Wenda M. Koyuncu ile “Ütopya” Sergisi Üzerine

Artist 2017, sermaye tahakkümüne direnen, üretimini daha geniş ölçekte paylaşmak ve bağımsız bir şekilde sunmak isteyen sanatçıların “merkezden” uzak temsil biçimleriyle çoğullaşan bir etkinlik olma gayesi taşıyor.

Artist 2017/27. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı bu yıl ütopya kavramını merkeze alıyor. “Yok-yer” veya “olmayan yer” anlamına gelen ütopyayı teleolojik bir ‘ideal’ toplum düzeni olarak kavramsallaştırmak yerine, alternatif bir toplumsal hayatı inşa etmek üzere şimdide ortaya konabilecek müdahalelere odaklanıyor. Geçen yıl Umulmadık Topraklar başlığı altında özellikle savaş, göç, mültecilik, kimlik ve aidiyet meselelerini ele alan sergi bu yıl da küresel kapitalizm ve neoliberalizmin yarattığı şiddet, korku ve tahribata itiraz ederek “gerçekçi ütopyalar” kurmanın imkanlarını araştırıyor. 25 serginin yanı sıra paneller, atölyeler, konser ve performanslarla yoğun bir programa sahip olan Artist 2017, kolektif emek ve dayanışmanın ürünü. Bu anlamda Ezgi Bakçay ve Eda Yiğit’in koordinatörlüğünü üstlendiği sergi biçimsel olarak da sözünü söylemiş oluyor.

Artist 2017’de ziyaret edilebilecek “Şimdi Burada” sergisinin küratörü Mahmut Wenda Koyuncu ile Ütopya başlığının tartışmaya açmak istediği meseleleri, ülkenin OHAL ve gidişatını da göz önünde bulundurarak konuştuk.

Wenda, öncelikle senin de sergiye ilişkin üzerinde durduğun, etkinliğin pazarlama ve kâr elde etme kaygısı taşımama durumuyla başlayalım. Uluslararası sanat fuarı denildiğinde, çeşitli ülkelerden galerilerin ve koleksiyonerlerin katılımıyla gerçekleşen ve başarısı satılan işlerle ölçülen etkinlikler geliyor aklıma. 27. Uluslararası Sanat Fuarı/Artist 2017’nin farkı ne? Bülteninde de altı çizildiği gibi, ekonomik ve sembolik kâr amacı taşımamakla kast edilen sergi pratiği neye tekabül ediyor?

Soruna şöyle bir cevap ile başlayayım: Sanatın belli bir zümreye hitap eden kapalı devre çağı çoktan sona erdi. Sanatın erişilebilirliği 19. yüzyıla, hatta geçen yüzyıla oranla inanılmaz arttı. Fuarlar ve bienaller dışında aklımıza neredeyse hiçbir şey gelmeyen bir çağda yaşıyoruz. Ama bu erişilebilirlik meselesi öyle masum bir şey değil, insanlara en azından birer sanat eseri edinebilme imkanı sağlamıyor. Klasik dönemden kalma aristokrasinin yerini almış olan yeni zümreler arasında gidip gelen bir döngü bu aslında. Bu fuarların demokratik etkilerinden bir tanesi, daha geniş kesimlere sanat eserlerini temaşa imkanı sağlaması ki bu zaten Fransız Devrimi’nden bu yana süregelen bir durum. Ancak bu etkinliklerde esas prestij veya başarı, senin de dediğin gibi, ne kadar çok galerinin katılım sağlayıp ne kadar çok eserin yüksek fiyatlara satıldığı ile alakalı. Ziyaretçi sayısından ziyade marketingin ön plana alındığı etkinlikler oldukları tespitinde bulunabiliriz. Dünyada her yıl çok sayıda sanatsal etkinlik ve fuar düzenleniyor. Art Basel ve Art Frieze gibi fuarlar başı çekiyor.  Türkiye’deki izdüşümü olarak da Contemporary İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı’nı düşünebiliriz. Bu fuarlarda, sanatsal üretimin ancak bir kısmını görebiliyoruz ve bu da daha çok marketing ile ilgili. Bir şekilde marketing’e erişimi olan galeri ve sanatçı, sanatsal üretimin genel anlamda ne durumda olduğuyla ilgilenmiyor. Oysa ki sanatsal üretim sahası çok geniş ve piyasa boyutunu ancak bu saha içinde değerlendirebilirsek anlamlı olur. Piyasa itkileri bütün sanatsal alanı kapladığında tehlike büyür ve bağımsız, özgür bir sanat alanından bahsedilemez olur. Bunun aksine, sanatsal üretim alanı piyasayı kapladığında işlerin düzgün yürüdüğünden bahsedilebilir.  Sanatsal üretim çok daha geniş bir alanda cereyan ederken görünürlüğü ya da paylaşımı sınırlı bir alana hapsedilmeye çalışılıyor. Sermaye her yerde kontrolsüz bir güç olduğu gibi burada da bütün kontrolü eline almak için uğraşıyor.

