Ulus Baker’in Bahçelerinde Dolaşmak

Engin Sustam, Baker’e dair minör ve parçalı bir okumaya girişiyor ve Baker’in sosyolojide minör bir hattı takip eden politik bakışının bugün nasıl tekrar işler hale getirilebileceğini sorguluyor.

Foucault, “bir gün belki de bu yüzyıl Deleuzeyen olacaktır” demişti. Elbette Ulus Baker için bu kadar iddiali bir cümle kurmayacağım. Ulus Baker’in disiplinler-aşırı inanılmaz katkılar yapmasına rağmen, sadece ‘Türkçe’ yazında oluşu, yersizyurtsuz bir duyarlılığı olmasına rağmen onu bu minvalde ulus-aşırı alanda, başka dillerde tartışmamıza pek imkan sunmuyor zaten.  Onun için burada idealize edilmiş bir Baker okumasından çok, minör okumalarımıza etki eden göçebe-bilimin Baker’ine bakabilir ve onun hangi felsefi geleneğe veya sosyolojiye yerleştiğinden, fragmanter felsefi yazı tarzının oluşturduğu etkiden bahsedebiliriz. Aşağıda daha geniş ifade edeceğimiz göçebe düşüncenin bizim açımızdan önemli bir yeri olduğunu belirtip, şunu da ekleyebiliriz; bu yazı bütün Baker eserlerine değil ‘eksik’ okumalar sunarak bazı eserlerine yönelecektir. Bu nedenle bu yazı bir Baker analizi olmaktan çok bir mikrososyoloji okuması olarak farklı perspektiflerden Baker’i analiz etme yazısı olarak ele alınmalıdır. Baker’i ‘yücelten, öven veya idealize eden’ prototip bir ontolojik okumadan çok, sosyolojinin resmi tarihiyle yüzleşen, dışarıdan veya esamesi okunmayanların kesilmiş dilinin yerleşkesi içinden bakan birinin Baker’le söyleşmesi ve Baker’i okuması olarak ele alınmalıdır. Bu yazı Türkiye’de akademinin, özellikle de sosyal bilimlerin uzun zamandır yaşadığı politik patalojiye işaret ederken, ‘sürgüne’ çıkan, dışardan yazan, birinin yaşadığı krizi analiz etmek isterken, Ulus Baker’i bir alet-edevat çantası gibi tahayyül etmektedir.

***

Ulus Baker ile tanışmam veya karşılaşmam sanırım ilk kez 2000 senesinde ODTÜ’de yapılan geleneksel sosyoloji öğrencileri kongresi sırasında oldu. Bu kongrede Foucault üzerinden sunum yaptığım ortak metin olan ‘Kahvehaneler, Mekân ve Kapatılma’ kongrenin açılış oturumuna denk gelmiş ve Baker ile karşılaşmam konuşma sonrasında olmuştu. ODTÜ sosyolojinin genç hocalarından biri olarak önemi, o dönemin sosyoloji öğrencileri arasında bilinen bir isim olmasından çok yazılarının yarattığı etkiden kaynaklıydı. 1990’larda Deleuze, Guattari veya Foucault çevirilerinin kısıtlı oluşu, Ali Akay’ın dersleri ve çevirileri dışında başka bir referansın olmadığı bir zamanda Baker gibi genç bir sosyoloji müdaviminin farklı disiplinlerarası okumaları, sosyalbilimlerde bir çok yeni tartışma açısından önemliydi. Baker ile ikinci buluşma ise bu sefer bir karşılaşma olmasa da ölümünden pek sonraki bir zamana denk gelen, onun üzerine yapacağımız bir seminerler dizisiyle başlamıştı. Bu buluşma, 2015 senesinde Zeynep Gambetti, Yakup Efe Aydın ve benim organize ettiğimiz, Salt Galata’da 2015 Aralık ayında başlayan ‘Minör Okumalar: Deleuze ve Baker’ adlı seminerler dizisi sayesinde oldu. Ulus Baker, bizim kuşağın felsefesinin genç aktorü ve sosyolojik analizleriyle farklı eğilimde olan, dönemin disiplinlerarasi okumasının önemli isimlerinden biriydi. Ama sadece bu değildi, genç bir kavram yapıcısının okumalarının verdiği  imge-bellek okuması o ana kadar yapılan ulusal veya ortodoks okumalar içine sıkışmış bir sosyolojiden farklı olarak, başka bir alana dahil olduğumuzu göstermekteydi. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin o döneminin disipinleraşırı sosyolojisinin veya Deleuze ve Guattari etkileniminin (French Theory) içinden gelip İstanbul’da Kürt alanının mikropolitik sosyolojisine yönelen genç bir sosyoloji öğrencisi olarak derslerini dinleme şansına erişemesem de, Ulus Baker’in ismi ve yazıları Ankara gibi resmi tarih ve bilim yazımının kurak alanı içinden çıkan biri olarak felsefede başka türlü bir kartografyayı ele vermekteydi: Baker, Türkiye’de sosyal bilimlerin moler ve güdük okumaları karşısında mikro-sosyolojiyi ve hatta coğrafya felsefesini işleyen moleküler bir bedendi (burada Baker’in Spinoza, Tarde ve Deleuze okumalarının önemini belirtmek lazım), ama aynı zamanda daha otonom bir akademi tahayyülü içinde politik felsefenin önemli ara duraklardan biriydi.

