Ulus Baker’i Anarken

Tansu Açık, Ulus Baker’in Ankara yıllarını bir dostun tanıklığıyla anlatıyor. Baker’in yakın zamanda yayınlanan son kitabının editörlerine ise sert bir eleştiri getiriyor.

Bir anlamda Ankaralıydı Ulus, aslında Simmel’in tanımladığı bir toplumsal tipe, ‘yabancı’ya yakın tarafları çoktu, yani bir yerlerden gelip de geri döneceği ya da gideceği düşünülen ama bir türlü gitmeyen kişi. Kıbrıslı olup ortaöğretim için geldiği Türkiye’den, askerlik hariç adasına dönmedi, son yıllarında belge gibi bir şeyler için gitmesi gereken ‘Kıprıs’ seyahati hep sürüncemede kaldı; ‘beytambal kalsın’ dedikleri gibi ‘Kıprıslıların’, İstanbul’da büyümekten ötürü o güzelim ada ağzına çalan söyleyişi silinmişti. Bence son yıllarında ortaöğretim yıllarını geçirdiği İstanbul’a gitmek zorunda kalması ölümüne de mal oldu. Ulus’un yayımlandığını gördüğü tek kitabına (birtakım laboratuvar bulguları şaşırtıcı ölçüde düşük çıkınca apar topar hastaneye yattığı sıra Tanıl Bora’nın önerisiyle olacak), Aşındırma Denemeleri’ne yazdığı arkasözde Orhan Koçak onu bir estet olarak konumlandırmıştı; öyle ya, bizim çevrenin  o kuşağında onun gibi iyi piyano çalıp baleden anlayan kişi bulunmayışı bir olgudur ama ‘estet’ nitelemesi bundan da öte bir tutumlar demeti, tayfına işaret ediyor: Sözgelişi dünyayla arasında hep koruduğu hafif bir açı.

Ankara ise bir kesim için arkadaşlıklar, evlerde, odalarda, ev gezmelerinde, yürüyüşlerde serpilen arkadaşlıklar olagelmiştir, şehrin bu yönünü ilk T. Bora mı yazmıştı? 80’li yıllarda Üniversitedeki öğrencilik yıllarımızdan itibaren ev, iş, yayın gibi büyük zaman bloklarını paylaşmasak da, istikrarlı, süreğen bir arkadaşlığımız oldu. 80’lerin sonu 90’ların başı ile son yıllarında daha çok hemhal olmuşum; sırayla bu iki öbekten birkaç şipşak fotoğraf bırakayım buraya.

