Uluslararasılaştıramadıklarımızdan

Marcel Léart Ermeni meselesini bir kez daha uluslararasılaştırmayı başarır. Ancak Krikor Zohrab Teşkilat-ı Mahsusa emriyle Urfa yakınlarında öldürülmekten kurtulamaz.

1912 senesinin Sivas vilayeti istatistikleri vilayetin ticari ve sınai faaliyetlerinin tamamının, neredeyse sadece Ermeniler tarafından gerçekleştiğini gösterir (Belgelerin Işığında Ermeni Meselesi, ek M, s. 131-133). İthalatta 166 toptancı tüccarın 141’i Ermeni; ihracatta 150 tüccarın 127’si Ermeni; 9800 esnaf ve zanaatkarın 6800’ü Ermenidir. 153 fabrika ve un değirmeninden 130’u Ermenilere aittir. Sınai kuruluşlarından istihdam edilen 17700 işçinin 14000’ü Ermenidir.

Ermeni Patrikhanesinin 1901 ve 1902’de yayınladığı eğitim istatistiklerine göre imparatorlukta 81226 (kız-erkek) öğrenciyle 803 okul faaliyet göstermektedir (Ek N, s. 135-136). Bu sayıya Katolik ve Protestan cemaatlerinin okullarını ve özel okulları da ilave edilince, binin üzerinde okuldan ve yüz bin kadar öğrenciden söz edilebilir. 1894-96 katliamlarından sadece beş yıl sonra, II. Abdülhamid döneminin en karanlık dönemi için inanılmaz rakamlardır.

1913 yılında Osmanlı Ermenileri’nin gerçekçi bir portresini sunmaya çalışan Krikor Zohrab, parçası olduğu Ermeni varlığının, kültürünün, zenginliğinin, kendisi gibi çok yakında bu topraklardan silineceğinden habersizdir. Ancak gafil avlandığını söylemek bu önemli yazın ve siyaset adamına haksızlık olur. Krikor isminin, Ermeni kimliğinin, icat edilmesinin üzerinden 1500 yıl geçmiş olmasına karşın Ermenice hurufatının, meselenin aciliyetini dile getirmekte aciz kaldığının farkındadır. Bu yüzden eserini bir Fransız ismiyle – Marcel Léart – Fransızca kaleme alır. Kötü yönetimin “perişan ettiği bu diyarlardaki biricik medeniyet unsuru” olan Ermenilerin sesi bu sefer duyulmalıdır…

2213 ERMENIMESELESI.indd

Rober Koptaş’ın eseri tarihsel bağlamına oturtan detaylı giriş yazısında belirttiği gibi, Léart’ın hareket noktası “Osmanlı Devleti’nin birtakım yapısal sorunlar nedeniyle Ermeni vatandaşlarına karşı yüzyıllardır ayrımcılık uyguladığı ve kendi iradesi ve çabasıyla bu ayrımcılığın getirdiği sorunları ortadan kaldırmaya muktedir olmadığı”dır. Dolayısıyla, yazara göre meselenin çözülmesi için dışarıdan müdahale şarttır. Ermeni vilayetlerinde idari reform yapılabilmesi için, büyük devletlerin soruna müdahil olması ve etkin rol oynaması gerekmektedir.

“Hıristiyanlara gelince, kötü idare her zaman zulüm ve imha karakterine bürünmüştür. Anın siyasi gerekleri doğrultusunda, sırayla şu ya da bu Hıristiyan millete karşı zulüm ve imha uygulanmıştır. Ama ne halkların ayaklanmaları, ne de Osmanlı İmparatorluğu’nun talihsiz savaşların ardından uğradığı parçalanmalar, devletin usul ve yöntemlerinin değişmesini sağlayabilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son seksen yıllık siyasi tarihi şu birkaç sözcüğe sığar: Hıristiyanlara reformlar vaat etmek ve bunları hayata geçirmemek.” (s. 61-62).

Avrupa diplomasisi Ermenilerle ilk kez Zeytun isyanı vesilesiyle ilgilenir (1862). 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’na dek Avrupalılar Ermenileri yine unutulur, fakat savaşın ardından toplanan Berlin Konferansı’nda Ermenilerin de Doğu Sorunu’nun bir parçası olduğundan kimsenin şüphesi kalmaz. Zira, cemaat yönetimi ilk kez olarak Osmanlı yönetimine başkaldırı niteliğinde siyasi taleplerde bulunur (Ermeni Patrikhanesi’nin özerklik projesi, Ek C, s. 83-86). Bu talep dikkate alınmaz, fakat Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi hangi konularda ıslahat gerektiğini özetler. Akabinde verilen nota izahatı genişletir (Ek E, s. 89-95), ancak yine Bâb-ı Âli tarafından dikkate alınmaz.