Felsefe, sosyoloji, sinema ve sanat okumalarını makro okumaların dışında yapabilen ve analizlerinde akademinin içine yerlestiği epistemik dili zedeleyen nadir bir isim olarak, Spinoza, Tarde ve Deleuze arasinda  rizomatik bir bağlantı kurucuydu Baker. Ama elbette sadece bu da değil: Negri ve Lazzarato okumalarına yönelmesi dönemin politik hareketlenme momentinde ve post-Marksist bağlantısı içinde önemli bir etkileşimdir. Salt Galata’da 2015-2016 döneminde düzenlediğimiz ortak seminerler dizisi tam da bu ilişkiselliğe dikkat çekmek için Ali Akay, Tansu Açık, Zafer Aracagök ve Özhan Önder gibi farklı isimleri bir araya getirmişti. Ulus Baker o dönemin birçok farklı sosyalbilimcisi veya felsefecisi gibi elbette Deleuze, Guattari, Negri, Lazzarato vs’nin inanılmaz etkisi altındaydı; belki de bu yüzden bir dönem felsefe okumalarına ve çeviriye yönelirken, sosyolojide Durkheim elestirileriyle birlikte Tarde’ın patikalarını takip edip Spinoza okumalarına yaslanmıştı (bkz. Körotonomedya yazıları). Ama elbette sadece bu kadarı da değildi; yine Deleuze’ün sinema okumaları üzerinden ilerleyen Baker sinemanın montaj düşüncesinden ve politik imgelerinden beslenmişti. Özellikle Eisenstein, Godard, Güney ve Lanzmann’ı yan yana okuyan bu etkileşim sanat alaninda da başka bir Baker okumasına götürmektedir bizi.

Ulus Baker ne Deleuze’dür ne de başka bir filozof ama farklı filozoflar arasında Türkçe yazılan literatür içinde nadir bir ilişkiselliği kurabilmiş, arzunun şizoanalitik perspektifi dolayımında olan minör isimlerden biridir. Yoğun fragmanter, hareketli, şiirsel ve direnişin gücü ile göz kamaştıran çalışmaları, bir coğrafya felsefesini düşünmeyi ele verir. Baker’de felsefi okumaları, tam da Deleuze ve Guattari’nin Felsefe Nedir? adlı kitaplarında ele aldıkları gibi dört unsura göre tanımlanabilir:  “kavram, imgelemler, içkinlik düzlemi ve kavramsal karakterler.”

Ulus Baker dışarıdan konuşan, yazan, tamamen ‘aşkınsal’ bir ontolojik okumanın dışına sızan bir dile sahiptir. Baker’in Beyin Ekran’da Duygular Sosyolojisi başlığı altında -aslında doktora tezinin girişinden oluşan-, ‘kanaatler karşı duygular’a dair tespitleri, düşünce ve yazım biçimini ele verir: “Sosyoloji ve genel olarak sosyal bilimler, özellikle akademik evrimleri boyunca gittikçe bir ‘kanaatler sosyolojisi’ karakteri kazanmaya meylettiler. Yani aslında en değişken toplumsal olgulardan olan kanaatlerin bir koleksiyonu, bir filtrelenmesi ve bir özetlenmesi olarak kendi pratiklerini biçimlendirdiler.” (s. 42) Sosyolojinin pozitivist ve militan geleneğinin uzun zamandır sosyalbilimleri bir merkezi anlatı, kendi başına ‘çare’ arayan bir kürsü olarak nitelemesinin yarattığı büyük anlatı krizi karşısında minör bir analiz üzerinden hissiyatlara ve duygulara yönelik (affect) bir olaylar okuması, elbette onun neden Gabriel Tarde’a yaklaştığını ve Durkheim’deki olguların bütünleşmiş kanaatler, klişeler üzerinden işleyen toplumsal bir analizi ele verdiğini görünür kılıyor. Bu durum dönemin okumaları içinde sosyolojiyi bir kanaat ve toplumsalı ‘iyileştiren’ bir bilim olarak okuyan ya da başından sosyolojiyi iktidar içi kurumsal okuma faaliyetlerinin içine yerleştiren yaklaşımı sezmemize yardım ediyor. Bu minvalde Baker, Türkiye sosyolojisinde Ziya Gökalp’den söz ederken ondaki ulusal mefhumlara dair bir millet kurma fikrinin ‘babası’ olarak sosyolojinin nasıl kullandığını tespit eder, lakin Gökalp’teki İTC ve Turancılığın temellerinin kolonyalist müdahalesini görmez, ama buna rağmen onun neden Tarde’dan uzaklaşıp Durkheim’e yaklaştığının farkındadır ( Bkz. Dolaylı Eylem, s. 361- 389 ve s. 390).).

