Umut ve Felaket

Ernst Bloch Umut İlkesi’nde uzun uzun anlatır; bilgi her daim umudun hizmetindedir, umut diğer bütün duygulardan daha güçlüdür

“gülü çiğdemi filan bırak
sardunyayı karidesi filan bırak
acıyı ve ölümleri bırak
oy pusulalarını ve seçimleri bırak
evet
seçimleri özellikle bırak
çünkü açlık çoğunluktadır”
Turgut Uyar

Çıplak Ayaklar Kumpanyası bu ülkenin başına gelen iyi şeylerden biridir. Kapısından içeri girdiğinizde turuncu bir afişin üzerinde renkli ve büyük harflerle “Umutsuzluğa Alışma” yazar, bir düş ülkesinin peşinden koşar durur insanlar. Bugünlerde bakmayı en sevdiğim karelerden biri bu yukarıda gördüğünüz fotoğraf. İnsanların arasında meczup misali dolaşarak atmak istediğim tek slogan da bu. Umutsuzluğa alışmayın, biz gitmeyeceğiz..

Bir kısım “azınlıklar” olarak heveslerimizin kursaklarımıza dizildiği son bir kaç ayın insanların halet-i ruhiyelerine etkisi yadsınamaz bir biçimde sokakta, hayatımızın tam ortasında, göz bebeklerimizde… Zorumuza gitmeye başladı gidenler. Gündelik hayatın sıkıntıları arasında düşündüğümüzü dilimize döktüğümüz zaman başımıza gelebilecek şeylerden birbirimizi sakınır olduk. Aklımızı yitirmemek adına yanımızdakine her zamankinden daha çok sarılma arzusuyla dolup taşıyoruz. Diyarbakır, Suruç, Ankara… Her defasında ateşin etrafında kaldık. Listelerde tanıdığımız insanlar olup olmadığına bakarken bulduk kendimizi. Bizimkiler iyi diye saniyelik sevinmelerin ardından, giden herkes bizim, elini sıkamadığımız, yeryüzünde zamanımızın denk gelmediği, aslında tanıdığımız insanlar diye iç geçirip sevincimizden utandık. Ağrımıza gitti, gidiyor, daha da gidecek.

Peki bütün bu felaketlerin orta yerinde nasıl oluyor da ayakta durabiliyor, umut ve umutsuzluk arasında koşar adım arşınladığımız yolda nasıl kendimize bir nebze derman buluyoruz? Biraz bizi biz yapan insanlarla birbirimizi sırtlanarak, biraz edebiyata sığınarak, şarkılar türküler mırıldanarak, öfkemizi ve hüznümüzü ezberden bildiğimiz şiirlere yaslayarak duruyoruz. Felaket edebiyatının karanlık tarihinde kendimize küçücük bir yer buluyoruz.

Marc Nichanian’ın Edebiyat ve Felaket’te edebiyat ile felaket arasında kurduğu ilişkiyi okurken, son yıllarda yaşadığımız felaketleri tasvir eden köşe yazıları -iç dökümleri- geliyor aklıma. Zaten yaşadığımız hayat bize sonsuz derecede dayanılmaz gelirken yazdığımız yazılara nakşettiğimiz kocaman duygulardan ve onların ağırlığının altında kalmaktan ayrıca yorulduğumu fark ediyorum… Ben artık böyle yazıları okumuyorum. Ali Kitapçı’nın eşi Emel Kitapçı’nın fotoğrafı geliyor gözümün önüne… Emel Kitapçı’nın yüz ifadesi memleket tarihini bir kalemde özetliyor. Bu ifade karşısında bütün kelimeler anlamsızlaşıyor. Birbirimizi kelimelerle ağlatmaya çalışmanın ne kadar büyük bir umutsuzluk işareti olduğunu, umutsuzluğun kendimize ve kaybettiğimiz canlara yaptığımız büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum durmadan.

1980 darbesini anlatan romanları okur, filmleri seyrederken de ağlıyoruz. Hep aynı dünya dönüyor diyor, iç geçiriyoruz. Yepyeni beddualar icat ediyoruz. Peki gündelik hayat bu denli büyük bir kederi taşımaya muktedir mi gerçekten? Çok değil bir kaç yıl sonra bugünlerin filmlerini seyrediyor, dizilerini çekiyor, kitaplarını yazıyor olacağız. Sağ kalıp çocuklarımıza anlatacağız, ah’larımız boylarımızdan büyük olacak. Sosyolojik, psikolojik, antropolojik çalışmalar olacak elimizin altında ve onları anladığımızı iddia edeceğiz. Ve evet tüm bu külliyat içinde içli yazılarımız olacak, hiçbir şey yapamadık ama yazdık, diyeceğiz. Yazılarımıza yönelik beğeni cümlelerinin içinden gözyaşları geçecek. Alışacağız. Felaketlerin yıl dönümlerinde o yazıları sandıklardan çıkarıp tekrar paylaşacağız. Bir müddet sonra bu döngüyü yine tekrar edeceğiz. Başka bir şeyler oluyormuş gibi olacak önce, ama aslında biz yalnızca unutuyor olacağız. Ben ağlamak istemiyorum artık. Bir yazıyı okurken burnumu çekmek, gözlerimi silmek istemiyorum. Kimseyi bu halde görmek de istemiyorum. Öfkem kedere dönüşsün istemiyorum. Romantik cümleler de kurmak istemiyorum.

Ekrem Düzen “Haklısın, sakin ol…” adlı yazısında (http://yelkovalayan.net/2015/10/14/haklisin-sakin-ol/) neden sakin olunması gerektiğini tane tane anlatıyor: “Gücünü haklılıktan alan insanların barışı inşa edebilmesinin yolu sakinliği örgütlemekten geçer. Barış gelince sükûnet sağlanmayacak, sükûnet sağlanınca barışın yolu açılacak, çünkü barış senden, benden, bizden başka bir yerden türemeyecek, o yüzden önce sakinlik, sonra barış.” Bir başka yazıda Metin Solmaz “burası bizi öldürmek isteyen insanların ülkesi değil, burası bizim ülkemiz” diyor. (http://www.birikimdergisi.com/haftalik/7251/burasi-bizi-oldurmek-isteyenlerin-ulkesi-degil) Bunları buraya örnek metinler diye koymuyorum yanlış anlaşılmasın, bir dertleşme mahiyetinde iliştiriyorum yazıya.

Birdenbire değişmeyeceğini bildiğimiz şeyler için umut etmeye devam ediyoruz çünkü biliyoruz aklı başında oldukça vicdanından vazgeçmeyecek insanların varlığına, birbirimizin sırtına dayanıp bir şekilde yolumuza devam ediyoruz. Ernst Bloch Umut İlkesi‘nde uzun uzun anlatır; bilgi her daim umudun hizmetindedir, umut diğer bütün duygulardan daha güçlüdür. Kıskançlık, kırgınlık ve mutsuzluk gibi hareketsiz bırakmaz insanı, harekete geçirir.

Gezi’den sonra biz kaybettik, diyen herkese, hayır kaybetmedik, birbirimizi bulduk daha ötesi yok, demiştim. Ülke nüfusunun çok küçük bir kısmı dahi olsak yalnız olmadığımızı biliyoruz artık. Gördüklerimiz, yaşadıklarımız kolay atlatılır ve unutulur şeyler değiller. Gene de birbirimizin yaralarını kanırtmayı değil, merhem olmayı öneriyorum…