Varoluşçuluk ve Edip Cansever: “Tragedyalar”

Sıkıntı, uyumsuz, kaygı ve ölüm gibi izleklerin egemen olduğu “Tragedyalar,” esas itibariyle olamamanın tragedyasıdır. Egemen söylem/tanrılar ile hiçlik arasındaki gerilimde kahramanlar, ne söyleme yönelik uymacı bir tavır takınabilirler ne de kendi varoluşlarını anlamlı bir biçimde tanımlayabilirler.

Nietzsche’nin tanrının ölümünü ilanı, modern bireyin trajedisinin en yalın şekilde dile getirilmesi olarak okunabilir. Kadiri mutlak ve her şeyi bilen Tanrı, gittikçe dünyevileşen bir gündelik hayatın modernliğinde kerte kerte yadsınmış ve sessiz sedasız gömülmüştür. Marx’ın ifadesiyle “katı olan her şey buharlaşıp gi[ttiği], kutsal olan her şey dünyevileş[tiği] ve en sonunda insanlar hayatlarının gerçek koşullarıyla ve diğer insanlarla ilişkileriyle… yüzleşmeye zorlan[dığı]” modern hayatta, egemen söylem (eminent discourse) olarak Tanrı, modern öncesi insan için kendini üzerinden tanımlayabildiği bir referans noktası ve edimlerine yön vermesini mümkün kılan teleolojik (erekbilimsel) bir vasıta işlevini göremez hale gelmiştir. (alıntılayan Berman, 2006, s. 35) Dünya-merkezli evren düşüncesinin Galileo ve Kopernik tarafından yadsınmasıyla kendini evrenin rastgele bir köşesinde bulan ve Darwin’le beraber varlıklar zincirindeki ayrıcalıklı konumundan indirilen modern birey, kendisini üzerinden tanımlayabileceği bir orijin noktasının ve eylemlerine bir anlam verebilecek bir büyük anlatının noksanlığında yoksayıcılığın (nihilizm) eşiğine gelmiştir.

Eagleton’ın (2009) tespit ettiği gibi, özellikle 19. Yüzyıl İngiltere’sinde, Tanrı’dan boşalan egemen söylemin üretim süreci, roman tarafından üstlenilmiştir. Modern bireye ne olduğu, nasıl olması ve ne yapması gerektiği, çağın Viktoryen ruhuna uygun olarak dikte edilmiştir. Althusser (1994), eğitim sisteminden medyaya değin uzanan bir yelpazede 20. Yüzyılda da bu egemen söylem/ideoloji üretimin farklı araçlarla nasıl gerçekleştiğini gözler önüne serer. Lakin hiçbir modern anlatı/söylem, modern öncesi Tanrı’nın yaşamın her alanına nüfuz edebilen muktedirliğine ve kalıcılığına sahip değildir. Marx’ın ifadesiyle her şeyin karşıtına gebe olduğu ve yadsıyanın da er geç yadsınacağı kesintisiz bir dönüşüm/salınım halinde ne herhangi bir anlatı kadir-i mutlak olabilir ne de başka bir anlatı tarafından yadsınmaktan kurtulabilir. (Marx & Engels, 1979) Söylemlerin bu iktidarsızlığında, modern bireyin dünyasında (egemen söylemler olarak) birçok tanrı eşzamanlı olarak var olur. Bu tanrıların sunduğu ne, nasıl ve neden sorularının cevaplarıyla yetinmek, modern birey için bir seçenektir; o, neyi neden yaptığını bu tanrıların ‘buyruklarıyla’ ussallaştırır ve bu tanrılar da öldüğünde ivedilikle yenilerini benimser; hayata ve varoluşa yönelik bu tutum, uymacılık (konformizm) olarak tanımlanabilir. Merkezsiz ve amaçsız bir hayatın dehşeti hiçbir zaman tamamıyla yok olmasa ve bir tanrıdan diğerine geçişte kendini sezdirse de uymacılık, ölümün ötelenmesi suretiyle modern hayatın yapısını teşkil edebilir.

