Valerie Solanas’ı Hatırlamak

Eğer Kierkegaard’ınki kurucu bir felsefeyse, Solanas’ınki neden olmasın?

Ayşe Düzkan’ın muhteşem çevirisi ve önsözüyle yayınlanan (önsözlerden nefret eden biri olarak söylüyorum bunu) Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu radikal bir sistem çözümlemesi sunuyor; ikinci dalga feminizmden bağımsız ama bu geçişe işaret eden son derece özgün bir metin ve tekrar tekrar okunmalı.

68 hareketinin doruğuna ulaştığı yıllarda yazılmış olan bu manifesto, hippilere ve dönemin avangardına getirdiği eleştirilerle de karşıt kültürün sisteme içkin oluşunu ifşa ediyor. (Ben de, her ne kadar hippi değil beat kuşağının sesi olsa da hippileri öncelemesi bakımından Jack Kerouac’ın Yolda’sını okurken kendimizi o eril özgür seks ve parti havasına kaptırmak için en azından erkek olmamız gerektiğini düşünüyorum.) Hippilerin komünal yaşayışının ve özgürlüğünün aslında kimin için olduğunu sorguladığımız noktada, Valerie’nin yorumu, hippi komününün yalnızca genişletilmiş bir aile olduğu, komünün kadınların haklarının, mahremiyetlerinin ve akıl sağlıklarının daha geniş biçimde çiğnenmesi anlamına geldiği yönündedir. “Cinsellik kafasızların sığınağıdır” diyen Valerie karşı kültürün yücelttiği seksin altını oyar ve dönemin cinselliği merkeze koyan anlayışıyla dalgasını geçer.

İkinci dalga feminizm iktidar ilişkilerini yapısöküme uğratmak için Freud’un toplumsal cinsiyet teorisinden ilham almıştır fakat bilindiği üzere, Freud’un teorisi aile içindeki rollerin oluşumunu aydınlatırken fallik merkezli olmasıyla kadını erkek için varolan bir nesne konumunda tutar. Valerie’nin manifestoda yaptığı ise bu Freudyen biyolojik determinizmi tersine çevirmektir: yani eril biyolojik olarak belirleyici değil eksiktir ki (Ayşe Düzkan’ın da önsözde belirttiği gibi) bu bilimsel açıdan kanıtlanmıştır, buna göre Y (eril) geni tamamlanmamış bir X (dişi) genidir; yani tamamlanmamış kromozomlar serisidir. Mesele buradan bir pay çıkarmak değil elbette; buradaki mesele, biyolojik determinizme dayalı tüm anlayışların saçmalığını görmek ve Freud’un yanı sıra dünya tarihinin kendiliğinden kadın düşmanı olduğunu, bu durumunsa öğretilmiş ve yaratılmış bir şey olduğunun altını çizmek.

Peki Valerie’yi deli yapan, ona deli olduğunu söyleyen nedir? Biyolojik determinizmi kadınlardan yana kullanması mı? Erkeklerin işe yaramaz olduğunu söylemesi mi? Yoksa Andy Warhol’u öldürmeye kalkışmak mı delilik? Valerie Solanas akıl hastanesine kapatıldıktan sonra gerçekten de bir daha kendini toparlayamıyor. Warhol’u öldürmeye kalkıştığı doğru ama onu sistemin gözünde “deli” yapan şey yalnızca cinayet teşebbüsü değil, belki de deli olduğunun kanıtı olarak görülen o öfkeli ve küfürlü dili ve gerçek anlamda sistem dışı olmasıdır.

Şimdi, tarih boyunca kadınların nasıl hissettiğini ve erkek egemenliğin nasıl olağan kabul edildiğini, nasıl bir kurgunun içinde yaşadığımızı karşılaştırma yoluyla bir kez daha göstermek için erili ötekileştiren Solanas’tan ve tarih boyunca pek çok düşünürün aralıksız yaptığı gibi kadını ötekileştiren Kierkegaard’dan alıntı yapmak istiyorum. Eğer Kierkegaard’ınki kurucu bir felsefeyse, Solanas’ınki neden olmasın?

solanas

Valerie Solanas der ki:

Bütünüyle korkak olan erkek çoğunluğu, kendi içkin zayıflıklarını kadınlara yansıtıp bunları dişi zayıflıklar olarak etiketlendirir ve kendilerinin dişi güçlere sahip olduklarına inanır, bu kadar korkak olmayan birçok filozof, erkeklerdeki eril eksikliklerin varlığıyla yüzleşmiştir ama bunların, yalnızca erkeklerde eksik olduğunu kabullenemezler. O yüzden erkeklerin durumuna insanlık durumu adı verir; kendilerini korkutan hiçlik sorunlarını felsefi bir ikilem gibi sunar ve böylece kendi hayvansılıklarını yükseltir ve böbürlenerek hiçliklerine “Kimlik Sorunu” adını takar ve sonra yine böbürlenerek atıp tutmaya devam ederler, “Bireyin Krizi”, “İnsanın Özü”, “Özü Önceleyen Varoluş”, “İnsanın Varolma Biçimleri”, vb., vb.

