Haldun Taner’i Takdimimdir

Çocukken ihtiyarlardan sever, gidip yanlarına sokulurdum. Yakın çevrem tarafından uyarılırdım. İhtiyarladım, bu defa, çocuklardan seviyorum, yine yakın çevrem tarafından uyarılıyorum. Davranışlarım yanlış anlaşılırmış! Yetişkinleri ben hiç sevmedim. Belki, bu yüzden yazarlara yaklaştım: Aynı anda hem çok çocuk hem de çok ihtiyardılar.

Uvertür

Çocukken ihtiyarlardan sever, gidip yanlarına sokulurdum. Yakın çevrem tarafından uyarılırdım. İhtiyarladım, bu defa, çocuklardan seviyorum, yine yakın çevrem tarafından uyarılıyorum. Davranışlarım yanlış anlaşılırmış! Yetişkinleri ben hiç sevmedim. Belki, bu yüzden yazarlara yaklaştım: Aynı anda hem çok çocuk hem de çok ihtiyardılar.

Onların cismani varlıkları herkesinkine benzemesine rağmen canlılık titreşimlerinde tekinsiz  bir şey vardı. Her biri kendi bedenindeydi fakat dünyayı, günlük hayatı, insanları, fikirleri ve hayalleri sanki görünmez-soyut bir makasla kesip biçerek kendilerine ait biçimler ve anlamlar üretiyorlardı. Bu tuhaf yaratıkların maketlerine dokuz yaşında müthiş merak saldım.

Bugünkü yaşıma kadar yüzlerce yazar tanıdım, dünyanın binbir halini gördüm, binlerce kitap okudum. Yanılmamıştım, yazarların sahtesi ve sahicisi oluyordu. Ayırt etmek, akıl yordamıyla tecrübe işiydi. Sahte yazar sahte okur türetiyordu. Sahte yazarı okurlarından tanırım ben; kitapları fiyaka yapmak, şişinmek, düşüklerini yükseltmek için ellerinde tutarlar. Pozcudurlar, kendi aralarında kitabın içini değil dışını konuşurlar. Neyse ne, geçimlikleri bol olsun!

Yazarların zamansallığı okurun zihninde düşünülmedikçe muğlak zamansallıktır. Hayat aktüellikten, gün içinde yaşananlardan ibaret değildir. Kuşkulanmak düşünmekse, her yere bakmak da direnmektir. Hayatımı ben mi yapacağım yoksa bana sorulmadan yapılmış ve önüme sürülmüş bir hayatı mı ömür boyu kullanacağım? Şanslıydım çünkü kendi oyunlarını kuran ve yaptıkları maketlerin içinde yaşamayı tercih eden yazarlarla tanıştım. Kütüphane görevlisi olarak çalıştığım yıllarda da oyuncakçı dükkânına bırakılmış, pan flüt çalan, keçi sakallı inatçı bir oyuncuydum.

 

O halde titreşsin çıngıraklar, kalksın perde, çevrilsin belleğin sayfaları…

 

Haldun Taner’i Takdimimdir

 

Haldun Taner’i İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde tanıdım. Tiyatro derslerine geliyordu. Benim hocam değildi ama filolojideki ve felsefedeki dersleri kırıp, üniversite kantininin kızlı erkekli muhteşem atmosferini boşlayarak onun derslerine giriyordum. Takiyeddin Mengüşoğlu, Nermi Uygur, Macit Gökberk ve Haldun Taner kültür alanımın seçkin kişileriydiler. 60’lı yılların sol tandansında öğrenciler tarafından pek beğenilmez, irili ufaklı siyasi eleştiri oklarına hedef olurlardı. O öğrenciler orkestra müziği dinlemez, bağlama çalar, iç geçirdikleri kızlara “Bacı” derlerdi. Yanılmıyorsam, Murat Belge asistandı, günün şehir kökenli genç üniversite kızları onun koridorlarında turnike yaparlardı. Bu kızlar ilerleyen yıllarda birer kovboy bulup, okyanusu beyaz yeleli aygırların üstünde aşarak Amerika’ya varmayı denediler. Hepimiz yirmili yaşlardaydık. Bazı büyüklerimizi beğeniyorduk ama bu büyüklük bende otorite kırıcılığı coşturuyordu. Büyükseler niçin büyüktüler? Kendi maketlerinin-yapıtlarının içine nasıl sığışabiliyorlardı? Yani, bir maket, sahici kocaman dünyaya nasıl kafa tutabiliyordu? Sorunun cevabını Haldun Taner verdi: Antik çağlardan günümüze bütün tiyatro tarihini anlattı.