Tüyap’a gelirsek, 27 yıldır süregelen bir fuar. Bu fuarın yukarıda bahsi geçen fuarlar bazında pek kayda değer bir fuar olmadığı iddia edilmiştir. Sanat piyasasında belli güçleri olan bazı galerilerin, koleksiyonerlerin veya sanatçıların pek itibar etmediği bir alan olarak lanse edilmiş durumda. Geçmiş yıllarda kitap fuarının gölgesinde kalmış bir yan etkinlik olarak tanınıyordu. Oysa şu an oluşan şey, bütün bu döngünün dışına bilinçli bir şekilde çıkma gayreti taşıyan, sanatsal üretim ve paylaşımın farklı imkanlarını sınayan eleştirel bir sunumdur. Bu yıl ütopya başlığını taşıyan Artist sergisinin, sanatsal üretimin tek boyutlu bir meta olmadığını, bunun ötesine taşan kavramsal, felsefi, antropolojik ve sosyal uzantıları da olduğunu hatırlatma gayreti taşıyan bir etkinlik olduğunu söyleyebilirim. Sermaye tahakkümüne direnen, üretimini daha geniş ölçekte paylaşmak ve bağımsız bir şekilde sunmak isteyen sanatçıların “merkezden” uzak temsil biçimleriyle çoğullaşan bir etkinlik olma gayesi taşıyor. Bu yüzden adı fuar olsa da doğrudan ticari fuarcılığın refleksleriyle hareket etmeyen bir etkinlikten bahsediyoruz.

Bu yıl gerçekleştirilen 25 sergi ve bir dizi yan etkinlik ütopya kavramına odaklanıyor. Geçen yıl olduğu gibi Tüyap içinde devasa bir alanda yatay bir küratoryal düzenin inşa edildiğini, farklı sanatçıların ve sanatçı inisiyatiflerinin ürettiği işler arasındaki sınırların silindiğini ve kolektif üretim sürecine vurgu yapıldığını görüyoruz. Diğer yandan ziyaretçiyle kurulan ilişkide mesafe yerine ortaklaşma arzusu göze çarpıyor. Örneğin söyleşiler, ziyaretçiyle aynı oturma düzleminde ve etrafı açık bir platform üzerinde yapılıyor.

Tüm bunlar Artist’in hayal ve inşa etmeye çağrı yaptığı ütopyaya dair bize ne anlatmak istiyor? Ütopyayı tarih ötesi bir konumdan kurtarıp içinde bulunduğumuz tarihsel bağlamda kurmak istediğimizde nasıl bir toplumsal hayat tahayyülü ortaya çıkıyor? Bir diğer deyişle, ütopya eti kemiğiyle yaşamakta olan bizler için nedir veya neresidir?

Fuar alanını çok iyi analiz etmişsin. Aslında Tüyap’ta son birkaç yılda birikerek ve gelişerek ortaya çıkan bir süreç var. Ben son iki yıldır oluşan ekiple beraber çalışıyorum. Bu ekipten önce de Tüyap’ta son yıllarda ciddi bir çalışma vardı. Ali Şimşek’in örgütlediği alan belli bir kıpırdanmanın işaretini ve gayretini bize yakından hissettiriyordu. Ancak Ali’den önce de neredeyse yirmi yıldır süren ve büyük ölçüde gelenekselleşmiş pratiğin hakkını vermek gerek. Yılmadan ve pes etmeden sürdürülen bir emek önceden vardı. Sorun olmuyor mu Tüyap`ta, oluyor. Sansür hikayeleri gündeme geldi, geliyor. Ama burada sanatçıların ve düzenleyicilerin mağduriyeti değil, direnmeyi gündeme getirmeleri gerekir. Türkiye gibi bir ortamda olağan hale gelmiş bir resmi refleks sansür meselesi. Neyse bütün bu olumsuzluklara karşı her alanda direnmek gerek.

