Yaşar Kemal ile Tesadüfi Bir Görüşme

Geçen yıl bu zamanlar kaybettiğimiz Yaşar Kemal’in anısında bir ‘anı yazısı.’

İnsan, kendini yadırgadığı yerden yatıştırmaya kalkışır. Herkes kendinin barbarıdır biraz. Hikâyeler geçer bu hayattan, aklımızın ve kalbimizin en derin yırtığında, tozunda vesikalık niyetine durur öyle öyle. Yaşar Kemal’i anlatmasaydım hatıram her gün inciniverirdi diye başladım kalbimin yoklamasından, defter notlarından, mürekkep kirinden.

Canımın havliyle birden kırılıveriyorum; yerlerimin yeri kendini tartaklıyor. Başkasına değil, önce kendine surat asmak vardır. Yutkun yutkun korku oturur da bir türlü atamaz kendini dışarıya. Bu Yaşar Kemal ile bir araya gelip gelmeme korkusudur. Günlerce yaylım yaylım heyecanın titremesiyle yaşadım. Ne var ki, görsem de görmesem de bu içten içe çengel asan, iç duvarlar ören titremenin önüne geçemeyecektim. Öyle de kırgın kırgın derinimin kırbacında hamak hamak sallandı durdu.

Yürüdüm.

Şehrin insan tükürdüğü bu caddeden, doğanın piçi gölgemi kâh önüme, kâh arkama, kâh sağıma, kâh soluma ala ala geçtim. Beyoğlu’na insanlar birer boş kovan gibi dökülüyor. Allah’ım bunca insanı nereden getirip nereye sürüklüyorsun? Caddede birbirlerine çarpa çarpa, bakmış gibi yapanlar niçin yürüyorlar? Yüzler, nefretle bakan, kin, hınç okuyan yüzler. Mahcubiyetin fotoğrafını çizen gözleri bu kalabalıkta bulamazsınız. Milim telaş yok, sallantıda herkes.

Baktım.

Diz boyu korkumun kokusuyla. 11 Mayıs, 2011 yılında Aslı Erdoğan’ın Sait Faik öykü ödülü alacağı bir günde içeriye nasıl gireceğimi düşüncemde yellendirerek bir adım ileri bir adım geri gidip geliyorum kapı ardı, kalabalık caddede. Sağlık sorunları nedeniyle belki de gelmez, demişlerdi de yine de gittim. Hem Yaşar Kemal’i hem de Sait Faik’i bir aranın anında yan yana getiriyorum. Film karesi değil, hayalimin canı. Sonra Yaşar Kemal’in Sait Faik’le Görüşme adlı röportajı o günden bugüne aynı vaziyetiyle geliyor aklımın dalına bucağına. Geçiyor hepsi bir keder harkından:

“Akşamüstleri Tünel’den Taksim’e doğru sol kaldırımdan yürürseniz, gözünüze dalgın, siyah gözlüklü, yüzü kederli ama müthiş kederli –yüzündeki keder besbellidir, elle tutulacak gibi, yüzde donup kalmıştır-, pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış bir adam çarpar. Bu adamın, bu Beyoğlu kalabalığı içinde bir hali vardır ki (daha doğrusu her hali) size bu koskocaman şehirde yalnız, yapyalnız olduğunu söyler. Bu neden böyledir? Orasını kimse de bilmez… Bazı adam vardır, insan yüzünde sırf hınç, kin okur. Bazısında gurur, bazısında neşe, bazısında bayağılık, aşağılık… Bu adamın üstünden başından da yalnızlık akar. Bir de bu adama, Kadıköy iskelesinin kanepelerinden birine oturmuş, heybeli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanımefendileri seyrederken rastlarsınız. Bu adam hikâyeci Sait Faik’tir.”

Tam olarak yazıldığı gibi olmasa da hayal meyal aklımın içinde volta atan bir mahkûm gibi dolaşıyordu. Hayat saniyeliktir; felaketler, sevinçler, ölümler, doğumlar o saniyede gelir. Ben de o saniyenin içinde kendimi içeride buldum. Güvenlik görevlisinin, “buyurun” demesiyle ağzımın kevgirinden geçirmeden gevelediğim “Ödül töreni için gelmiştim” cümlesiyle, göz göze olumsuz kamaşmamız, görevlinin “Davetiyeniz var mı?” sorusuyla bozuluyor. “Hayır” deyip sırtımı dönüp onların bana nasıl baktığını görmeden kendimi dışarı attım. Aklımı kurcalıyorum, “nasıl girebilirim, gidip durumu anlatsam mı…” diyerek oturuyorum kapı dibindeki mermere.

Sait Faik ile Yaşar Kemal yine gelip konuyor aklımı ahdederek:
“‘Ne var ne yok Sait?’ dedim. ‘Hikâye yazıyor musun?’ ‘Yok,’ dedi, ‘yaşıyorum.’
Hüzünlü, ılık, insan sevgisi dolu hikâyelerini Sait yazmaz, yaşar.”

Dur bir aklım, ölümlü dur diyerek, insanlara bakıyorum. Dünyanın pervanesinde dönüyor bunlar, kayış kopsa hepsi yenilmiş pehlivan yüzüyle yerlere düşecekler o biçim. Gelen giden zamanın içinde yolunuza çıkan biri zamanın aksayan yanlarını düzeltir. Omzumda bir el, Yunus’un eli, “içeri almadılar değil mi?” “Evet, almadılar.” Şu mevkiler insana ne kapılar açtırıyor, bir basın kartıyla hayırsızın oğluna bile ulaşabilir insan. Cüzdandan çıkan kart nelere kadirmiş ki asansöre binip salona giriyoruz. Salonda birkaç insan, birbirinden ayrılmış yuvarlak masalar, bir de koşturanlar.