Koltuğunun altındaki dosyalarla birlikte Grundig marka ağır teybini taşıdı dersliğe;  işportacıların  müşteriyi hangi ses nüansıyla, hangi şiveyle çağırdıklarını uzun uzadıya dinletti. Demek ki sokak, ses, diyalog ve sahne dünyayı açıklayıp yorumlayabilmenin bir yoluydu. 300 metre ötede, Hukuk Fakültesi’nin bahçesinde öğrenciler toplanmış, karşıt gruplar oluşturmuş, birbirlerine karşı slogan atıyorlardı. Bacım dedikleri kızlar, telin ettikleri Amerika’ya kaçmışlardı.

Film şeridini azıcık -birkaç yıl- ileriye alırsam; Gazetecilik Okulu’nda Fahrettin Kerim Gökay, Efkârı Umumiye dersinde sosyal psikoloji anlatıyor, sıra Freud’a gelince -sevmezmiş- dersi asistanına bırakıyor. Sulhi Dönmezer kitabının fasiküllerini parçalamış, Basın Hukuku anlatıyor. Sait Faik’in, Orhan Kemal’in ve Kemal Tahir’in yakın arkadaşı eleştirmen Tahir Alangu, Yazı Türleri dersinin sonunda beni yanına çağırıyor, “Hikâye yazıyormuşsun, baban zengin mi?” diye soruyor. Hayret! Aynı soru, Hamburg Üniversitesi Felsefe Bölümü doçentinde de var. Daha açıklamalı soruyor; zenginler sanatla ilgilenir, fakirler tıp mühendislik gibi meslekleri seçermiş. Alman doçent, Macit Gökberk’in ‘Felsefe Tarihi’ adlı kitabını felsefe tarihi olarak kabul etmiyor. Zaten, benim Hamburg Üniversitesi’nde misafir öğrenciliğime, Türkiye’de lise bitirdiğim için değil İstanbul’daki Avusturya Lisesi’nde öğrenciliğimden dolayı onay veriyorlar. Gazetecilik Okulu Fındıkzade’de paralı, derme çatma bir okuldu. Okul sevmeyenlerin, bir işte çalışanların ya da bir diploma edinmek isteyenlerin okuluydu. Arada bir uğranılır, sınavlara girilirdi.

Tahir Alangu tahta çubukla sigara içer, zarif hareketlerle parmaklarını kullanır, ince bıyığının kenarlarında sigara dumanı, yasaklı birkaç konu dışında edebiyata dair çok şey konuşurdu; Sait Faik’in sinema salonunda yer gösterici Ermeni madam K’ya aşkını, küçük oğlan çocuklarına olan gizli düşkünlüğünü ondan duymuştum. Hoca, Doğu-Batı sentezinde Doğu’dan yana ağır basardı. Hep merak ettim, soramadım; Sabahattin Ali ile Sait Faik birbirleri hakkında acaba ne düşünürlerdi? Tahir Hoca’ya en son Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’nda kitap karıştırırken rastladım. Neyse ki, o alaycı açık sözlülüğüyle, yazarların para durumuyla edebiyatları arasında ilişki kurmadı. Elif Kitapevi’nin önünde Arslan Kaynardağ ikimize de laf yetiştiriyor; hocası, öğrencisi, kitapçısı gülüşüyor, ince ince yağmur çiseliyordu.