Boş zaman erili ürkütür çünkü grotesk benliğiyle yüz yüze gelmek zorunda kalır. İlişki kurmaktan ve sevmekten aciz olan eril çalışmak zorundadır…

Erilin gerçekleştirebileceği herhangi bir gerçek toplumsal devrim mümkün değildir çünkü tepedeki eriller statükonun sürmesini ister ve aşağıdaki erillerin bütün istediği yukarıdaki eril olmaktır

Tamamen cinsel olduğu için akılcı estetik cevaplardan aciz ve bütünüyle maddiyatçı ve obur olan eril, dünyaya “Yüksek Sanat” eziyetini yaptığı yetmezmiş gibi, manzarasız şehirlerini, (içi ve dışı) çirkin binalarla, çirkin dekorlarla, reklam panolarıyla, otobanlar, arabalar, çöp kamyonları ve en önemlisi kendi kokuşmuş benliğiyle süslemiştir.

Kadınlar üzerine ‘konuşan’ filozoflar:

Erkeklere seslenen felsefe, bin yıllardır Platon ve Aristo’ya yaslanarak rahatlıkla kadın düşmanlığı yapmaktadır. Varoluşçu felsefenin kurucusu sayılabilecek Kierkegaard da bu geleneği sürdürmektedir (neyse ki kendisinin asla tahmin edemeyeceği biçimde Varoluşçu Feminizme katkı yapacaktır).

“Kadınlar Üzerine” metninde Kierkegaard mizahi bir dille bir Don Juan’ın, bir terzinin ve bir felsefecinin (kim acaba?) kadınlar üzerine görüşlerini ele alır:

Ben de kadınlara çok kafa yordum ve hangi kategoride olduklarının sırrına erdim; ben de aradım ama buldum da, şimdi size nakledeceğim emsalsiz bir keşif yaptım. Kadın hakkıyla ancak latife kategorisi altında değerlendirilir. Mutlak olmak mutlak biçimde hareket etmek mutlaklığı ifade etmek erkeğin rolüdür; kadın varlığını ilişkilerde bulur.

…anlayın Aristoteles’i. Haklı olarak kadının trajedide iyi kullanılamayacağını söylüyor. Bu gerçekten de çok açık, kadının yeri acıklı ve ciddi divertissement’dır (antrakt gösterisi) yarım saatlik bir farstır, beş perdelik bir drama değil.

Kadın güzel ve sevimlidir estetik açıdan bunu kimse inkar edemez, fakat sık sık söylendiği için ben de söyleyeceğim: durup beklememek gerek, ileri gitmeli. Yani ona etik açıdan bakın, o zaman latifeye dönüşür. Hatta Platon ve Aristoteles de kadının tamamlanmamış bir form olduğunu söylüyor, yani irrasyonel bir nicelik ki belki bir ara daha iyi bir varoluşta tekrar erkek formuna getirilebilir…

Öfke üzerine:
Solanas deyince meşru müdafaayla kocalarını ya da tacizcilerini öldüren kadınları anmadan geçmek mümkün değil. Erkek Doğrama Cemiyeti, aka SCUM mizahtır belki ama eril şiddetten kurtuluşu vadeder. İktidarın, kurumların, toplumun desteğini alan erkeklerin işlediği kadın cinayetlerinin yanında kadınların eril şiddet karşısında meşru müdafaa haklarını kullanmasının marjinal kabul edildiği bir sitemde eril şiddetten kurtuluşu erile karşı şiddette bulan Solanas’ın deli ilan edilmesi de hiç şaşırtıcı değil.

Yine de Manifesto şiddete karşı şiddet olarak görülmemeli. Manifestoyu okurken ister istemez kadınlar olarak hepimizin içindeki, yanlış bir hayatı yaşamaya çalışmanın ve direnmenin haklı öfkesi patlayacaktır. Bence bu performatif bir okuma olmalı ve okuyan kadın yüzleştiği öfkesine sahip çıkmalı. Amaç şiddetin meşrulaşması değil, anlaşılması olmalı. Erkekler içinse insanlık durumunun eril merkezli yorumlarının tek yönlülüğünün ve saçmalığını görmek bakımından aydınlatıcı bir deneyim olabilir.

Elbette erkekleri doğrama cemiyeti manifestosunu uygulamak falan gerekmiyor ama anlamak son derece önemli.

Ama yine de, son olarak:

Dear past, thanks for all the lessons..