Uymacılığa karşıt olarak uyumsuz (absurde) bir tutum; uymacılığın kaçındığı merkezsizliği, amaçsızlığı, anlamsızlığı ve ölümü, özgün (authentic) varoluş için yegâne imkanlar olarak görür. Modern bireyin varoluşunun, varlık ve hiçlik arasında salınan mütemadi ve mükerrer halini imleyen bu varoluşun kökeni, “tanrıların geriye çekildiği, kutsal bir arka planın ya da geleneğin insanın eylemlerinin ölçütünü veremediği bir zamanda, insanın mutlak olanı üstlenmesi ve bunun imkânsız sorumluluğunda dünyayı (her seferinde yeniden) yaratması zorunluluğunun trajik [halidir.]” (Ertuğrul, 2009, s. 80) Uyumsuzluğu benimseyen modern birey, bir yandan bu trajik halin yarattığı varoluşsal kaygıyı (angst) bütün zerrelerine değin hissedecek, öte yandan yine bu gerilim vasıtasıyla kendisine yapıntı tanrılar icat etmeden özgün bir varoluşa muvaffak olabilecektir; Marx’ın her şeyin karşıtına dönüştüğü vurgusu, uyumsuz tutumda alenen görülür: hayat, ölümle; anlam, saçmayla; huzur, sıkıntıyla tesis edilebilir.

Camus (2009), bu uyumsuzluk bağlamında, felsefede gerçekten bir değer taşıyan tek sorunun intihar olduğunu belirttikten sonra, tüm varoluşçu edebi ve felsefi üretimin çerçevesini çizecek şu soruyu sorar: “Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak [mümkün müdür?]” (s. 15) Camus’nün cevabı olumludur, uyumsuzun/saçmanın mevcudiyetinde varoluşa anlamını/biçimini verebilecek olanın varoluşsal bir tutum olduğunu söyler; mutlak bir başkaldırı ve hayır diyebilme iradesi. (Camus, 1995) Bu noktada uyumsuz/saçma, varoluşun önünde bir engel değil, onun önkoşulu haline gelir: “Bilinçle gün ışığına çıkardığımız bu uyumsuzu, uyumsuz olduğunu bile bile, göz önünden uzaklaştırmamak için elimizden gelen her şeyi yapmazsak, bu [hayatı] yaşayamayacağız demektir.” (Camus, 2009, s. 58) Uyumsuz, uyumsuzluğunun farkındalığı ile deneyimlendiğinde (uymacı bir şekilde deneyimlenmesinden farklı olarak) bireyin özgün varoluşuna imkân tanır; nitekim birey, uyumsuz ile kendi tutumu arasındaki diyalektik ilişkide değişken ama tutarlı varoluşunu hem keşif hem de icat eder.

Schopenhauer (2012), varoluşçu felsefenin temel izleklerinden olan sıkıntı hakkında şöyle der: “hayat (…) eğer kendi başına müspet ve gerçek bir değere sahip olmuş olsaydı, can sıkıntısı dediğimiz şey var olamazdı.” (s. 70) Dirlikyapan’ın (2013) da belirttiği gibi Schopenhauer için “gerçek trajedi, (…) varoluşun temelinde yatan suçtan, ilk günahtan kaynaklanır. Bu yüzden insan ancak acı çekerek bu günahtan, kendi bencilliğinden arınabilir.” (s. 95) Bunun yolu ise yaşama iradesinin/istencinin yadsınmasıdır; birey, sıkıntıdan kaçmadığında varoluşun temel birimi olan uyumsuzla/saçmayla yüz yüze gelir ki bu anlamlı bir varoluşa dönük atılan ilk adımdır: “Yani bir şey için mücadele halinde veya zihni bir meşguliyet içerisinde olmayıp da hayatın kendisi üzerine kapaklandığımız zaman, hemen hayatın boşluğu ve değersizliği hissine kapılıveririz; ki biz buna can sıkıntısı diyoruz.” (s. 71) Nasıl ki uyumsuz, varoluşsal bir farkındalıkla deneyimlendiğinde (deneyimin kendisi tarafından) olumlu bir muhtevaya kavuşturuluyorsa, sıkıntı da varoluşsal bir farkındalıkla deneyimlendiğinde bir söylemden/tanrıdan diğerine kesintisiz geçişim sürecini sekteye uğratır ve sıkıntının deneyimleme sürecinde yarattığı “zamansal boşluk,” bireyin ve bireyin ediminin sorgulanmasını mümkün kılar.