 

Yıl 1969. Haldun Taner, Piscator’u anlatıyor. Tiyatroya yeni anlayış getirmiş, devrimci anlayışla proletaryaya oynamak istiyormuş. Ama Amerika’ya yaptığı geziden dönünce devrimci anlayış haricinde kolay, rahat oyunları sahnelemeye başlamış… Üniversite öğrencileri boykottalar. Derslikler boş. Haldun Taner derse gelir mi? İyi, bilgili, donanımlı, düzgün konuşan herhangi bir kimseyi dinlemeliyim bugün. Konusu önemli değil. Fellini, entelektüel diye adlandırılan kişiler beni sıkıyor demiş. Onlar her şeyi belirli anlamda adlandırmak istiyorlar. Hayatı festival olarak görmek! Akdeniz karakteri… Sıraselviler Caddesi’nde küçük bir salon. Kabare Tiyatrosu kurulmuş. Gergedan oynanacak. Haldun Taner duvar kenarındaki küçük masada dalmış, dura dura yazıyor. Bir söylenti mi yoksa bulaşıcı bir hastalık mı Gergedan? İnsanların gergedanlaşmaları ilkin bozgun, sonra herkesi içine alan salgın. Boynuzların çıkması, giderek manevi değişmeyi oluşturuyor. Bataklıklarda yaşar gergedanlar. Fakat gergedanlaşan insanlar şehirlerde yığın halini alıyorlar. Sokak başındaki kestaneciden mantıkçıya, küçük memurdan hukuk doktorlarına dek herkes gergedanlaşmıştır… Haldun Taner yine bıyık bırakmış. Resim gibi. Uzakdoğu tiyatrosunu anlatıyor.

Tahir Alangu ve Haldun Taner babamla birer yıl farkla (1915–1916) yaşıttılar; İstanbul doğumluydular; edebiyata, gölge oyunlarına, folklora, masallara meraklıydılar; her biri birbirinden  farklı karakter ve insan tipleriydi. İstanbul’un farklı sosyal, kültürel ve gelir gruplarından geliyorlardı. Giyinişleri, davranışları , ilgi duydukları konulara bakış tarzları da farklıydı. Tahir Alangu konuşmaya, hınzır gülümseyişiyle sohbete açıktı. Haldun Taner ise Avrupai, şık, özenli giyimiyle, uzun boyu, yakışıklılığıyla, bohem ile Alman prensi karışımı edasıyla kendisini dışarıda tutardı. Hikâyeleri, oyunları da öyleydi; ilgisini, dikkatini, ince zekâsını, Batılı disiplinlere dayalı görgüsünü ve birikimini Türkiye atmosferine uydurur ama sanki kendisini ortaya koyduğu şeyden uzaklaştırırdı. Bu, belki mizahtı; Tahir Alangu’nun romanını yazdığı Ömer Seyfettin’inin ‘Efruz Beyi’ gibi?. Ya da Brecht tavrı.

İtiraf ediyorum: Beni oyuna sürükleyen oyuncaklarımı, sonunda kırmadan, parçalamadan, içlerini incelemeden, nasıl çalıştıklarını bulgulamadan rahat etmezdim. Babam uzun süren dargınlık aylarından sonra, satın aldığı kitapları masama bırakır, odasına döner, teşekkür ederken barışmam için odasına gitmemi beklerdi. Netameli baba kavramı isyan duygularımı arttırıyordu. Sartre’ın “İyi baba yoktur” sözü düşündürtücüydü. Ne o beni, ne de ben onu seçmiştim. Baba dışarıdaysa pekâlâ Tanrı da dışarıda kalabilirdi. Şahsi tarihim boyunca bütün insanlar hem içimde olabilir hem de dışımda kalabilirlerdi. Brecht de, Haldun Taner de aktüalite ve toplumsal tarih dozu bazen çok bazen az siyasi oyunlar kurmuş, oyuna oyuncu olarak seyircileri katmış ama kendileri sahnenin en uzağındaki koltuklara oturmuşlardı. Aradan yıllar geçti. Bak işte! Son görüşüm. Haldun Taner ile Öymen Kardeşler Bostancı’dan Adalar’a gidiyorlar. Yanımda Salâh Birsel. Seslenmek ayıp olur! Ayrıca… Yüz hafızasından bulup beni çıkaramamasından doğal ne olabilir ki…