Bugün, 21. yüzyılın ilk döneminde, küresel bir sağlık ve politiklik durumu olarak Covid 19’un çarpıcı zamanında yaşarken, Baker’in Deleuze’ün “Denetim Toplumları” makalesini çevirmesinin günümüz açısından nasıl bir önem arz ettiğine şahit olmaktayız. Deleuze’ün Müzakereler kitabında yer alan “Kontrol Toplumlarına Dair Sonsöz” adlı  metin, içinde olduğumuz küresel denetim ve gözetleme çağının belki de en iyi analizlerinden birini öncelemesi açısından Foucault’nun biyopolitika ve yönetimsellik kavramları ve analizleriyle birlikte okunacak en önemli metinlerinden biridir.  Baker’in döneminin makro anlatılarının sosyolojisi içinde (Kadir Cangızbay’ın Sosyolojiler Değil Sosyoloji adlı kitabını hatırlatabilirim), ODTÜ’de Deleuze ve Guattari okumalarına yönelmesi tesadüfi değildir. O dönem ortaya çıkan yeni ayaklanma biçimleri (alter-mondialist hareket ve ekolojistler, vs.) 1990’ların Sovyet-sonrası sosyalist blokun ideolojik krizi, reel sosyalist deneyimlerin yarattığı devlet güdümlü kapitalizm ve militarist kalkınma planları, küresel şirketlerin neoliberal anlatısı ve doğanın tahribatina yönelen tahripkar kapitalizmin girdabı içinde sosyalbilimler artık eski ‘ideolojik’ yaklaşım veya refleksler üzerinden okunamazdı. Bu bir sınıf karşıtı durum değildi, yeni sınıfsal konumlanış içinde idealize edilmiş devrim teorilerine karşı yaşamı kucaklayan moleküler bir mikro-devrimci dalganın heyecanı içinde tam da Negri ve Guattari’nin 1984’de ele aldıkları ‘Yeni Özgürlük Alanları’nın ifadesini bulacağı gelecekti kalkışmanın veya ayaklanma repertuarlarının sosyalbilimler ve felsefe okumalarına yansımasıydı.

Üniversite alanı içinden muhalefet yapmak, farklı durmak veya konuşmak uzun süredir Türkiye ve sanırım şu anda Fransa gibi bir yerde de artık prekarite ve otoritarizme maruz kalmak ve işinden olmayı göze almak demektir. Burada ‘muhalefeti’ sadece derslerinde Marx, Foucault vs. anlatarak sistemin söylemini ‘rahatsız’ etmeden içine yerleşerek, kurumsal hazzın girdabına giren bir çerceve olarak değil, tam da Foucault’nun inatla bahsettiği bu kurumsal episteme karşısında ‘hakikati söylemek’ (suçlu, yaşayan özne: doğruyu söyleyen)[1] konumundan bahsediyorum. Burada ‘hakikati söylemek’ üzerine kurulu bir dil, ahlak varsayımları dahilinde hakikat rejimleri yaratmak değildir. Hakikati söylemek ne bir yargı ahlâkıdır, ne de ideolojik bir yaklaşımdır. Hakikati dile getirmek, suç, baskı, şiddet, mobbing, ırkçılık veya savaş karşısında ‘entelektüel’ duruşun mikropolitik algısıdır. Baker’in kendisi de daha öncesinde Cogito’da yayınlanan (Sayı: 6–7, Kış-Bahar 1996) “Bilimsel Kuşkudan Bilimden Kuşkuya Doğru” adli yazısında hakikata dair analiz yaparken pozitivizm, kutsallık ve kesinlik duygusuna eleştirel bakip, kartezyen düşünce karsışında bize Spinoza ile Leibniz’e bakmamızı önerir.

***

Bu metin, okurları Baker’i okumaya davet ederken, açıkça egemen iktidar araçlarına karşı nasıl bir entelektüel duruş almak gerektiğini soruyor. Bu dediğim şey ‘militan bir sosyoloji’ olarak okunmamalı ama Guattari’nin Mikropolitika kitabında özenle altını çizdiği gibi ‘militan’ olan bir duygulanımın içinden konuşmak, blok halinde hayatımıza yerleşen faşizmin, devletin, iktidarın, sömürgeciligin ve despotik anlatının karşısına yerleşmek gibi bir çoklu pozisyonu ifade ediyor. Nüfus mübadeleleri, soykırım pratikleri, sömürgeciliği onayan akademi,  ırkçılık ve Türk milliyetçiliğinin yuvası olan faşizm, şiddet ve nefret söylemi bugün güç / iktidar refleksi haline gelmişken, yeni bir ‘Leviathan’ın doğduğunu, bunun devletin en sıradan aygıtları üzerinde dolandığını, tüm bu aygıtların da toplumu bir ‘toplama kampına’ dönüştürdüğünü söylediğimiz bu aralıkta Baker bize ne anlatmakta? Buna göre, yönetimselliğin küresel ‘nomos’u otoriter devleti ifade ediyorken, bu gözetleyen kapitalist yönetimselligi arzulayan kitleler karşısında ya da sınırları zorlayan göç dalgasının yarattığı (ve maruz kaldığı) ırkçılık karşısında , sosyal bilimlere farklı yerden bakma zorunluluğu neyi ifade ediyor?

Göçebe düşünce etrafına yerleşmek

Bin Yayla‘nın on ikinci kısmının son sayfalarında (“Göçebebilim Üzerine İnceleme: Savaş Makinesi, s. 434-528), Gilles Deleuze ve Félix Guattari, göçebeliğin ve göçebelik kavramlarının içerik ve sınırlarını açıklamaktadır. Daha sonra bunun devlete karşı başlatılan ancak devletin ele geçirmeye çalıştığı göçebe bir savaş makinesinin ‘saf fikri’ olduğunu ilan ederler. Bu yazıya başlarken derdim Ulus Baker’i anlatmaktı, lakin aslında göçebe düşünce etrafına yerleşirken tam da Deleuze ve Claire Parnet’nin Diyaloglar (1996, s. 39) kitabında ele alınan ‘çingeneler’ kavramının aslında genel olarak ‘göçebelerden’ bahseden nomad bir düşünceye atıfta bulunan bir şey olduğunu, belki de Baker’in bu anlamda Türkiye’de yapılan sosyoloji veya felsefe içinde ‘beşikten bebeği çalan’ ‘çingene’ gibi nomad düşüncenin içine yerleşen bir arzu makinesi olduğunu fark edeceğiz.

