıyor.

Cinayet çarkı hızlı dönüyor, ama bir düşünün: Soma’da toprak altına gömdükleri yüzlerce madenciyi ananlara bile saldıran, Kürt illerinde yeni Guernica’lara imza atan, canlı yakaladıklarını işkenceyle infaz eden, Suruç’ta Ankara’da öldürülmesine göz yumduğu insanların anılmasını bile tahammül edemeyen, kendi milislerine yaptıramadıklarını dünyanın en karanlık örgütüne ihale eden bir rejim, bu dizginsizlik ve histeri halini daha ne kadar sürdürebilir? İnsanlara yas tutmayı dahi yasaklayan bir zihniyetle bir ülke daha ne kadar yol alabilir?
Bütün bu akla ziyan adımları ve acelecilikleri sadece gaddarlıklarının değil, aynı zamanda ölesiye korktuklarının göstergesi değil mi? En küçük bir şaibenin bile hesabını vermekten kaçınan, yolsuzluklarını saklamak için yargıya bin bir operasyon taklası attıran, meşruiyetini çoktan yitirmiş bu kötülük cephesinin, tüm koltuk değneklerine, elindeki harıl harıl çalışan yalan makinesine, maaşlı trol ordusuna, tekeline aldığı şiddete, sokakta günbegün estirdiği teröre, kayyım diye atadığı sömürge valilerine, fantastik mahkemelerine rağmen eninde sonunda çatlaması kaçınılmazdır. Başka türlüsü, eşyanın tabiatına aykırıdır.

En umutsuz anlarda şu basit gerçeği akılda tutmalı: Tarihin rüzgârı Pinochet’lerden, Mussolini’lerden, ve onların ölüm mangalarından yana değil, tersine yok etmeye çalıştıkları ‘çalparalar’ın iradesi yönünde esmiştir hep. Elbette bu kendiliğinden olmamıştır, o felaketler ancak nice bedeller ödenerek aşılmıştır.

Nazan Üstündağ’a kulak verelim bu sefer: “O zaman direnmekten, tarihi gittiği yoldan geri çevirmek için ısrarla direnmekten başka ne yol var? Ve bunun için dünyada Türkiye’den, yıllardır direnme geleneğini yitirmeyen kadınların, solcuların, Kürtlerin diyarından daha uygun neresi var. Tam da direnmenin suçu böylesi kolektif olduğu için böyle kolektif cezalandırılmıyor muyuz? Geçen hafta Diyarbakır’da olamayanlar Ayla Akat, Besime Konca , Ceylan Bağrıyanık, Feleknaz Uca, Leyla Güven, Sebahat Tuncel ve daha nicelerin direnen fotoğraflarıyla avundular. Saf bedenleriyle, en kadın halleriyle. Tarihe, zulme karşı insan olmanın, insan kalmanın birer fotoğrafını daha bıraktılar.” (Özgürlükçü Demokrasi, 4 Kasım 2016)

Elimizde sihirli formüller yok, ama iki anahtar kavram var: Örgütlü mücadele ve dayanışma. Mücadeleden korktukları için üç beş kişinin bir araya gelmesine bile tahammül edemiyor, silahlı/sivil faşistlerini insanların üstüne saldırtıyorlar. Dayanışmadan, ama en fazla ondan korktukları için, en kanlı saldırılarını dayanışma emaresi gördükleri yerlere -Suruç’a, Ankara’ya- yaptılar, yapıyorlar.

Gün, korku iklimine teslim olmayıp irili ufaklı örgütlerimize sahip çıkma, oralarda yan yana gelme günüdür. Romantik bir umutla veya kör bir inançla değil, ayakları yere basan, gücünü eylemden alan bir iyimserlikle, ‘bütün mümkünlerin kıyısında’ kulaç atmanın, Gezi’yi, Berkin’in cenazesini, Newroz’ları hatırlamanın zamanıdır.
Dört duvar arasından bize umut aşılamaya çalışan Demirtaş’ın dediği gibi, “Şu an Türkiye’de iki hat var: Direnenler ve faşizmle ittifak edenler.” Faşizmle ittifak edenleri, en iyi ihtimalle ‘iyi geçinmeye’ çalışanları yine tarih dersinden tanıyoruz. Hiçbir totaliter rejim sırf kendi öz gücüyle ayakta durmamış, hükmünü sürdürmek için bu kesimlerin koltuk değnekliğine, en azından suskunluğuna, sessiz işbirliğine ihtiyaç duymuştur. Yine tarihten biliyoruz ki, fırtına atlatıldıktan sonra bunların savunma mekanizmaları devreye girecek, suskun kalmayı seçenler ‘ama bilmiyorduk’ diyecek, maşalık yapanlar ‘ben emir kuluydum’a sığınacaktır. Nazi Partisi’yle bağı olanların sonradan saklamaya çalışsa da bu lekeyi hayatları boyunca taşımak durumunda kaldığını da unutmayalım.
Faşizmin olduğu yerde tarih ona karşı direnenler tarafından yazılır.

Siyasi temsilcilerimizi, yazarlarımızı, gazetecilerimizi susturmaya çalışıyorlarsa, halen söz söyleme şansı olanların bu özgürlüğü onlar adına kullanma günüdür. Kamu nezdinde sözünün değeri olanların bu ayrıcalıklarını kullanmaları için onlara şu hayati soruyu yönelteceğiz ısrarla: Şimdi değilse ne zaman?

Ernst Bloch’un, bu günlerde başucu kitabımız olması gereken meşhur eserinin Önsöz’ünden bir pasajla bitirelim: “Mesele, Umut Etmeyi öğrenmektir. Onun emeği feragat etmez, akamete uğramaya değil başarmaya âşıktır. Korkmanın üzerinde durur Umut, ne onun gibi pasiftir, ne bir Hiçliğe kapanmış. Umudun duyusu kendi içinden çıkar, insanları genişletir, daraltacağına. Doyamaz, insanları içe dönük hedefe yöneltenin, insanların dışa dönük müttefikleri olabileceğini bilmeye. Bu duyunun emeği, kendilerini, bizzat bir parçası oldukları Oluşmakta Olan’a eylemli bir biçimde fırlatan insanlar ister. Kendini sadece pasif biçimde Olan’ın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez. Yaşam endişesine ve korkunun işlerine karşı verilen emek, bunların aslî fâillerine karşı verilen emektir; büyük ölçüde gayet gösterilebilir müsebbiplerdir bunlar ve o emek, dünyaya yardımı olacak şeyi bizzat dünyada arar – bulunabilir bir şeydir bu. Her zaman buna dair ne zengin düşler görüldü, mümkün olabilecek daha iyi yaşama dair düşler.” (Umut İlkesi – I, Ernst Bloch, Çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları)

Umut ilkemizin formulü basit: Haklıyız, kazanacağız! #MutlakaKazanacağız!