Bostancı İstasyonu’ndan iskeleye inen, ağaçların gölgelediği sokakta sağlı sollu kahvehaneler dizilmişti, sokağı bitirdiğinde denize varılırdı. Sahil yolu yoktu. Kayaların üstüne tahtadan gazino kurulmuştu. Salâh Birsel’le o sokakta buluşurdum. Evinde kırk adım yürürdü, sokakta da adımlarını sayardı. Yusuf Atılgan sağlığı için içki sofrasında sarımsaktan nasıl medet umarsa, Salâh Birsel de attığı adımlara kırmızı kurdele bağlamıştı. Adım ölçer keşfedilmemişti. Sokak adlarını kafasında listelerken bu adımları nasıl sayabildiğini çözememiştim. Yandan sarkıttığı çantasında her tür ihtiyaç maddesini eksik etmezdi. Çantasından çıkardığı kitaplarından birini 100 bin sevgiyle imzalayıp bana verirdi. Baba kitaplara hastalığımı bilir, tedavimi tez elden sağlardı. Ben de yerler ve gökler adına babayı tepelere çıkarır, ayarı ince şaklabanlıklar yapardım. Onunla buluşmak içimi açar, gazetedeki cahil sürüsünü unutur, neşelenirdim. Sahil yolu inşaatı başlayınca istasyonun arkasındaki çay bahçesine çekilmiştik. Kafamıza ağaçlardan kestaneler, kozalaklar düşerdi. İstasyon kalabalığını seyrederken edebiyata dair konuşmalar hız kazanır, gizli saklı konuların kapakları açılırdı. Ben ne kadar yaş baş demeden kafama estiği gibi pervasız sorarsam Salâh Bey de o kadar fısıldayarak cevap verirdi. Kelebek ağıyla sözcük avcılığına dolaşan Salâh Bey, sadece edebiyatın ustası değil edebiyata at koşturanların, kuş uçuranların, bayat leblebiyi sakız gibi çiğneyenlerin arasındaki ilişkilerde de bilge bir beyefendi idi. İçten içe herkesin edebiyat çapını, kaç metelik ettiğini söyler, gene de en yüksek puanı kendisine ayırırdı. Şiirine, şairliğe verdiği paye yaldızlıydı. Cemal Süreya gibi, kendisini üste koysunlar diye, tirit suya edebiyat kaşıklayanları çevresine toplamaz, gelen ağam giden paşam demezdi. Akıl adamıydı. Gözkapakları cingözlerinin yarısında, burnu kılıç oyununda, “Yaşayan görür Barlas, hele bekle” derdi. Günlüğüne Ters Adam’dan iki üç cümle almış, “teveccüh” göstermiş, büyük jüri sesiyle okumuştu bu cümleleri bana. Böylece, Salâh Bey Tarihi’ne girdiğimi müjdelemişti. Şifahi övgülerin yazıya kaydedilmediği dönemlerdi. Çok kıymetliydi. Kimse kendisine ait övgü miktarını bir başkasıyla paylaşmazdı. Yazarlar pazarda kurulu işporta tezgâhlarından kıt kanaat geçiniyorlardı.

Salâh Bey’in dediği, kendisinin, Dört Köşeli Üçgen’i, Melih Cevdet’in Gizli Emir’i ve bizim Ters Adam yegâne düşünce romanlarıydı. Salâh Bey’le birlikte, çağrıldığım imza günlerine giderdim. Hep saatinden önce gitmek ister, fazladan imzalayacağı birkaç kitabı kâr sayardı. Salâh Bey kitaplarını imzalar durur; ben sandalyemde oturur, kalabalığı seyrederdim. Yaşı yaşımdan büyük bir hikâyeci, Yazko Edebiyat’ta yayımlanan “Cevat Şakir ile Halikarnas Balıkçısı” adlı yazımdan sonra beni kenara çekmiş, edebiyat dünyamızın yazılı olmayan kurallarını çiğnememem gerektiğini, aksi takdirde dışlanacağımı söylemişti. Genç ve toydum, kibarca uyarılıyordum. Oysa, o görevlendirilmiş grup, önceki yıllarda yaşayan Oğuz Atay’ın hakkında da, ne lehte ne aleyhte tek satır yazmamak üzere söz birliği etmişti. Kuralı, Cevat Şakir’in babasını karısıyla düzüşürken yakalayıp öldürdüğünü yazmakla bozmuştum. Al işte! Bozmaksa bugün de bozuyorum. Çok umurumdaydınız!