Felsefe yorumunun tehlikeli yollarında dolaşan Aşındırma Denemeleri, Dolaylı Eylem ve Kanaatlerden İmajlara toplama yazılarının olduğu eserleri bu anlamda göçebe düşünce çizgileri oluşturmaktadır. Burada biz Baker’in kartografyalarında dolaşırız. Spinoza, Tarde, Deleuze,  Foucault ya da Klossowski (ve Althusser) gibi bazı filozoflar Baker’in göçebe yazılarının doğmasına ve çoğalmasına katkıda bulunan isimler olsa da Baker sinema ve sanat üzerinden de birçok başka metin okumaları yaparak kendi iç içe ilerleyen çizgilerini kurar.

Bu anlamda Baker’in metinlerini okurken, Baker’in söyleminin zarif ve dalgalı yüzeyinde, anlam patlamaları gibi bu yüzeyi dalgalandıran su altı patlamalarını sıklıkla fark ederiz. Deleuze, süreksiz ve gelişigüzel bir şekilde, Baker’in tüm çalışmalarından geçiyor gibi görünüyor: ilk denemelerinden son kitaplarına kadar, Deleuze felsefesi, düzensiz de olsa, aktif olarak Baker yansımaları ile iç içe geçmiştir. Baker’in belki de en ‘saf’ ve en derin Deleuzeyen eserleri Kanaatlerden İmajlara- Duygular Sosyolojisine Doğru ve Dolaylı Eylem’dir. Baker, metinlerine mükemmel bir şekilde bir düşünce sistemi uygulama niyetinde değildir, bunun yerine Spinoza, Bergson, Deleuze teorileri ve sezgilerini kullanmaya ve hatta çoğu zaman o sezgileri zorlamaya çalışır..

Göçebenin bir bölgesi vardır veya yurdu, alışılmış yolları takip eder, bazen patikalar asıl yolllarıdır, bir noktadan diğerine gider ama arada dinlenerek dinlendiği alanı yurt edinir; bu durma noktaları aslında hayatı ifade eder: su noktası, konut, beslenme. Ancak sorun, göçebe yaşamda ahlak kuralları değil göçebe yolu ifade eden duyguların durumu, (politik etiği) ve yolun ne olduğuna dair anlatıdır. Göçebe düz bir alanda değildir, işgal eder, yaşar, nefes alır, o yeri tutar ve bu onun territoryal alanı olur. Durgunluk ve hız, katatoni ve yağış, ‘durağan süreç,’ bir süreç olarak istasyonların coğaltılması, dinlenme noktaları. Göçebe için, toprakla ilişkiyi oluşturan şey onun yurt edindiği alanda oluşturduğu yersizyurtsuzlaşmadır. Öyle ki, yersizyurtsuzlaşmanın kendisi üzerinden kendisini yeniden yurtsuzlaştırır, bu ikili bir kapma makinasıdır. Göçebe orada bir alan bulacak şekilde kendini yurtsuzlaştıran toprağı kullanandır, toprak burada kavramdır, bahçedir, alet ve edevat çantasıdır.

Baker belki de bu anlamda kendine belirli istasyonlar ve dinlenme noktaları seçer, Spinoza, Deleuze ve Negri ve sonrasında bir çok düşünce insanı bu noktaları belirleyen düşünce yurtlarıdır. Baker’in felsefe okumaları bazen kendisini bir tür ikili diyalogların /kapmaların ansiklopedisi gibi sunar. Tansu Açık’ın derlemesini yaptığı Sanat ve Arzu kitabı bu anlamda, affect’ler üzerinden (duygulanım, duygular) imgelere yönelmesi açısından, felsefe ve sanat okumalarını yanyana getirmesi babında enteresan bir kitaptır. Daha önce çalışmış olduğum pek çok makalesinin olduğu bu cildi okurken, ama diğerlerini de okurken, bazı metinlerin özel önemi beni oldukça etkilese de, bazı konularda Baker’in ‘eksik’ okumalarına vurgu yapma fikri de doğmuştu. Sinemaya dair Baker’in okumalarının farklı eklemlenmeleri onu imgelerin yoğun bir biçimde işlenmesine ve ilişkisel bir estetiğin sinema imgeleri içinde nasıl kurulduğunu Einstein, Vertov, Godard, vb. gibi isimler üzerinden göstermesine rağmen mesela neden “Yılmaz Güney Türkiye’de sinemanın resmî ve geleneksel sistemini birdenbire dağıtan kişi olmuştur” (Kanaatlerden İmajlara, s. 267) tespitinde eksik kaldığı sorusu bizim açımızdan bakidir. Diğer yandan bu sorunun aslında Güney sinemasına ve Yilmaz Güney’e dair olduğunu söylemeliyiz. Yılmaz Güney, Baker’in farklı metodolojik yaklaşımına rağmen minör bir okumaya dahil edilirken nedense kendi toplumsal alanı veya ‘gerçekliği’ üzerinden dahil edilmez ya da iki dönemli (Yeşilçam dönemi ve Paris sürgün dönemi), iki sinemalı (Türk sineması ve Kürt sineması) Yılmaz Güney okumasının yapılamadığını görürüz. Daha açık konuşursak, Baker, Güney’in sinemasına sirayet eden dekolonyal formu görmemektedir. Yani ‘aşiret’ Yılmaz Güney’i (Hudutların Kanunu’ndaki) sadece belirli politik imgeler içinde kurarken ‘Türk sineması’ hafizası içine yerleştirilen kolonyal formun kritiği yapılmaz. Güney’in Umut, Sürü ve Yol’da yarattığı siyasal ve anti-kolonyal hafızanın (Yol’un içindeki Kürdistan tabelasının sansüre uğraması ve filmin içine Güney’in müdahalesiyle yerleştirilmesi) herhangi bir okumasına denk gelmiyoruz. Dolayısıyla Baker, iyi bir Güney sineması okuması yapmasına rağmen, Yılmaz Güney’in sinemasına yerleşen imgeler dünyasinin arasındaki katmanlı siyasal farkların analizine yönelmeyerek, Kürt coğrafya ve öznelliğinin imgelerinin içine yerleşen Yılmaz Güney’in dünyasını yarım bırakır. Ama bu durum, Türkiye’de neredeyse bütün sanat okumalarına sirayet eden birşey olarak öne çıkıyor. Sorguladığımız durum, Baker’de dekolonyal bir perspektifin eksikliğidir.