Uyumsuzun, sıkıntının hayatın rutininde açtığı boşluk üzerinden deneyimlenmesinin en dolayımsız biçimi, varoluşsal kaygının/korkunun (der angst’ın) vasıtasıyla hiçliğin tecrübesidir; Heidegger’in ifadesiyle: “Hiç köklü açığa çıkmadan kendi olma da özgürlük de yoktur” (alıntılayan Ergenç, 2011, s. 144). Sıkıntının söylemde açtığı gedikten tecrübe edilen uyumsuzun yadsınıp olumlanması ve tekrar yadsınmasının döngüselliğinde, varoluşa tutarlı bir biçim/anlamlı bir tutum atfedebilmek için “[birey] ilk önce burada, şimdi ölmek zorunda[dır.]” (Ergenç, 2011, s. 144) Modern yaşamın diyalektiğinde özgün varoluşun biricik koşulu ise bireyin varoluşunu tekrar tekrar tesis etmesi ve yıkması suretiyle vücut bulan sürekli bir doğum ve ölüm döngüsüdür; “‘Var-olma’ (‘Da-sein’) şu anlama gelir: ‘Hiç’in içine bırakılma.’” (Yavuz, 2005, s. 248)

1960’larda Türkiye edebiyatını toplumcu gerçekçilik ile birlikte en çok besleyen düşünsel/sanatsal akım olan varoluşçuluk; yukarıda kabaca tarif edilmeye çalışılan uyumsuz/saçma, sıkıntı, kaygı ve ölüm gibi izlekleriyle edebiyat yazınını etkilemiştir. Yusuf Atılgan’dan Oğuz Atay’a, Ferit Edgü’den Demir Özlü’ye varoluşçuluğun izlerini sürmek mümkündür. Şiirde ise Asım Bezirci’nin (1996) tespit ettiği gibi: “J. P. Sartre, A. Camus, S. Beckett, E. Ionesco, F. Kafka, S. Kierkegaard gibi Batılı yazarların dilimize çevrilmesi [ile] (…) ikinci Yeni şairler (özellikle E. Cansever ile İ. Berk) bu yazarlardan az çok etkilenirler.” (s. 61) Edip Cansever, varoluşçu bir şair sayılamayacak olsa dahi özellikle Umutsuzlar Parkı, Tragedyalar ve Çağrılmayan Yakup gibi dramatik şiir/dramatik monolog tarzında eserler ürettiği kitaplarda varoluşçu felsefenin/edebiyatın izleklerini sıkça kullanır. (Dirlikyapan, 2013)

Cansever’in, “Evrensel bir kötümserlik midir tragedya? Olumsuzluğun olumluluk karşısındaki utkusu mudur?” sorusunun cevabı saçmanın, sıkıntının, kaygının ve ölümün Cansever’de en billur şekilde irdelendiği eserlerden olan Tragedyalar’daki trajik ve varoluşçu öğelerin incelenmesi suretiyle bu makalenin kalan kısmında cevaplanmaya çalışılacaktır. (alıntılayan Dirlikyapan, 2013, s. 96)

I. Uyumsuz

Cansever’in (2010) Tragedyalar’ının daha ilk dizelerinde tanrı ve ölümle karşılaşırız:

“Çünkü bir bir yıkılmakta açsanız radyoları

Sokaklar, köpekler, tanrının bütün eşyaları” (s. 275)

ve

“Kalırız, kan gibiyiz, donarız bir tanrısalda  

(…)  

Ve donar çılgınlığımız: gemilerde hiçbir kaptan yok

Yok, çünkü denizler kocaman, ölüler büyük” (s. 276)

Tanrının eşyalarının yıkımıyla koro, okuyucuya, içine girdiği dünyanın katı bir dünya olmadığını muştular. Üstelik, yaşamın bir imgesi olarak okunabilecek olan kanın ve çılgınlığın tanrısalda donması, Tanrı’nın alışılageldik olumlu çağrışımlarıyla uyumsuz görünmektedir. Hiçbir kaptanın olmaması ve ölülerin büyük olması ise eşyalarıyla birlikte yıkılıp giden bir tanrının ardında bıraktığı keşmekeşteki bireyin yönsüzlüğünü/ereksizliğini vurgular gibidir. Tanrı’nın eşyaları bir kere yıkıldığında geriye kalan eksik Tanrı imgesi, birey için varoluşsal bir çıkışsızlık anlamına gelir. Onun için artık “Yalnızlık mevsim olur” (s. 276) ve “Bir şeyler eksik kalır usul ve bakır” (s. 277)