Léart, “Avrupa’nın kayıtsızlığı sayesinde, Ermenilere yönelik mezalim sebat ve azimle sürdürebildi,” diye yazar. Ermeniler her yerde kötü muamele görmektedir ve topraklarından edilmektedir. Çaresizlik içinde ayaklandıklarında (Sason, 1894) kanlı bir bastırma harekâtına ve katliamlara maruz kalırlar. Bu noktada Büyük Britanya, Fransa ve Rusya yeniden 61. maddeyi gündeme getirerek detaylı bir reform projesi sunarlar (Ek G, s. 103-114). Projedeki maddeleri kısmen karşılayan yeni bir düzenleme yapacağını vaat eden Bâb-ı Âli, Şakir Paşa başkanlığında bir heyeti bölgeye gönderir. Bu sırada İstanbul’da Bâb-ı Âli önünde yapılan reform yanlısı eylem (Eylül 1895) katliama dönüşür, bunu vilayetlerdeki daha da dehşetli kıyımlar izler (1895-96). II. Abdülhamid yönetimi (Léart’a göre sultanın şahsından en küçük memura kadar herkes sorumludur) alenen yönetimde değişiklik isteyen, üstelik de batılıları aracı olarak kullanan Ermenileri cezalandırmıştır.

Hak ihlallerinin giderilmesi, devletin adalet dağıtıcılığı görevini yerine getirmesi, daha fazla özerklik istemleriyle Avrupa’ya sesini duyurmak isteyen halkların akıbeti çoğunlukla benzer olmuştur. Avrupa’dan içişlerine müdahale etmemesini ve dolayısıyla egemenlik haklarına saygı göstermesini talep eden Osmanlı yönetimi çeşitli niyetler sıralar (heyet gönderiyoruz, yabancı uzman getirtiyoruz, jandarma teşkilatını yeniliyoruz, vb.). Ancak tüm bu olası adımlar bir göz boyama, hatta parodi olmaktan öteye geçmez. Avrupalıları teskin etmek için verilen, şeklen tatminkâr sözler, içerik itibariyle Ermenilere her seferinde daha fazla şiddet olarak geri döner.

Aralarındaki fikir, ideoloji ve yöntem farklılıklarına rağmen, Ermeni devrimci hareketinin temsilcilerinin, devr-i istibdat karşısında İttihat ve Terakki ile bir araya gelmesi ve Jön Türk devriminden Ermeni toplumunun tüm kesimlerinin umutlu olması belki biraz da Avrupa müdahalesinden bağımsız olarak siyaset yapma ihtimalinin doğmuş olmasından kaynaklanır. Yeni rejime güven, Ermenilerin eşit vatandaşlar olarak yaşama umudundan kaynaklanır. Osmanlı Ermenileri, 1878’ten beri talep ettikleri, nüfusları ölçüsünde devlet yönetimine ve idari görevlere katılım ve yerel meclislerde temsil sorunlarının çözüleceğini umar. “Arazi meselesi”, yani gasp edilen toprak ve mülklerin iadesi de en kritik konulardan biri olarak gündemdedir. 1909 ve 1912’de İttihatçılar ve Taşnaklar karşılıklı bağlılıklarını yineleseler de, Ermeni vilayet reformu namına hiçbir somut adım atılmaması yeni rejimin sözüne sadık kalacağı inancını günbegün azaltır.

Koptaş’ın altını çizdiği gibi, meşrutiyet dönemi Ermenice basın, toprak meselesi ve Doğu vilayetlerinde yaşanan hak ihlallerini, üstelik 1908’den sonra yaşananları da ısrarla gündeme taşır. Örneğin, sadece 1908’den sonra müsadere edilen Ermeni arazi ve mülkleri, 13 manastır, 27 kilise, 16 mezarlık, 7000 mülkü bulur (s. 17-18). Marcel Léart’ın, yani Krikor Zohrab’ın eseri tam bu umutsuzluk anının ürünüdür. 1880’ler ve 90’larda Avrupa müdahalesinden medet uman Ermeniler hayal kırıklığına uğramış, ancak Jön Türk rejimine bel bağlayanların da akıbeti çok farklı olmamıştır. Aşina oldukları oyalama söylemi geri gelmiş, İttihatçılara güven azalmıştır.

İşte bu noktada Ermeni entelektüelleri meseleyi yeniden uluslararasılaştırmak yoluna gitmeyi uygun bulurlar. Belgelerin Işığında Ermeni Meselesi bu dönemin temel yazılı dokümanlarındandır. Eser Avrupa’nın büyük şehirlerinde, elçiliklere, bakanlıklara, basın organlarına, tanınmış siyasetçi, yazar, gazetecilere ulaştırılır. Avrupa kamuoyu üzerinde ne kadar etkisi olduğunu tahmin etmek mümkün değilse de 1914’te yeni bir reform paketi gündeme gelir. Metnin ortaya çıkması güç olmuşsa da, netice Ermenileri büyük ölçüde tatmin eden bir uzlaşıdır. Ancak daha önce çok kereler olduğu gibi Ermenilere vadedilenler kağıt üstünde kalır. Birkaç ay içinde patlayan Cihan Harbi’ni bahane eden İttihatçılar, paketi askıya almakla kalmaz, Ermeni meselesini kökten çözmeye, Ermenileri topyekün haritadan silmeye soyunurlar.

Marcel Léart Ermeni meselesini bir kez daha uluslararasılaştırmayı başarır. Ancak Krikor Zohrab Teşkilat-ı Mahsusa emriyle Urfa yakınlarında öldürülmekten kurtulamaz.