Yaşanabilir bir dünyanın sınırlarında dolaylı eylem

Felsefi söylem, ortaya çıkışından beri rasyonel ve merkezileşmiş despotik birlik ile temel bir uyum içinde yaşamış olsaydı sanırım Deleuze ‘kavram yaratmak’tan bahsetmiyor olurdu. Ama kesinlikle tarihinde birçok başkalaşım ve değişim yaşayan felsefi söylem, ulusal bir algının etrafında ya da pozitivizmin girdabında okunduğunda bir iktidar söylemi olarak kendini, sınırlarını kurabildiği gibi, Baker’in yaklasımında görülebileceği gibi her zaman ‘merkezi’ anlatıya bağlı kalmayan okumaların mikropolitik yaklaşımları içine de yerleşebilmektedir. Baker bu anlamda bütün ‘eksik’ analiz ve okumalarına rağmen (kolonyal ve dekolonyal tarihin karşı-okumasının eksikliği gibi) tamamen yeni bir düşünme biçimi, düşünceyi inşa etmenin ve kullanmanın eşi görülmemiş bir yolunu öneriyor elbette. Bu nedenle Türkiye’de Oğuz Atay’ın edebiyatta yapabildiği, önceki felsefe ve düşünce tarihiyle açık ve derin bir kopuş gerçekleştiriyor.

***

“Terör ise, şikayet ve itirazın boyunduruğu altında değildir artık: Sessizleştirilen adalet taleplerinin söz söylenebilecek, yani yöneltilen bir soru olmaksızın gerçek anlamda ifade edilebilecek tek itirazı terennüm eder. Konuşma dilinden çok beden diline, olayların diline daha yakındır. Her an, her yerden fışkırabilecek bir tehlike olarak terör, virütik bir siyaset alanına sahiptir: Kentlilik ve globallik … Oynadığı alan işte bunlardır. Siyaseti artık bir ‘pozisyon mücadelesi’ olarak görmeyen, mücadelenin biçimini değiştirerek ruhlar ve canlar üzerindeki tehdidi bir bakıma mutlaklaştıran tek ‘modern’ gerilla pratiğidir terör. (…)Terörist örgütlerin küçümsenmesi yalnızca belli bir meşrulaştırıcı ve men edici erkin kayıtsızlığının, ne yapacağını bilmeyen bir otoritenin tıkanıp kaldığı bir anın itirafıdır yalnızca. (…) Terör yalnızca kendini ifade etmek isteyenlerin buna uygun siyasal bir alan, bir ortam bulamamaktan doğan bir sapması değildir; varolan siyasal alanın ta kendisine yöneltilen bir protestodur.” (Dolaylı Eylem, s. 21 ve 22).

Kendi adıma elbette bu kavramın ‘boş’ ifadelerinin şiddetin katmanlarını anlamamızı  engellediği için sosyal bilimlerde kullanmasını tercih etmesem de Baker’in ‘terör’ kavramını anlamaya çalışan bir yerden ele alışı, Türkiye entelektüelleri içinde nadir bir durum. 1990’lardan beri sürekli ırkçılık ve ‘terör’ sıfatlanmasına dahil olan Kürtler ve muhalifler açısından bu kavram, hak verilir ki, tedirgin edici bir kimlikleştirme pratiğidir. Ama Baker’in müdahalesi enteresandır, keza bu kavramın siyasal alanda yarattığı tahribata itiraz etmesi açısından önemli bir yere sahiptir. ‘Terör’ denilen isimlendirme biçimi bir eylemi değil aslında eyleme dahil olanların, olanın (şakilerin, ‘bölücülerin’, vs.)  ‘dışarı’ itilmesini ve düşmanlaştırılmasını ifade etmek için yaratılan bir sistem tahayyülüdür. Aslında direk ya da dolaylı eyleme dahil olan 1970’ler İtalya’sı ve Almanya’sındaki bütün Marksist ve anarşist örgütlere baktığımızda, sistemin tam da o dönemde bu kavramı olumsuzlayarak bir imdat freni gibi kullandığına şahit oluyoruz. Bu kavram 1990’larda Kürt coğrafyasında kirli savaşın aktörlerinin ürettiği banal ve popüler kültür girdabının yarattığı korkunç imgelerin dışında bugün itibariyle de inanılmaz kafa karışıklığı yaratacak bir tahayyüle oturdu dersek yanılmayız. Özellikle bugünün Türkiye’si açısından bütün faşist, Marksist, Kürt veya direniş örgütlerinin çorba edilip aynı kabın içinden okutularak sistem tarafından yeni bir reçete sunulduğunu da unutmamak gerek.