Godard’ın filmlerinde bir kız, bir  oğlan, son yıllarda bir çocuk çıkar elindeki bir kitaptan yüksek sesle okur; Ulus da okur, uyuklayanlara bakmadan geceyarıları Spinoza anlatır. Ihlara Vadisi’nde elinde konu hakkındaki ilk kitap olan A. Gabriel’in Fransızca kitabından kaya kiliselerini bana okuyor, laf arasında dediğine göre  deniz kıyısına da tatile matile gitmedi hiç, İskender Savaşır’ın annesi Sümer Atak ile teyzesi Leyla hanım (ikisi de operada kemancıydı) ve Ulus, hep beraber Kapadokya’ya gitmiştik birkaç  günlüğüne. Sümer’le kısa süre aynı evde oturdu, Sümer sonra o zamanki pasaklılığına dayanamadı, Sinan Kılıç’la eve çıktı, iki apartman ilerde Mustafa Arslantunalı, karşılarında Tanıl Bora, Aksu Bora, Yukarı Ayrancı Refik Belendir Sokak. Ankara kalesinde elinde G. S. Kirk’in Herakleitos kitabı, geç dönemden gelme dolaylı bir tanıklığı seslendiriyor, çocuklar bu bilmeceyle Homeros’u apıştırmış: “Görüp yakaladığımızı ardımızda bırakıyoruz, görmeyip yakalamadığımızı taşıyoruz, nedir?” Çerkeş tarafında karlı bir gün, Işık Dağı gezimizde hepimiz dayanaklılığına hayret ettik (bilmecenin cevabı: bit). Pek az kişi bilir, o yıllarda doktora konusunun Çatalhöyük’teki toplumsal örgütlenme olduğunu, ama pek ilerleyemiyordu 60’ların başında sona eren ilk kazının verileriyle, henüz I. Hodder dünyanın en ileri, disiplinlerarası kazısıyla yeniden Çatalhöyük kazısını başlatmamıştı. Benzersiz Çatalhöyük: karmaşık ilk kentsel toplumlardan ama daha doğusundakilerden çok farklı; çünkü sınıfsız, ruhban tapınak gibi kurumların bulunmadığı bir toplum deneyi, daha doğudaki topluluklardan bunalıp gelenlerin kurduğu yedi yüz yıl sürmüş başarılı bir deney. Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nde yazdığı, eski Yunanla, antik çağla ilgili maddeler bizdeki literatüre oranla birçok yeni, ileri bakış açıları içerir;  eski Yunan’a bambaşka bakabilen, sosyoloji ayağı sağlam J. P. Vernant sayesinde elbette. Daha sonra Vernant okulunu okumaya koyuldum, 80’lerin sonunda daldığım Deleuze, dayanaklarını pek anlamasam da daha çekiciydi. Orhan Koçak, Bilge Beyle (Karasu) ve Ulus’la o yemekte tanıştım demişti yıllar sonra, İskender Savaşır’la İstanbul’dan gelmişlerdi, Orhan bulut gibi sarhoştu, hemen hemen hiç konuşmadı, bu defa Sümer’in Yüzüncü Yıl mahallesindeki evi.

ODTÜ GİSAM (Görsel İşitsel Sistemler Araştırma ve Uygulama Merkezi), kuruluşundan birkaç yıl sonra 90’ların ortasında video konusunda gerçekten başarılı bir laboratuvar oldu, Ulus’un da buna katkısı çok, başka başka bölümlerden gelme genç kadronun odaklarından biri haline geldi. Sosyoloji’deki asistan kadrosundan birkaç belge vermemekten çıkarılmıştı idari olarak, doktorası bittiğinde ise sosyolojiye alınması için TOEFL’a girmesi, Kıbrıslı olduğundan  bir belge vermesi gerekti, sanki niyetlendi ama kulağının ağır işitmesini de öne sürdü, sonunda bir türlü girmedi, girse sosyoloji bölümüne alınacaktı, hiç sağlık sigortası olmadı. ‘Medarı maişet motoru’ bir biçimde döndü; bunda Tanıl Bora’nın yönettiği Ulus’a ‘yardım sandığı’nın payı büyük. GİSAM’da da sosyoloji bölümünde de üzerine açılan dersleri resmen başkası verdi. Arada ODTÜ’ye gidip görürdüm, derslerine girmişliğim vardır. Kütüphanede bazen onunla beraber eşelenirdim, ‘bu (Braudel’in) Annales dergisini bizden başkası karıştırmıyor herhalde’ gibi bir cümlesi mesela. GİSAM’daki odasından önce, sosyoloji bölümünde en üst katta şimdi Erdoğan hocanın oturduğu odasına uğradığımda -nedense bilgisayarın kasası hep tamir edilecekmiş gibi açık durur- sıkça “gel Ünal’a (Nalbantoğlu) uğrayalım” derdi, o da ille Ulus’un bel altına kaymaya meyyal pantolonunu oğlum diye çekiştirip düzelterek sevecenlikle sohbet ederdi.