Tragedyalar’ın ilk bölümünün sonunda korobaşının “Hepimiz tanrı kaldık, kimse mutluyum demesin” (s. 281) söylemi ise Tanrı’nın ölümüyle bireyin varoluşunu ve edimlerini anlamlandırma yükünün yine bireye kalmasının ezici ağırlığını vurgular. Kişi, ister Nietzsche (1995) gibi bu yükü üst-insana erişmeye yönelik bir imkân isterse Schopenhauer (2012) gibi yazgının karamsar bir tezahürü olarak yorumlasın; yeni ve eğreti bir tanrıya/söyleme teslim olmuyorsa eğer “kaptansız bir gemiye” dönüşen varoluşun trajedisiyle uğraşmak durumundadır. Gülten Akın (1996) bu dize için “I. Tragedya’nın özeti, ötekilerin ilintisidir” (s. 80) der ve tanrı kalma/mutsuzluk söylemini tanrının mutlak yalnızlığının tezahürü olarak okur. Yalnızlık, bu tanrısal mutsuzluğun yalnızca bir veçhesidir oysa; her şeyin yıkılma halinden Tanrı da payını alır ve geriye, Tanrı’nın yalnızlığı paylaşan, fakat onun gibi kadir-i mutlak ve her şeyi bilen olmayan, iktidarsız ve yönsüz trajik birey kalır.

Cansever, bu hali vurgular:

“Bir gün ki tanrısız ve bavullarsız çıkagelmenin

(…)

Hep aynı bir yürekten atılıp yorgun

Doğasız, bungun, bir gidip bir gelmelerin

(…)

Ansızın kurduğumuz bir imge, bir efsanenin

Bizi tam böyle tutan yasalarında…” (s. 279)

Kendi kurduğu efsanenin yasalarına bile tabi olması bağlamında modern bireyin özgün bir varoluşa yeni tanrılar/söylemler/efsaneler yaratarak varamayacağına, ama bir yandan da bungun gidip gelme halinin yarattığı kesif yorgunluktan mütevellit sürdürülemeyeceğine işaret eden bu dizeler, Tragedyalar’ın trajik izleğini gözler önüne serer: uymacılıkla uyumsuzluk, varlıkla hiçlik arasında varoluş kavgasındaki birey; “çağımıza girerdik, kaygan ve boyutsuz bir anlam biçimde” (s. 309) ki bu çağdaki trajedi şöyle dile gelecektir:

“sanırım bir anlamı var: yok gibiyiz hepimiz” (s. 334),

“Öyküsü tanrılardan ve açık denizlerden derlenen

Bu tuhaf akşamları kim çizdi” (s. 308)

ve

“Her yerde yalnız olan

Bir türlü insan vardır” (s. 346)

II. Sıkıntı

Anlamın buharlaştığı ve varoluş zemininin kayganlaştığı böyle bir çağda sıkıntı, bir söylemle/tanrıyla yetinemeyenlere musallat olan hem bir bela hem de bir umuttur. Tragedyalar’da ise sıkıntı, kaçılan bir şey değil, alkolle direnilen ve istenilendir:

“Ve alkol tanrının dengesini yitirdiği

Gibi bir gürültüyle çıtırdıyor

(…)

Dünya bir sıkıntının yönetiminde ve uzun

Herkes biraz içiyor” (s. 320)

Tanrının alkolle dengesini yitirmesi ve tanrının/söylemin bu dengesizliğinde sıkıntının vuku bulması, yırtılan söylemin ardındaki bir özgün varoluş imkanını muştular. Sıkıntı ve alkol rutinde bir çatlak yaratır:

“Sonra herkes içerdi, devinirdi durmadan

(…)

Sıkıntı kımıldardı: saat kaç?

Yörünge bozulurdu” (s. 323)

Tragedyalar’da bu çatlak yayılarak bütün söylemlerin yıkımına ve özgün bir varoluşa sebep olmasa da bu imkanları ima edercesine ululanır:

“Ey alkolden ölenler, büyük ölüler

Ölümle yalnızlık arası

O bilinmez ülkeyi şehvetle tüketenler!” (s. 324)