Bizi Baker okumasına götüren başka bir nokta daha var elbette. Kapitalist bir savaş makinesine yeniden el konulması yoluyla ayaklanma biçimlerinin sürekliliğini anlamak için belki de Baker’in isyan ve protestoya dair Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine bir Deneme ya da Dolaylı Eylem adlı kitaplarında, André Haudricourt’un daha 1960’larda radikal solun ve anarşist hareketlerin en güçlü olduğu zaman aralığında kavramsallaştırdığı ‘action indirecte’ tespitini kullanarak ele aldığı analizlere bakmakta fayda var. Baker burada 1970’ler Maoizminin etkisi altındaki ‘doğrudan eylem’ geleneğinin kısırdöngülerinden bahsederken aslında diğer yandan bizi Haudricourt üzerinden Pierre Clastres’a ve hatta dönemin okumaları içinde Guy Debord’a götürüyor, diğer yandan da post-Sovyet döneminin alternatif-küresel dinamikleri etrafına yuvalanan ekoloji hareketlerine dolayımlı eylemsellik üzerinden nasıl varılabileceğini analiz ediyor.

Beyin Ekran’da ise, sinema ve imgeler etrafına yerleşen ilişkisel perspektifi sunarken Godard, Bresson ve Tarkovski üzerinden sinemanın içine yerleşen (burada Guattari’nin mikropolitikliğine ve kitabın bütün katmanlarında nerdeyse büyük yoğunlukla Deleuze’ün Fark ve Tekrar’ının, Hareket-İmge ve Zaman-İmge kitaplarının hararetli yansımalarına şahit oluyoruz) minör-düşünce okumalarıyla  bütün sinema, imge ve sanat okumalarını siyasala yerleştirerek özne, iktidar ve yığınların dışında olan mikro-devrimci bir duygulanım alanına bizi çekmek istiyor. Spinoza ve Deleuze felsefesinin yorumunun çoklu yolundaki temel dönüm noktasını oluşturan eserleri, muhtemelen Baker’in nefes alma alanlarını ifade ediyor. Neden yaşanabilir bir dünyanın sınırlarında dolaylı eylem?

***

Foucault kendi okumalarına etki eden iki olaydan bahseder; birisi Budapeşte ayaklanması veya 1956 devrimi, diğeri ise Cezayir Savaşı ve anti-kolonyal direniştir. Siyasetten sanata, sosyolojiden politik felsefeye kadar farklı alanları dolaylı bir perspektiften işleyen ve direnişin ağlarını iktidar ve hiyerarşik kurumsal anlatılar dışından anlamaya çalışan Baker’den yazılarında elbette içinde olduğu toplumsal ve tarihsel belirli kodlarının eleştirel okumasını daha fazla beklemekteyiz. Türkiye’de felsefe ve sosyolojinin sistematik olarak Kemalist veya devletin kurumsal ulus anlatısıyla kurduğu ilişkisellik deşilmeden ilerleyen hafızası gosteriyor ki ‘batı ve doğu’ gibi kronik bir okumadan daha cok, dekolonyal bir okumayı bilimsel alanda etkin kılmak gerekiyor. Onun için diyebiliriz ki bugünün krizi haline gelen (kayyumlarla yönetilen üniversite) bu bilimsel yaklaşımın temeli ırkçı ideolojileri konsolide eden tavırdan beslendiği için olsa gerek, bugünün krizinin ilham kaynağı tam da ulus sınırları içine yerleşmiş bir bilimsel çabadan ve felsefeden ötesi değildir. Ulusal idealleştirmelerin yarattığı şiddet katmanları ve otoritarizm hafızasının elestirisi yapılmadan akademik pratiğe eğilmek sadece baska anlatıları dışlamakla kalmıyor; ayrıca, burada tam da Guattari’nin sol içindeki ‘mikro-faşizmler’ tespitini dikkate alırsak, bu durum bir güç hegemonyasında oluşan ayrımcı katmanları pekiştiriyor.