Soru şu: Nasıl oldu da film video araştırmalarına başladı? Dolayısıyla doktora konusunu ne zamanlar değiştirdi? Benim cevabım yok; çünkü birkaç yıl boşluğum var bellekte,  çoğu seveni onu GİSAM’da tanıdı, onların da cevabı yok. Deleuze’ün sinema kitabı tek başına açıklamaz, tetikleyici olsa da. O yıllar çok emek verdiği ‘körotonomedya’ sitesine irili ufaklı denemeler yazıp durdu, geceyarısı Mülkiyelilerden çıkıp. Öteki yayınlarındaki editörlüğü sırasında sinema üzerine ne çok kitap yayımladı. Bir ara Kızılay SSK işhanındaki Fikrim barda dünya müzikleriyle Dj’lik yapmışlığı da vardır.

Ankara yıllarında son oturduğu Meneviş Sokak’taki eve sık gider gelir oldum. GİSAM’dan Thomas Balkenhol ev arkadaşıydı önce, evlenip çıkınca ev arkadaşları mimar sosyolog Can Gündüz, sonraları Bandista eylem bandosu kurucu çekirdeğinde yer alacak olan Özhan Önder oldu. Ne çok ev değiştirmiştir, benim bilmediklerim de vardır, hatta bir süre Fransız elçiliğinin girişindeki görevli, bekçi evinde bile kalmış. Kolunun kırıldığı sıra birlikte kaldığı Ekin Yayınevi’nin sahibi, rahmetli Mehmet Düz’ün Ayaş’taki evine, Ayaş’a gitmeye bayılırdı. Bir seferinde beraber gittik arabayla, ille o gece orada kalalım istedi, ilk defa bir dileğini ısrarla öne sürüşüne tanık oldum.

Taşındığı İstanbul’dan Hollanda Araştırma Enstitüsü’ne konuşma yapmak üzere gelmişti sanırım (Youtube’da kaydı vardır). Neşet Ertaş’ın ODTÜ Vişnelik’teki konserine gittik, herkes çimen sekilerde otururken çocuklar ona iskemle getirmişti, belinde bir sorun varmış, dişleri de çekilmişti, katı gıdayla beslenemiyordu. İstanbul’da bir ara kaldığı Orhan Koçak’ın evinden bir telefon görüşmemizi hatırlıyorum. “Barışa Rock’a götürdü çocuklar, çadırda kaldım belimi incittim” diyor, beş altı ay sonra göçüp gittiğinde başka tahribatların yanı sıra böbreklerinin çoktan iflas ettiği, çürüdüğü anlaşıldığında bu bel ağrısı dediği şeyin aslında ne olduğu belli oldu. O telefon görüşmesindeydi sanırım, çok sevdiği GİSAM’da şikayet üzerine dersin elinden alındığını söyleyen Kültürel Çalışmalar Bölümü başkanına küfür edip telefonu yüzüne kapamış, bireysel dertlerinden o güne kadar bana hiç bahsetmemişken. Bir iki dönem Ankara Siyasal’da ders verdi, sonra İstanbul’a gitmişti bunun üzerine. Mustafa Arslantunalı İstiklal Caddesi’nde yürürlerken adım başı birileri Ulus’la ayaküstü merhabalaşıp konuştuğu için caddeyi bir türlü katedemediklerini anlatmıştı. Çok ama çok fazla kişinin, başta öğrencilerinin, hayatında izler bıraktı, kediler gibi.