Akın (1996), Tragedyalar’da “alkol[ün] her şeyi aş[tığı], sil[diği], unuttur[duğu]” tespitini yapar; halbuki sıkıntı, uyumsuzluk ve ölüm hissiyatı neredeyse her daim alkole eşlik etmektedir. (s. 82) Cansever’in (2010) “Ve alkol olmasaydı biz ölümsüz kalırdık / Dayanılmaz acısında bir ölümsüzlüğün / Biz öylece kalırdık” (s. 310) dizelerinden de anlaşıldığı üzere alkol olsa olsa tanrıların, söylemlerin ve rutinlerin boğuculuğunda bir nefes aralığı sunmaktadır; nitekim Tragedyalar’da alkol, ne Nietzsche’nin (2001) vurguladığı Dionysosçu anlamda bir esrikleşerek aşkınlanma aracı olarak tariflenir ne de Camuscü anlamda uyumsuza özgün bir tutum atfetme. Bu bağlamda Dirlikyapan’ın (2013) Tragedyalar’da alkolü “tanrıların tanrısı” olarak tanımlaması isabetlidir zira alkol bir yandan diğer tanrıların/söylemlerin taarruzuna dayanabilmenin vasıtası bir yandan ise özgün bir varoluşa yönelik radikal bir kopuşu öteleyen ve edilgen bir sıkıntıyı yeniden üreten bir engeldir; Tragedyalar’ın dünyasında tanrılar hiyerarşisinde alkol en muktedir olandır ve sıkıntı, varoluşa biçimini verme muktedirliğinden muaf şekilde baki kalır: “Ben demiştim, bir gün canımız sıkılacak / Bu kadar sıkıntının içinde” (s. 342) ve içmek ise “burada çok yeni bir metafizikti / Getiren cehennemini birlikte” (Cansever, 2010, s. 364)

Cansever’in Tragedyalar’ında sıkıntı, uyumsuzun ya farkındalığına varma ya da yaratımıyla deneyimlenir. Sıkıntının yoğunluğunda karakterler uyumsuzu/saçmayı var olamama halinin ağırlığına yönelmiş bir kalkan misali kuşanırlar:

“Armenak [A]: İyisi ne, biliyor musun, bir şakayı tekrarlıyalım

Hey, Diran! Sen kuş olsana gene.” (s. 342)

ve

“Vartuhi [V]: Şapkanı göstersene, şapkanı!

A: Diran, görelim şapkanı!

Diran [D]: Hey, Diran, şapkanı göstersene!

A: Olmadı, eğlenemiyoruz. Stepan [S]!

Katılsana sen de oyuna” (s. 343)

Oğuz Atay’ın eserlerinde de karakterlerin varoluşsal kaygıya verdikleri bir cevap olarak uyumsuz/saçma oyun, Tragedyalar’da hem edilgen bir direniş hem de etkin bir sorgulama biçiminde vuku bulur.

Diran’ın kendisine üçüncü tekil şahısla seslenmesi daha sonra vurgulanacak bir izleği muştular: kimliklerin çözülmesi. Beş karakter de varoluşlarını olumlayamayıp tabiri caiz ise varoluşsal bir arafta sıkışırlar, uyumsuzun tecrübesinde söylem içinde giyindikleri kimlikler birbirine ve nihayetinde yokluğa karışır:

“S: Yok canım, ne kaçırması, Lusin [L] değil ki o!

D: Sen değil miydin, o Lusin’dir diyen az önce

S: O zaman biraz Lusin’di, şimdi değil.” (s. 358)

ve

“D: Hayallah! Unuttum gene Stepan da kim?

V: Adımı söylesinize adımı!

(…)

V: Yeniden tanışalım öyleyse. İşte ben Vartuhi’yim!

D: Sen Vartuhi olunca.. Diran’ım ben de

(…)

S: Tek aday kalıyor Stepan’ın kimliğine” (s. 360)

Karakterlerin kimliklerini ancak birbirlerine referans vererek, birbirlerinin kimliklerini teyit ederek tesis edebilmeleri ve Stepan’ın dağıtılmış kimlikler arasında kendi payına düşene razı olmasıyla Stepan olması; söylem içine sıkışmış varoluşun yani kimliğin uyumsuzluğunu/saçmalığını ve keyfiliğini gösterir. Stepan’ın Stepan olması teleolojik bir sürecin veya Tanrı’nın tasarımının nihayeti değil, Armenak’ın Armenaklığıyla, Diran’ın Diranlığıyla yapıntı bir meşruluk kazanan normatif bir rastgeleliğin ürünüdür. Stepan’ın “Ve herkes [benzer] birbirine, ve herkes birbirine” (s. 356) demesi, özelde Tragedyalar’ın beş karakterinin, genelde ise normlara yaslanarak tariflenmiş her kimliğin özgün varoluş imkanı bağlamındaki nafileliğini imler; birey, kendi varoluşuna özgün bir anlam/tutum veremezse, kendisine atanan keyfi kimliğe hapsolur:

“Bir konyak içer misin? Alıyor, işte Stepan

Adıdır Stepan’nın ‘Bir Konyak İçer Misin’” (s. 370)

Uyumsuz/saçma bireyin kendisinden bağımsız bir şekilde sadece başına gelen bir şey de olabilir Tragedyalar’da. Sıradan bir sabahın anlatıldığı dizelerin ardından ansızın vuku bulabilir söz gelimi:

“Bir kurşun!