Dolayısıyla Baker’de belki de ‘eksik’ duran bazı okumalar ‘aydınlanmanın yarı-klasikleşmiş ufkuna’ bakarken, ve sadece Alman Nazizmine ve faşizme dair okumayı örnek sunarken (ya da 1921 sonrası İtalya faşizmini) veya Alman polis sisteminin 3. Reich dönemi analizlerine eğilirken ama aynı şekilde ondan bayağı önce seyrelen sonrasında da inanılmaz şekilde etkilenen 1923 sonrası yeni Cumhuriyetin otoriter karakteri unutulur. Bu konuda 1940 Hükümeti’nin Hitler’e selamı veya ‘inkar’ üzerine yaslanan karakteri, şiddet ve ulus pratikleri içine yerleşen reflekslerini unutmamak lazim.  Mesela bu konuda Almanya ve ya Italya’dan pek önce sanirim Ermeni soykırımına yaslanan İTC geleneğine bakmakta fayda var. Ve elbette sonrasında elekten geçirilmesi gereken bütün bir resmi tarih tezlerinin makro okuması. Keza bu makro tezlere, baska toplumlari dislayan anlatilara yaslanan Türk akademiyasının önemli bir sosyalbilimler geleneği ne yazik ki (solun da en nihayetinde nasıl ve hangi biçimlerde sosyal darwinizme yaslandığına bakarsak), faşizm ve ırkçılık ideolojileriyle pek iç içe yol alirken burada hangi biçimlerde bilimin otoriter ve baskici sistemlerle ilişkilendiğine dair farklı bakmayı sağlayacak bir okumayı Baker’den beklemekteyiz. Baker’in felsefi kavramsallastirmasinin ‘mikro-devrimci’ siyasal okumaya yaslandigi asikar. Bu minvalde bazi siyasallik arenasi analizlerine girişirken ya da içinde olduğu coğrafyanın siyasal okumasını yapanken (Bkz. ‘Cumhuriyet’in Siyasal İdeolojileri’, s.387-397 ; Türk siyasal partileri, aktörleri ve siyasetçilerinin epistemik dil yuvası, vs. ‘ÖDP, Ulus-devlet, Susurluk ve Avrupa Birliği, s. 305, 311-317) Baker’den dönemine göre daha radikal eleştirel okuma ‘bekledigimizi’ ise yeniden belirtmemiz lazim (Bkz. ‘Faşizm ve Totaliter Diller’ ve ‘lrkçılık ve ‘Sıradan Faşizm,’ Dolaylı Eylem, s. 227, 247-259).

Bu söylediklerim bir yergi veya kanaat belirtmek değil farklı alanların içinden konuşan herhangi bir okurun mikropolitik eleştirel yaklaşımı demeliyiz. Baker’in Dolaylı Eylem’de Foucault üzerinden yaptığı şu faşizm analizi bu ‘beklentiyi’ doğuran durumdur sanıyorum: “Foucault’nun bize gösterdiği şey, bu kurumlardan hiçbirinin aslında kendi ‘içkin’ eleştirilerinden yoksun bir halde doğmadıklarıdır.” Keza siyaseti yapabilmenin en nihayetinde en pragmatik durumu, bir zamanı, yöntemi, onu işleyecek, kullanacak kişilerin siyasal olana yönelimini gösteren belirli ihlal durumlarının olmasıdır: “Wilhelm Reich’ın şaşırtıcı sorgusu: Neden çalıyorlar diye sormak saçmadır; neden her zaman çalmıyorlar diye sormak gerekir. ‘Kitle’lerin faşizmi ‘arzuladıkları,’ ‘istedikleri’ yolundaki can yakıcı ‘gerçek’ bir zamanlar yeterince sorgulanmıştı. Öyleyse faşizmin kabul edilebilirliği bugün bile sorgulanmaya değen insanlık topografyasının anahtarlarından biri olabilir.” (Dolaylı Eylem, s. 244)

Günümüzde küresel kapitalizm ya da küreselleşme ve devlet görevlilerinin yönetimsellik bağlamında yeniden tasarlandığını varsayarsak (mesela, Corona virüs aracılığıyla gözetim ve denetim toplumlarının yasalaştığı bir kapitalizm dünyasında olmak), tekniğin, dijital atılımın ve iletişim ağlarının geldiği noktada bir savaş makinesinin korkunç aralığında yaşamın yeniden yapılandırıldığını söyleyebiliriz. Burada Carl Von Clausewitz’in tezlerine de uzak elbette değiliz. Ve çok iyi biliyoruz ki bu tür bir tekniğin inanılmaz yapılandırıcı boyutunun yaşam alanlarımıza sızmış olmasının, datalanan her arzu biçiminin, hastalıkların, eylemin sadece biyopolitik bir müdahale olmadığını, küresel kapitalizmin prekarite, güvencesizlik, denetim, dijital despotizm ve internet makinesi üzerinden bir paranoya veya sürekli gözetime tabi patalojik toplum katmanları arzuladığını hissetmekteyiz. Bu durum Gilles Deleuze’e göre Denetim Toplumları’nın arenasıdır. Ve hatta ileri gidersek savaş makinesini teknolojik canlılık perspektifinden kapan ve arzu siyasetini kullanan kapitalizmin, yeni araçları veya yeni teknolojileri tamamen hayatı kolaylaştırmak, kitlelerin istemine göre yeniden biçimlendirmek gibi bir siyasi çerçevede sunduğunu, bu minvalde denetimin sıradanlaştığı bir despotizmi uyguladığını söylemeliyiz. Yani bu durumu, komplo ve paranoya teorilerinin pek dışında, ulus-aşırı şirketlerin küresel düzeyde bir tür psikolojik ve hatta fiziki kapatma alanı ve yeni kolonyal müdahale biçimleri olarak düşünmeliyiz. Bu durum aslında Baker’in bir çok yazısına sinmiştir. Deleuze, Foucault ve Negri ve hatta Lazzarato okumalarının etkisiyle ele alınmış bir çok denemesinde Marksist sosyo-ekonomi-politik analizlerin etkisini de görmekteyiz.

