Umberto Eco: Hafta Sonlarında Roman Yazan Ciddi Bir Profesör

Okurken, benimle aynı düşünceleri paylaşan süper yaratıcı bir arkadaşım bana masal anlatıyormuş gibi bir hisse kapıldığım Eco’yu bu küçük yazıyla anmış olmak istedim.

İtalyan yazar, edebiyatçı, eleştirmen, filozof ve göstergebilimci Umberto Eco hayatını kaybetti. 1980’de yayınlanan ilk romanı Gülün Adı’yla tanıdım Eco’yu. Çok katmanlı olan bu romanı daha sonra Foucault Sarkacı ve diğer eserleri takip etti. 2011’de yaptığı bir konuşmada  Gülün Adı’yla ilgili olarak şunu söylemişti: “Bugüne kadar altı roman yazdım ve son beş tanesi daha güzel ama herkes hep Gülün Adı‘ndan bahsediyor. Bense bundan nefret ediyorum, bir nevi lanet haline geldi. Yeni bir kitabım çıktığında bile Gülün Adı‘nın satışları artıyor.”  Üzüntüsüne ortak hissederek gün geçtikçe köşe yazılarının, eleştirilerinin sıkı takipçisi oldum. Beş Ahlak Yazısı ise kutsal kitabım oldu, okudum döndüm bir daha okudum ne demişti nereyi unutuyoruz, neden bu geriye gidiyorum sanki hissi diyerek.

Şimdi tüm bunlar bir kenarda duruyorken öldüğü gün aklıma gelen o Tarlabaşı fotoğrafından bahsedeyim biraz. Konumuz da ‘kentsel dönüşüm’ malumunuz. Dünyaca ünlü filozof İstanbul’a gelmiş, birkaç kez üstelik ve sevmiş. Ünlü yazarın ülkemize gelişi ve iki fotoğrafı; ikisi de Tarlabaşı’ndan. İkincisi biraz hüzünlü tabii çünkü ‘kentsel dönüşüm’ başlamış. Ve zihnime kazınan o cümle, bir gazetecinin ‘Nasıl buldunuz?’ sorusuna ‘Çok bariyer yapıyorsunuz…’  Kentsel dönüşüm belasına iyice batmışken kendimizi de dönüştürüyoruz sanki yavaştan.

Beş Ahlak yazısındaki faşizm tarifini de buraya bırakıyorum. O fotoğrafa ek aklıma gelen bu paragraf da burada dursun.

“Faşizm; gelenekçi, modernizm ve din karşıtı, entelektüellik ve eleştiriden hazzetmeyen, farklı olana duyulan doğal korkuyu kullanan, ırkçı, düş kırıklığındaki orta sınıflara hitabeden, barışı sevmeyen, sürekli eylemi kutsayan, hiyerarşik yapısından dolayı alttakini hor görmeye dayalı, kitlesel seçkinci, ölümle taçlanan kahramanlık kültürüne sahip, kadını küçümseyen… maço tavırlı, birey hakkını küçümseyen, teatral bir lider sözcülüğünde somutlanan, parlamentoyu gereksiz bulan bir ideolojidir.”

Savaşmayı sevdiğimizden mi başka yol bilmediğimizden mi bilmiyorum. Savaşın getirdiklerinin bedeli ise her seferinde bize kalıyor. Ülkenin her yerini harabeye dönüştüren bir diktatöre ‘Yapamazsın!’ diyemiyoruz. Ya da biraz kısık çıkıyor sesimiz duyuramıyoruz. Sur’da ne cami ne kilise ne tarih ne birikim ne de halk kaldı. Yani bazen bariyer de yapmıyor devlet doğrudan harabeye çeviriyor. Cizre desek bugün itibariyle evleri yok insanların. Kültür, tarih, değer…  Sessizliği dile getirmenin, bir iktidarsızlık edimindeki ikna edici gücün, düşünme eyleminin bireysel sorumluluklardan arınmayı getirmediği gerçeğinin içerdiği çelişkilerin bilinciyle.

Bir de Düşman Yaratmak kitabı var ki, adının kaynağı olan ‘Düşmanı inşa etmek’ yazısı, New York’ta Pakistanlı bir taksi şoförünün Eco’ya sorduğu, “İtalyanların düşmanları kimler?” sorusuyla başlıyor. Böylece ülkelerin ‘dış düşman’lardan çok ‘iç düşman’larla uğraştığı ve bir düşman olmaması durumunda bu düşmanın ‘inşa edildiği, yaratıldığı’ sonucuna varıyor yazar. Bir kere daha düşündürüyor kısaca.

Eco, 1960’ların ortasından itibaren avantgard yapıtlara, kitle kültürüne yönelmişti; son dönemlerde ise, güncel olay ve olguları da ele alan çalışmalar yapmaktaydı. İnsanları, toplumda yerleşik alışkanlıkları edebi ve alaycı bir dille anlattığı yazıları kitap haline getirmişti. Akademik çalışmalarıyla popüler kültürü bir araya getirmeyi başaran Eco, “Kendimi, hafta sonlarında roman yazan ciddi bir profesör olarak görüyorum” diyordu.

Eco’ya göre insan zihni kendi dünyasını yaratacak güçtedir ve daha sonra da bu kendi yarattığı dünya içinde inançlarını oluşturur. Küçük bir çocuğun kendi hayalinde yarattığı canavarlardan korkması gibi, insan, kendi hayal ürünü olan şeye –bunun hayal ürünü olduğunu bildiği zamanlarda bile– inanmayı sürdürmüştür.

Okurken, benimle aynı düşünceleri paylaşan süper yaratıcı bir arkadaşım bana masal anlatıyormuş gibi bir hisse kapıldığım Eco’yu bu küçük yazıyla  anmış olmak istedim.

Not: Bu yazı Mart 2016 Karga Mecmua’da yayınlanmıştır.