Biz bahsettiğim birikimin üstüne son iki senedir yatay bir örgütlenme modeli ile katkıda bulunduk. Proje alanı olarak adlandırdığımız alanda, galeri mantığı yerine tek bir sergi havası taşıyan devasa bir sergi yapmaya çalıştık. Bütün bileşenler sürekli bir araya gelip fikir alışverişinde bulundu. Bir kavram veya dert etrafında nasıl bir görsel ve entelektüel etki yaratabileceğine kafa yordu. Türkiye’nin farklı coğrafyalarından ve Türkiye dışından gelen yüzlerce sanatçının yanı sıra onlarca küratör, yazar, akademisyen ve aktivist ile beraber ütopya temasının çeşitli salınımlarını görünür kılma arzusuyla çalıştı. Gerçekçi ütopyalardan kara ütopyalara kadar çeşitli düşünsel ve sanatsal üretim gerçekleşti. Sınırlı bir alanda ve zamanda muazzam bir çokluk oluştu. Alanda bulunan herkesin dayanışmacı heyecanı tam da hayal ettiğimiz ütopik durumun prototipi gibiydi. Aramıza katılan mimar arkadaşların Ütopya fikri etrafında yaptıkları yeni mekan tasarımı sayesinde, sanat alanının katı hiyerarşik düzlemini kırma şansı yakaladık. İç içe geçen, eşit ama özgür bir yapılanma söz konusu oldu. Sanatçılar, akademisyenler ve küratörler arasında çapraz diyaloglar ve yakınlaşmalar, fikir alışverişleri, kimi zaman derin tartışmalar ve alandaki işçilerle temas edip alanı fiziki olarak beraberce inşa etme halleri bizim için bir sanat fuarının sağlayamayacağı bir tecrübe oldu.

Bir diğer önemli nokta ise alana gelen ziyaretçilerin tepkileriydi. Sanat fuarını ziyaret edenlerin büyük çoğunluğu kitap fuarını ziyaret ettikten sonra zamanı ve haberi varsa sanat alanına gelenlerden oluşuyor. Yüz binlerce insanın alana gelmesi ve böyle bir üretim ile karşılaşması önemli pedagojik sonuçlar doğuran bir imkan yaratıyor. Başka sanat alanlarında gözlemlediğimiz hazır bulunma veya tedirginlik halleri burada kendini rastlantısal deneyimlere bırakıyor. Proje alanına gelen izleyici, sokaktan geçer gibi bir meydana geliyor ve o meydanda rastgele bir yere oturup, bir panelin, workshop’un veya performansın katılımcısı durumuna gelebiliyor. Dolayısıyla katılımcılarla izleyiciler birbirlerinden bir şeyler öğreniyor, bu da kimi zaman bir açık akademi halini alabiliyor. Bu durum yaşadığımız sosyopolitik ve kültürel iklim açısından muazzam derecede umut verici.

Küratörlüğünü üstlendiğin “Şimdi Burada” sergisine gelelim. Neoliberal kent politikaları üzerinden işleyen sömürü ve kültürel tahakküm mekanizmalarına dikkat çekiyorsunuz. “Şimdi Burada” ifadesi kent kurgusu ve yaşamına nasıl bir estetik ve politik müdahale öneriyor?

Zihnimizden ütopya sözcüğü geçtiği zaman öncelikle somut olarak bir yer tahayyül ederiz. Bu yer, sözcüğün etimolojik çağrışımından ziyade anlatılardan, romanlardan veya manifestolardan bize miras kalan bir imge olarak inşa edilmiş durumda. Yani ütopya bir ada, bir ülke ya da basitçe bir yer.  Benim örgütlediğim alanın kurgusu da ütopya sözcüğünün bu somut ifadesini esas aldı. Öyküsel bir imge olmaktan ziyade, yer kavramını ironik bir şekilde nasıl yere indirebiliriz sorusuyla çalıştım. Yani bugünün koşulları içinde nasıl kritik edebiliriz bu ‘yer’i? İmgeyi tarihten veya gelecekten çekip bugüne getirmenin yolu nedir diye düşünürken, ‘bugün’den ‘şimdi’ye, ‘yer’den ‘burada’ya geldik. Sonrasında ütopya kavramı Şimdi ve Burada ile serginin kavramsal çerçevesini oluşturdu. Bu çerçeveye ulaşırken Lenin’in Somut Koşulların Somut Tahlili savını tekrar düşündüm. Sergiyi Sovyet Devrimi’nin yüzüncü yılına denk gelen bir tarihte yapıyor oluşumuz da bizi daha dikkatli bir düşünüşe götürüyordu. Lenin’in bu savını o dönemdeki ütopyacı Marksistlere karşı savunmuş olması da başlı başına bir ironiydi bizim için. Şimdi Burada ne yapılmalıydı? Lenin’in bir başka eserinin adının da Çernişevski’ye atıfla Ne Yapmalı? olduğunu da unutmayalım.