Dolayısıyla, belki Baker şahit olamadı son on yıllık dünya tarihinin inanılmaz çalkantılarına ama bu durum gösteriyor ki ‘kapital’in yeni kriziyle karşı karşıyayız. Burada isyan dinamikleri, ayaklanma formları belki de bir devrimi arzulamak değil bütün bir hayatı devrim alanına dahil etmek, hatta devrimi ihlal etmek üzerine yeniden sahneye çıkıyor. Son küresel başkaldırı biçimlerine baktığımızda bütün bir eylem literatürünün direk eylem değil ama belirli alanlara dolaylı sızma yoluyla kurulan özgürleştirilmiş alanlar, topraklar ve coğrafyalar üzerinden ilerlediğini görmekteyiz  Acaba Baker yaşasaydı kapitalizmin bu küresel tahakkümüne, Covid’in ortaya çıkardığı denetim ağlarının ulus-aşırı boyutuna, küresel alanda ki yeni ayaklanma formalarının alt üst edici formlarında filizlenen yeni moleküler imgelere, özgürleştirilmiş alanlara dair ne diyebilirdi?. Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Kapitalizm ve Şizofreni’nin iki cildinde bize kapitalizmin bir bilgi akışı olduğunu ve kalabalığın yıkıcı potansiyelinin yine kapitalizm tarafından yeniden kodlanabilir olduğunu (kapılan savaş makinası) ve yeniden bütün arzuların içselleştirilebilir olduğunu açıklar. Kapitalizm Covid karşısında, çok gizemli bu düşmana karşı yine gizemli bir aşı tarafından etkinlik yaratmak isterken, içinde evrildiği ve evirdiği sistemin dolaylı bir müdahale üzerinden kurulduğunu inkar etmez. Yani bu durum gizeme duyulan inanılmaz hayranlığı içinde distopik bir aradanlığı gösterir; mesela René Scherer’in daha öncesinde Paris VIII’de ‘Bireylerin Jeopolitiği’ üzerine verdiği seminerlerinde söylediği gibi, hiç kimse nedense Coca-Cola’nın formülünü bilemez. Bu gizem aslında bütün hayatımızı denetleme üzerine kurulu dataların veri tabanlarının, dijital ağların inanılmaz gizeminden, şifrelenmesinden ileri gelmiyor mu?

Sonsöz

Baker’in Kanaatlerden İmajlara adlı kitabında dostluğa  şu güzel tanımı yapıyor: “Dostluk birine yöneltilmiş olunan sevgi vasıtasıyla işler. Bu, gerçek dostların ortak bir tarihi paylaştığı anlamına gelir. Dostluk zorunlu olarak ‘özeldir,’ hususi bir kişiyle kurulan ilişkidir, fakat ‘mükemmel’ insanlar arasındaki, belli bir mesafeden kurulan sevgi değildir. Dostlar özeldirler, tek kişiliktirler. Bunun anlamı, az çok uzun bir deneyim gerektirmesiyle -dostlar uzun bir ‘tarihe’ ihtiyaç duyarlar-, dostluğun Aristotelesçi bağlamda bir ‘adanma’ meselesi oluşudur.” (s. 110, 111).  Baker’e beslediğimiz epistemik dostluk onun yazılarının katmanlı imgelerinden ve dokunuşundan ileri gelir. Felsefe, sinema ve sanat üzerine çok sayıda kritikler yazan Baker’in çalısmaları 1990’larda ve 2000’lerde genç kusağın okumalarında ama elbette akademide önemli bir etki yarattı. Düşüncesi bazen postyapısalcılık ile ilişkilendirilirken Ulus Baker, Spinoza, Nietzsche, Bergson, Leibniz, Tarde ve Deleuze’den etkilenerek, felsefe, sanat, siyaset ve edebiyat tarihine Türkiye sosyalbilimler alanında yeni bir bakış getirdi. Baker’de kapitalizm karşısında bir felsefi teorisi buluyoruz. Kapitalizm en korkunç tahakküm biçimi olan arzuların siyaseti karşısında Baker bize bir mikro ‘arzu siyaseti’ önerir: Savunduğu bu sey genelleştirilmiş paranoya karşısında mikropolitik arzusunun akışını  yönlendirir, kısacası despotizm karşısında otonoma yakındır. Deleuze ve Guattari, Bin Yayla’da bize kapitalizmin aslında en sonunda örgütleyemedigi ama onu zayıflatacak şizofrenleri üretibildiğinden bahseder. Ama sadece bu değildir, kapitalizmin de aynı minvalde sizofrenlestiğinden de soz edilir. Belki de çağımızın en depresif ruhlarının dolaştığı bu zaman diliminde,, Ulus Baker’in şizo-analitik yazıları toplumun depresyonundan uzak olmasa da, makro anlatıdan uzak durur ve bize göçebeliğin kartografyasını çizecek ‘kurtuluş’ yolları gösterir.

[1] Foucault’nun toplama eserlerinden biri olan College de France’daki derslerinde ele aldığı, Parrêsia kavramı dahilinde sorunsallaştırdığımiz tespitler üzerinden üniversite alanında ‘doğruyu söylemek’ burada ideolojik bir konumlanış değil, tersine bu alanın özgürleşme potansiyellerine dair dikkate alınması gereken bir referansı ifade eder. . Kavrama dair daha geniş bir tartışma için bkz. Michel Foucault, L’herméneutique du sujet, Paris, Gallimard/Le Seuil, 2001; Naissance de la Biopolitique, Hautes Etudes, Gallimard, Seuil, 2004; Le courage de la vérité, Le gouvernement de soi et des autres II, Ehess Gallimard Seuil, 2009.