Mesela, ben, Orhan Veli niçin büyük şair de Edip Cansever en büyük şair değil anlamamışımdır. Nâzım Hikmet’in komünistliği kazındıktan sonra niçin Türkiye’de benimsendiğini -tanınır kılındığını- kitleleştirildiğini anladımsa eğer, Büyük Edebiyat Piyasası Şefi’nin yönetim düsturunu da anlamışımdır belki. Asım Bezirci’yle belediye otobüsüne binmiş Kadıköy’e giderken, merkez yönetim kadrosunun isimlerini tek tek saymış, yönetim yerini söylemiş, sonra, bu alelacele ifşaatına kısa boyu hızlı adımlarıyla bir paranoya havası vererek kaçmıştı yanımdan. Çocuk ve Allah kitabını hayranlıkla okuduğum Fazıl Hüsnü Dağlarca daha da ileri gitmiş, sonra, röportajda söylediklerinden korkmuş, pişman olmuş, eğer röportajı herhangi bir yerde yayımlarsam Nadir Nadi’nin emriyle işten kovulacağımı söyletmişti yarım yüzyıllık gazete çalışanı Sami Karaören’e. Derim ki, bizim nesil, birkaç nesil önceki yazar ve şairlerden erdem dersi alamamıştır. Tedrisat boş geçmiştir. Bizim ve bizden sonraki nesil edebiyatçılarının kişilikleri, fikriyatı ve edebiyatları bu yüzden tutarsız, çelişkili, iskeletsiz ve satıcıdır, satarlar; bebelerini cami önüne bırakmadılarsa, gidip bakın, bebeleri hâlâ merkezi yönetim binasında damızlık olarak yetiştirilmektedir.

Perşembe Toplantıları’nın totemi Salâh Bey’di; perşembe günü, haftalık izin günüme denk getirilmiş, izin günümün değiştirilmemesi için gazetenin düzeltme servisinin bir mobing-yıldırma icraatçısı olan gariban taşra çocuğu Refik Durbaş, galiba Salâh Birsel tarafından tembihlenmişti. Durbaş’ın yazdığı sol şiir dizeleri ve arabeskin ön habercisi aşk-sevgi laflarıyla gün içindeki kişisel refleksleri taban tabana zıttı. Salâh Bey sayesinde, onun yaşıtı edebiyatçıları tanıma fırsatı edinmiştim. Toplantıya çok ender katılsa da, benim favori ismim, Sabahattin Kudret Aksal’dı; köylü kasketiyle çay bahçesine gelir, susar, konuştuğunda topluluğun en anlamlı, en derin konuşmasını yapar, aniden herkesten sıkılır, kalkar gider, sonra tekrar gelirdi. Edindiği kültürü sindirmiş, kendisiyle, kişisel düşünüşüyle üste taşımış, çapı büyük bir huzursuz ruhtu. Okunmamasını eksiklik sayarım. İnsan sinek hafızalıdır, şimdi hatırlar, şimdi unutur.

Türkçede “çene çalmak” deyişi orta kalınlıktaki kitap yoğunluğundadır. Çalınan nedir? Başkalarının ağzı mı, sözcükleri mi; yoksa birlikte olunan kimselerden ortaklaşa oluşan müzikalite mi? Gogol’un Ölü Canlar’ı değil, Diri Canlar’ıdır sizlere dinletilen. Bilirsiniz; gençler sevişir, ihtiyarların çenesi düşer. Bana müsaade! Cihangir yolundaki Sinematek’e Visconti filmi Leopar’ı seyretmeye gideceğim. Onat Kutlar ön konuşma yapacak. Bir dakika! Her eksik anlatma yalan barındırır. Az sonra Sinematek’e gideceğim ama sırf Visconti’nin yüzü hürmetine değil; Harbiye’deki mankenlik okulu LCC’den o abide güzeli kızı da görmüş olacağım. Yaşım otuza geldiğinde akıllanırım herhalde. Siz, gene de buna pek güvenmeyin! Planımda sabaha kadar Pasaj’da arkadaşlarımla içmek, otuz beşimde ölmek var.