Sormayın kendinize: bir vahşet mi bu, değil mi

Düştünüz sırtüstü yere ve işte avlandınız

Sadece avlandınız” (s. 302)

ve

“Ve sakın sormayın işte: bir hesap yanlışlığı mı, değil mi” (Cansever, 2010, s. 301)

III. Kaygı

Camus’nün Yabancı’sını ve Kafka’nın Dava’sını hatırlatan bu dizeler, gündelik hayatın rutininde bireyden bağımsız olarak ansızın meydana gelebilecek yarılmaya işaret eder, varoluşa dair bir kaygının ve tedirginliğin tezahürüdür: kurulan düzen, yaratılmış söylem ansızın yıkılabilir ve birey, hiçlikle baş başa kalabilir. Joseph K. gibi modern birey sürekli bu ihtimalin bilinçdışı tedirginliğinde yaşar:

“Durmadan suçlusunuz / Durmadan suçlusunuz” (s. 299)

Bu bağlamda koronun bu dizeleri, beş karakterin daha önce alıntılanan dizelerinden farklıdır: karakterler bu korkuyu/kaygıyı aşamadıysalar da bilinçli şekilde onunla yaşamaya çalışırlar nitekim Tragedyalar’ın son bölümündeki “Her şey bir hizada kaldı, bütün eşyayı kaldırdılar / O kaldı / Bir o kaldı: gelişen korku / (…) / Gelişen bir korku bu yalnız / Umudu, umutsuzluğu / Bir anlama getiren / Anlamsız bir soy olma korkusu” dizesi bu tespiti destekler. (s. 363) Anlamsız bir soy olma korkusu, varoluşun uyumsuzluğunun tanındığını ve sıkıntısının kabullenildiğini gösterir; her ne kadar Tragedyalar’da bu korku anlamlı bir birey/soy yaratmaya muvaffak olmasa da (belki buna niyetlenmese de) birey artık tanrıların/söylemlerin diyarında değildir:

“Sen, tanrıtanımaz kalabalık, büyük ağlamak

Dengesiz yokluk

Yerini bulamamak. Seni mi, neyi?” (s. 362)

Yoklukla/hiçlikle yüzleşilmiş ama hiçliğin tecrübesinden anlamlı bir varoluş kertilememiştir.

IV. Ölüm

Tragedyalar’da ölüm, Dirlikyapan’ın da (2013) tespit ettiği gibi bir yeniden doğum imkânı olarak tasvir edilir. Ölümsüzlük ise rutinin, tanrıların ve söylemlerin arasında bir sıkışmışlık hali olarak tanımlanıp olumsuz nitelemelerle anılır:

“dayanılmaz acısında bir ölümsüzlüğün

biz öylece kalırdık” (Cansever, 2010, s.310)

Ölüm ise umutla ilişkilendirilir:

“Yılgınız çünkü sen, ey soğumak korkusu

Ey umut, ey beyaz örtülerin tükenmez uzunluğu

Kimse bir gün sana koşmaktan kendini alamaz” (s. 292)

ve

“Ve onlar ceninler gibi orada. Öyle bir rahim çıplaklığına

Uzatılmış bir ışıkla buruşmuşlar gibi

Çok ağır bir tabutu kaldırıyorlar gibi arada

Elleri üzerinde. Ve boşluk yalpalayınca

Ve dünya bir eşya gibi” (s. 317)

Ceninle ölümün “boşluğun yalpalaması” bağlamında beraber betimlenmesi Tragedyalar’daki tekrar eden anka izleğiyle uyumludur:

“Acısından oluşan bir Anka gibi

Ve yakan kendini durmadan” (s. 322),

“Ve Diran bağıran, bağıran bağıran

Bir yok olmak tutkusuyla bağıran

Ki bundan bir daha doğan isterik Diran” (s. 322),

“Yeniden bir doğuşa hazırlanıyoruz demektir” (s. 331)

ve

“S: Belki de bir bilinci yoğunlaştırıyorum böylece

Doğarak acılarıma her an yeniden

Ve kendini kanatan bir bıçak gibi işte” (s. 333)