Ütopya kavramından süzdüğümüz bir başka nokta ise yine somut bir talebi barındıran Eşitlik ve Özgürlük kavramlarıydı. Dolayısıyla sergiyi “bu yerde, şimdi, özgürlük ve eşitlik adına nasıl bir kritik ortaya koyabilir?” sorusu üzerine inşa etmeye çalıştık. Basit gözlemlerden ve tespitlerden yola çıkarak bir anlatı oluşturmaya yöneldik. Bizi ütopik bir yaşamı düşünmeye iten olgular nelerdir? En başta yaşadığımız yerde güvende değiliz ve hayatın kendisi tamamen tehdit altında.

Şiddet ve tahakkümün türlü biçimleriyle karşı karşıyayız. En basitinden toprak, temiz su, temiz hava hakkımız tehdit altında. Yaşadığımız yerler ya bombaların yağdırılması ya da kent politikalarının düzenbazlığı ile elimizden alınıyor. Kentler geleneksel ve sembolik kodlarından arındırılarak kişiliksiz yapılara evriliyor ve bu esnada finans kapital hepimizi rehin alıyor. Her yerde inşa edilen toplu konutlar, terbiye edilmek üzere içine hapsedildiğimiz kapalı alanlar haline geliyor.

Sergimizdeki işleri de tüm bu olanların altını çizmek ve itirazlarımızı dile getirmek üzerine inşa ettik. İdeolojik ve fiili baskının mekansal kapatılmayla olan ilişkisini görünür kılmaya çalıştık. Mahrem alandan (ev içi) kamusal alan ve mekanlara, oradan da cezalandırma pratiklerinin sergilendiği mekanlara yayılan bir düzenleme formüle ettik. Kadın, çocuk, cinsiyet ve ekoloji gibi meseleleri mekan ve yer üzerinden sorgulamayı denedik.

Son olarak “Şimdi Burada” sanatçılarından Fatoş İrwen’i sormak istiyorum. Bildiğim kadarıyla Fatoş kendisine yöneltilen absürt suçlamalarla ve gizli tanık ifadesiyle 20 Eylül’den beri cezaevinde. Sergiye katılım süreci nasıl gelişti? Şu an serginin gidişatından haberdar olabiliyor mu? Bir de Fatoş İrwen, Zehra Doğan örneklerinden yola çıkarak sorarsak OHAL koşulları altında Türkiye’de radikal demokrasi talep etmenin “gerçekçi olmayan ütopya” arzusu olduğunu mu düşünmek gerekir?

Fatoş’a yöneltilen suçlamaların senin de söylediğin gibi absürdlükten ibaret olması dışında bir şey söyleyemeyeceğim. Zaten basında da defalarca yer aldı. Ancak burada sorun, absürdlüğün Türkiye’de bir kural halini alması ve olağanlaşması. Herkes biliyor ki bugünkü hukuksal zemin OHAL yüzünden mantıklı bir değerlendirmeyi imkansız kılıyor.

5 No’lu, Fatoş İrwen, 2017

Fatoş ulus-ötesi sergilerde yer alan önemli bir sanatçı, cesur ve ilkeli bir tutuma sahip. Maalesef kesinleşmiş bir cezası var ve yaklaşık yirmi ay sevdiklerinden ve bizden alıkonulacak. Sergi fikrini ilk paylaştığım kişiydi kendisi. Yer ve mekan kavramı üzerine diyaloglarımız olmuştu. Sergi üzerine farklı bir tasarım yapma düşüncemiz vardı. Diyarbakır dönüşünün ertesi günü buluşacaktık ki, ben ondan telefon beklerken, bir arkadaş bana kötü haberi verdi.

Yakın dostları olarak onunla temasımızı kesmemeye ve onun için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Fakat çok sınırlı bir çevre Fatoş’la dayanışma gösteriyor. Geçmiş senelerde de 301. Madde gibi hukuk dışı uygulamalara maruz kalan sanatçılar oldu ama kimse pek sesini çıkaramadı. Benzer haksızlıklara uğrayan gazeteciler veya yazarlar için okurları ve dostları basın bildirileri, destek mesajları yayınlarken çağdaş sanat dünyasının bu konularda sağır ve dilsiz kaldığını söylemek gerek.

Absürtlükler kural halini aldığında kimin kapatılacağını Zehra Doğan örneğinden de anlamak mümkün. Zehra’nın resim yapmaya cezaevinde devam etmesi gibi Fatoş da bu sergiye “5 No’lu” isimli işiyle katılıyor. Yani bu iki kadın sanatçıyı kapatarak üretmekten alıkoymak mümkün değildir. Sanırım Dağlarca bir şiirinde şöyle der: “Kapatsanız da beni yüz bin kapı, yüz bin kilit ardına, yazılarım dışarıdadır.” Bu bağlamda demokrasi talebinin “gerçekçi olmayan ütopya” olduğunu düşünmek istemiyor insan. En azından özgürlüğü ve hakları için risk alarak ütopyayı talep etmeye devam edenler olduğu müddetçe.