Ölümünden sonra, doktora tezinin bir çevirisi de yayımlanmışken (Kanaatlerden İmajlara: Duygular Sosyolojisine Doğru, Birikim Yayınları), bu metni katetmek üzere bir okuma grubu kuruldu, bir sene kadar sonra sona erdi, sonra aynı türden başka bir okuma grubu kuruldu. Her yaştan her art alandan gelme kişilerden oluşma gruplar doğrusu verimli, doyurucu bir yol yordam tutturamadı. Bu sadece savların, akıl yürütmelerin geniş mi geniş bir tabana oturup derin bir takım sorunsallar öne sürmesinden ileri gelmiyordu; sadece yavaş, yakından bir yorumlama, irdeleme kapasitesi gerektiriyordu. Sıkışınca yapabildiğimiz en iyi şey, ondan ‘alıntımsı’ları tekrarlamaktan öteye gidemiyordu. Durum çoğu kez, Jorge Luis Borges’in “Don Kişot‘un Yazarı Pierre Menard” öyküsündekinin tam tersine benziyordu; hani kelimesi kelimesine Don Kişot’u kopya eden Menard’ın metni, kopya ettiğine oranla sonsuzca zengin oluyordu kendiliğinden, çünkü şimdiki zamanın birikimi üzerinde harekete geçiyordu ya. Bizim okumalarda ise lafzen aktarılsa bile bunlar doğru alıntı bile olamıyordu, çünkü önüne ardına zincirleme sözceler, temellendirmeler eklenemiyordu. Tezini eleştirel olarak okuyup değerlendirecek, dayanakları belirtilmemiş öne sürmeleri ya da bulanık ya da potansiyel  kalan yönlerini ilerletip düşünceyi edimselleştirecek okuyucularını bekliyor metin hâlâ. Hakan Yücefer titiz okumasına devam ederse, şimdiden ülküsel okuyucularından birisine kavuşmuş demektir metin. Öte yandan, Ulus, görsel-işitsel arşivin sınıflandırmaya dayalı değil, etkilenim/duygulanımlara (affect) göre yapılandırılması gereğini vurgulamıştı doktorasının sonunda, onunla video çalışanlar da onu bu yönde sürdürmediler; bu tür bir ‘Gezi’ günleri arşivimiz var mı mesela?

Bu dosya hazırlanırken  tesadüfen Ulus Baker’in  iki kitabı daha yayımlandı, ODTÜ’de savunduğu uzmanlık tezinin çevirisi (Siyasal Dilde Huzur Söylemi, İletişim Yayınları) ile From Opinions to Images: Essays Towards a Sociology of Affects. Bu başlık, doktorasının başlığıyla ‘essay’ dışında aynı. Herhalde kimi denemelerini seçip yayınlamışlardır dedik, o da ne, metin doktorasının aynısı, önsözde ise bunlar “1995-2002 yıllarında yazılan denemeler” deniyor, özenle doktoranın adı anılmıyor, “İçindekiler” bölümünde doktoradaki alt başlıklar verilmemiş; verilse, böyle kitap boyutunda ‘deneme’ olamayacağından herhalde. Doktoranın ve bu kitabın 5. ve son bölümünden sonra 6. bölüm, editör olarak adı kapakta verilen A. Özgün’le (bu şahıs daha önce de Ulus’un “Sanat ve Arzu” seminerlerinin videolarına erişim yasağı getirtmeye kalkmıştı) bir Kıbrıslı sinemacının yıllar önce yapıp yayımlamış oldukları bir söyleşi, sonra da tezin kaynakçası; rezalet burada bitiyor. Bu sayede yıllardır erişime açılmamış doktorası sanal ağa yüklendi. Yazdığı çok fazla malzemeden Ulus’un birkaç aylık sıkı çalışmayla doktorasına son biçimini verdiği biliniyor; sapasağlam çatılmış, zarafetle yazılmış bu metin dışında ne Ulus’un ne de Ünal hocanın bilgisayarında başka bir versiyonu falan çıkmadı. Bir ömürlük araştırmalarını birleştirdiği benzersiz doktorasında, kanı/görüş nedir, duygulanım/etkilenim affect nedir, imge nedir soruları çerçevesinde bir sosyal bilimler eleştirisi yaptı, etkilenimlere göre düzenlenmiş görsel-işitsel arşivlerle yapılacak bir yeni sosyal bilimi temellendirmeye girişti. İşte deve işte hendek, işte kelebek: o hendeği yavaş çekimlerle sarmallar çize çize, pervaz vura vura, dala çıka aşmak elimizde.

Yazı görseli: Ulus Baker, ODTÜ GİSAM Sanat ve Arzu semineri 1997, fotoğraf: Hakan Topal