Yaşar Kemal, saçları kıvır kıvır, yanaklarına mevsimlik domates rengi konmuş, kirpikleri yıldız bileyen, zeytinin öteberi rengi hatırına bürünmüş, bir kadının kollarına gire gire ufak adımlarla ve büyük gülücüklerle salona giriyor. Önünde insan alayı. Benim titremem daha geçmiş değil, ödüme sokularak boğazımda birikiyordu. Yunus atıyor kendisini fotoğraf makinesiyle önüne, çekiyor da çekiyor en gülücüklü, en insan sıcağı karelerinden.

Konuşmasını yapmak üzere kürsüye çıkarken yine o kadın Yaşar Kemal’in kolunda. Adımlar pür dikkat olsa ne yazar ki, her an düşecekmiş gibi duruyor. Düşse ne olur ki? Hiçbir şey olmaz, devler de ayaklanır. Kürsüye elini dayayıp başlıyor konuşmaya:

“Sait Faik benim çok yakın arkadaşım, dostumdu. Bir gün bana ölünce eserlerinin değer görmemesinden korktuğunu söyledi. Ben de ona Darüşşafaka’yı anlattım. Görev için Doğu Anadolu’da bulunduğum sırada rahatsızlanmış. Acil olarak onu görmemi istemiş. İstanbul’a döndüm, hastanede yatıyordu. Ziyaretimde Darüşşafaka’yı anlatmamı, annesini ikna etmemi istedi,” dedi.

Konuşması biter bitmez, Aslı Erdoğan’a Sait Faik öykü ödülünü Yaşar Kemal, yüzünden düşmeyen neşesi, insanın incinmesini bile iyileştirecek ince sevinciyle takdim etti. Sonra herkes bir dünyaya çekildi, ama benim kalbim bir ağrıdan öte ağrıyordu. Yaşar Kemal, ard arda dizilmiş sandalyelerden birine oturdu. Yunus, yanına varır varmaz ben de ödümü oracıkta bırakıp vardım yanına. Her cümleden sonra bir kahkaha nöbeti başlıyor durmadan. Açılan ağzından tek tek dizilmiş birer mevlit şekeri gibi öne atlıyor hemencecik dişleri. “Bana bir bardak su verin” diyor.

Adımları bir cenaze seremonisine uygun yavaşlıkla geliyor garson, elinde tepsi, öylece Yaşar Kemal’in yüzüne donmuş bakıyordu. Bu pür dikkat şaşkınlık bir ressamın gözünde bile yoktu. Elini uzattı tepsiye Yaşar Kemal, garson biraz öne eğildi, bardağı aldı, bir yudum aldı, tükürdü beyaz şarabı bardağın içine. “Ula ben su istiyorum, içemiyorum artık bunları” dedi.

Yüzünde en ufak celallenme yok, bir gülüyor, gülüşünü bir çocuktan almışçasına. “Bana kastınız mı var, yasak bana artık bu meret, su getir.” Suyu ağır yudumlarla içip tepsiye koydu. Yunus bir şeyler söylüyor, Yaşar Kemal bir cümle kuruyor, ardından da basıyor kahkahayı inceden, telden. Bir an Kürtçe konuşmaya başladı. Hani insan sarılmak ister, sarılamaz ya onun çöküntüsüyle yıllarca yaşarsın, burada da öyle bir şey koptu. Kendimi önünde yaşlanmış hissettim. Ağrım içimde dertlendi, kilitlerini toprağa gömdü, saldı karanlığına. Onlar Kürtçe konuşurken, hiçbir sebep ve düşünceye bindirmeden “ben de Kürdüm” deyince, kahkahayı yine bastı. Benim yüzüme cümle utanmanın ısısı, kızarıklığı yapıştı. Başını bize doğru kaldırıp “yazacaksanız Kürtçe yazın, yıllarca hep içimizde kaldı, ne yaparsanız yapın Kürtçe yazın,” dedi.

Ruhum yırtıldı da sustum öyle dizlerinin dibinde, şaşkın şaşkın gözlerine baktım. Sanki bu dünyada bir daha devamım olmayacakmış gibi kitapları bir bir çıkardım çantadan. İmzalamaya başladı. Elleri güçsüz, elleri titrek, elleri yılların harcı yorgun, kaydıra kaydıra düşürüyor sözcükleri kitabın sayfasına. Dönüp, “Ben yoruldum, imzamı atayım sen adımı yazarsın,” dedi. “Tamam,” dedim. Ellerine sarılıp, öptüm önce ekmek gibi alnıma koydum. Başımın üzerinde gezdirdi elini, sonra elini omzuma koyarak kalktı. Koluna girdim, gülüyor yine, herkese gülerek sataşıyor, herkes önünde belini kırıveriyor, başlar aşağı, dudaklar sol yanağa doğru tebessüme çıkıveriyor. Bu nasıl bir şen yüz, dünyanın bahtına nasıl da salıyor ırmağını, çayırını, dağını, taşını, toprağını, rengini, umudunu, kaynağını…
İnsan, yaşarken de bir mezarın içinde yaşayabilir. O an dünyanın en güzel mezarındaydım.