Schopenhauer’in yaşama iradesini yadsıyarak, Heidegger’in özgün varoluş için ‘sezilmesi’ şart koyarak, Camus ve Sartre’ın bilincin ve anlamın açılmasının zemini olarak görerek öne çıkardığı ölüm; yarattığı kaygı ve sonluluk algısı ile varoluşun itici gücünü teşkil eder ve bu yönüyle Tragedyalar’da ölüm, hem asıl hem de metaforik anlamıyla olumlu bir muhteviyattadır. Vartuhi’nin “Biz ölümsüz aile” (s. 354) diye yakınması tanrılar, söylemler ve kimlikler arasında sıkışmışlığın tezahürüdür; öyle ki ölüm, metaforik anlamıyla söylemin dışına çıkma ve özgün bir varoluş için yegâne imkân ve bilinmeyendir:

“Bir ölüm

Ölümün anlamı ne?” (s. 300)

Özgün bir varoluş için birey her “şimdide” yeniden ölmeli ve “boşluğun yalpalamasından” bir anlam ve tutum kerterek tekrar tekrar doğmalıdır. (Camus, 2009)

Değerlendirme

Sıkıntı, uyumsuz, kaygı ve ölüm gibi izleklerin egemen olduğu Tragedyalar, esas itibariyle olamamanın tragedyasıdır:

“Olmayan insanlarız. Üstelik olmamaya

Tanığız, kararlıyız” (Cansever, 2010, s. 372)

Egemen söylem/tanrılar ile hiçlik arasındaki gerilimde Tragedyalar’ın kahramanları ne söyleme yönelik uymacı bir tavır takınabilirler ne de kendi varoluşlarını anlamlı bir biçimde tanımlayabilirler; Limbo’da kesif bir sıkıntı ve kaygı ile uyumsuzu tecrübe ederler ve ölemedikleri gibi yaşayamazlar da. Bu açıdan Oğuz Atay karakterleri olan Hikmet Benol, Selim Işık ve Turgut Özben ile koşutluk gösterirler; düzene dahil olamadıkları gibi alternatifini kurmaya muktedir değildirler. Atay’la ilgili ikinci bir koşutluk ise tekrar eden İsa simgesidir; Atay’da ironinin hedefi olmayan ve olumlu çağrışımlarla anılan nadir öğelerden olan İsa; Tragedyalar’da da Stepan’la ilişkilendirilen ve tekrar edilen bir izlektir:

“Stepan

Alkolün yaslı çocuğu

Denizden bir İsa gibi kaybolan

Kendi denizlerinde” (s. 370)

ve

“Alkolden bir İsa gibi pencereye gerilmiş

Elleri gökyüzünün katlarında

Ve alkol korumakta onu. Zaman” (s. 340)

Lusin’in tanrıya/söyleme olan inancını yitirmesi ve uyumsuzu-sıkıntıyı deneyimlemeye başlaması ise “tanrıyı” Stepan’da bulmasıyla (ve onunla sevişmek istemesiyle) gerçekleşir:

“(…) Tanrıysa

Yitirdi kesinliğini bir insan kılığında” (s. 328)

İsa’yla Stepan’ın koşutluğu ise Vartuhi’nin Armenak’tan Stepan’a hamile kaldığı gece, Armenak’ın Diran’ın babası sandığı kişiyi öldürmüş olmasıyla sona erer; Stepan’ın döllendiği gün babası birini öldürmüştür. (Dirlikyapan, 2013) İsa’nın kökeni kutsallık, Stepan’ınki ise günahtır; bu bağlamda Tragedyalar, Schopenhauer’in (daha önce değinildiği üzere) gerçek trajediyi ilk günahta ve onun uzantılarında bulmasını koşutlar. Stepan’ın trajedisi ve çıkışsızlığı bu bağlamda Tragedyalar’ın bir bütün olarak resmettiği çıkışsızlığın kendisidir; Camus ve Sartre’ın aksine bir çıkış sunmaz ve Schopenhauer’a yakın bir karamsarlıkla biter: varoluş; bireyin edimlerinden bağımsız bir lanetlenmişlik halidir.

