Yaktılar Cadının Kulübesini

Ev güzeldi, sevimliydi.
Çekomastik yamaları dahi güzeldi.
Kendi sıcaklığını hissedebildiğin
minik bir dört duvardı.
Korkmadan bakabileceğin,
Çiçekli/perdesiz pencereleri vardı.

Seçilmiş dostlara açılırdı kapısı.
Adi bir anahtarla girebilirdin
Sağlam değildi kilidi.
Ne var ki herkes senin kalbinle düşünmüyor işte!
Bu tacizlere açık demekti

Bir gün kralın kriminalleri
gözüne kestirdi evi…
İşaretlendi!!
Kapıyı yumrukladılar,
sonra tekmelediler tüm güçleriyle
Kapıyı açtı,
açmaz olaydı.
ve cinnet seansı başladı
Kapılar yere serildi.
Pencereler tuzla buz oldu.

Ellerine geçen her şeyi harap ettiler.
Ahşap vitrini ateşe verdiler.
Bıçaklarla duvarlara küfürler yazdılar.
Güzel olan her şeye hasar verene değin
Birer vahşi gibi kasıp kavurdular.

Bu büyük suçtan bu yana,
Evin artık bir ruhu, bir adı yoktu.
Dahası kurban değil, suçluydu.
Masal perdeleri ve penceredeki gür çiçekleriyle.
Fazla süslü, fazla davetkar, fazla kokottu.

Bir erkeği, bir bekçisi
hiç olmadı bir belalısı olsaydı.
Şüphesiz tüm bunlar başına gelmezdi.
İşaretlenmezdi.
Bir maceraperest değil,
Ezgin ve çilekeş bir kadın
olduğu düşünülürdü.

Yoldan geçerken görseniz,
Kalbiniz varsa.
İnanın ağlardınız.
Görüp göreceğiniz,
Talihsizliğin, mutsuzluğun resmidir artık.
Ev artık yalnızdır.
ve kırk kilitle sonsuza değin kapalıdır.

Yoo hayır abartmadım.
Dümdüz anlattım.

*Görsel: Agnès Varda’nın “Yersiz Yurtsuz” (Sans Toi Ni Loi, 1985) filminden bir kare.