Bu karamsarlık Stepan’ın sözlerinde yankılanır:

“Korkunçtur, bana kalırsa adımıza

Hazırlanmış bir oyun var bizim

Hepimizi yalnız bıraktıkları bir oyun

Ve bilirler, insanlar yalnız kaldıkça

Konuştukları dil de değişir

Sonunda hiç anlaşamazlar. Öyle ki

Bir zaman parçası içinde, bir durumun

Değişmez akışında, tekdüze” (Cansever, 2010, s. 337)

Bu ‘oyun’ varoluşun verili halinden başkası değildir, Atay’ın Tragedyalar’dan yedi yıl sonra betimleyeceği disconnectus erectus’unu anımsatırcasına olmak ile olmamak arasındaki ‘olamamış mahlukatı’ tasvir eder: Atay’da bu mahlukat sadece dili ile değil bütün bedeni ve zihni ile farklılaşarak ayrı bir türe dönüşecektir. Bu türün bir ‘prototipi’ sayılabilecek Stepan olamama halini şu şekilde özetler:

“Bir insan yaşanmamışlığı bulunca

Onu artık hiç kimse anlatamaz

Kalır sonsuz gücünün buyruğunda

Ve bütün kesinliklerin üstünde, yalnız

Dolaşır bir ateşböceği gibi kendi aydınlığında” (s. 340)

Modern bireyin içine atılıverildiği ve kendisinden bağımsız bir “ilk günahın” bedelini ödediği bu Schopenhauervari varolamama hali Tragedyalar’a hakim üst-izlektir; Stepan’ın sözlerinde billurlaşır:

“Duymuyorum ben acılarımı. Ve yitirdim çoktan

Yitirdim bütün karşıtlıkları.

Ne umut

Ne umutsuzluk, ne hiçbir şey

Kurtaramaz varlığımı benim. Ve yoğun bir anlamsızlığın içinde

(…)

Tek çıkar yol yaşamaksa Lusin

Yaşıyorum ben de kaygısız

Değişmez bir anlamsızlığı böylece” (s. 338)

Fakat korobaşı cılız bir biçimde olsa da bir umudun mümkünlüğünü fısıldar:

“Varın, duyurun artık sesinizi

Duyurun acınızdan yeni bir soy yaratmanın

Doyumsuz, sonsuz, o eşsiz görkemini

Daha işiniz bitmedi, öykünüz sona ermedi” (s. 293)

Kaynakça

Akın, G. (1996). Şiir Üzerine Notlar. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Althusser, L. (1994). İdeoloji ve devletin ideolojik aygıtları (Y. Alp & M. Özışık, Çev.) İstanbul: İletişim.

Bezirci, A. (1996). İkinci yeni olayı: eleştirme – örnekleme. İstanbul: Evrensel Kültür.

Berman, M. (2006). Katı olan her şey buharlaşıyor (Ü. Altuğ & B. Peker, Çev.) İstanbul: İletişim.

Camus, A. (1995). Başkaldıran İnsan (T. Yücel, Çev.) İstanbul: Can Yayınları.

Camus, A. (2009). Sisifos söyleni (T. Yücel, Çev.) İstanbul: Can Yayınları.

Cansever, E. (2010). Sonrası kalır 1: bütün şiirleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Dirlikyapan, D. (2013). Ölümü gömdüm, geliyorum: edip cansever şiirinde varolma biçimleri. İstanbul: Metis.

Eagleton, T. (2009). Eleştiri ve ideoloji: marksist edebiyat teorisi üzerine bir çalışma (S. Kılıç, Çev.) İstanbul: İletişim.

Ergenç, A. (2011). “Korkuyu Beklerken”: bir varoluş krizi. Tezgör, H. (Ed.), “Korkuyu Beklerken” gelenler (ss. 141-154). İstanbul: İletişim.

Ertuğrul, S. (2009). Kanundışı: tutunamayanlar. İnci, H. ve Türker, E. (Ed.), Oğuz Atay için: bir sempozyum (ss. 79-88). İstanbul: İletişim.

Marx, K., & Engels, F. (1979). Komünist partisi manifestosu (I. Soner, Çev.) İstanbul : Kaynak Yayınları.

Nietzsche, F. W.(1995). Böyle buyurdu zerdüşt: bir kitap ki herkese göre ve kimseye göre değil (T. Oflazoğlu, Çev.) Bursa: Asa Kitabevi.

Nietzsche, F. W. (2001). Tragedyanın doğuşu (M. Tüzel, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları

Schopenhauer, A. (2012). Hayatın Anlamı (A. Aydoğan, Çev.). İstanbul: Say Yayınları.

Yavuz, H. (2005). Edebiyat ve sanat üzerine yazılar. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Yazı görseli: Carlos Martin