Tutunamayanlar’da İçselliğin Keşfi

Atay’ın Tutunamayanlar’ı içselliğin/manzaranın/’ben’in kendisinin de bir tür siyaset olduğunun açık edilişidir.

“Çünkü varlığımdan kuşku duymadığım bu ‘beni’i kavramaya çalıştım mı, onu tanımlamaya, özetlemeye çalıştım mı parmaklarım arasından akıp giden bir su oluveriyor. Bürünebildiği tüm yüzleri çizebilirim. (…) Ama yüzlerin toplamı yapılmaz. (…) Kendi kendime yabancı kalacağım hep.” [i]

“Böylece adını koyuyordu saf benlik denen o aldatıcı mit’in: Boşluk, hiçlik.” [ii]

Tutunamayanlar, öznel, içsel bir dünyanın romanıdır. Fakat toplumsal/dilsel bir altüst oluşu da içerir. Bu altüst oluş apaçık görülmeyebilir çünkü kökleri gizlenmiştir. Kojin Karatani, Japonya’da söz-yazı birliğinin kuruluşuyla birlikte içselliğin ve manzaranın ortaya çıktığını söyler [iii] ve ekler, “modern edebiyatı inceleyen edebiyat tarihçileri, modern benliğin (self) adeta insanın kafasının içinde oluşan bir şey olduğunu zannederler.” [iv] Bu bir yanılgıdır Karatani’ye göre, söz-yazı birliğinin kuruluşu ile adeta yeni bir insan ortaya çıkmıştır. Yani içsellik, dil vasıtası ile dışarıdan kurulmuştur. O bir maske gibi işler, takıldığı andan itibaren yüzün kendisi olur.

‘Kökenler’ kurulduğu andan itibaren kendilerini hep varmış gibi gösterirler, kendi köklerini unuttururlar. Ortada adeta bir “gerçek ben” varmış gibi bir yanılsama kök salmıştır. Bu yanılsama, yazının ikincil sanrı bir konuma düştüğü, bireyin, kendisine en yakın şey olan konuşma sesinin –ki özbilinci de bu ses kurar- ayrıcalık kazandığı anda oluşur. İşte o zaman içsellikte başlayıp içsellikte biten bir “psikolojik insan” var olmaya başlar. [v]

Bu psikolojik insan, roman boyunca, Turgut’un Selim ile konuşmalarında epey belirgindir. Atay, Tutunamayanlar’ı yazdığı dönemde, kendisini bir fanus gibi çevreleyen paradigmanın dışında olması sebebiyle, reddettiği manzaraya bakmak yerine “içeri”ye yönelmiştir. Onun için bir “dışarı”sı yoktur çünkü dışarısı, onu öğütmeye/eritmeye, bir kalıba sokmaya uğraşan aygıtlarla doludur. Atay’ın Batı edebiyatı ile olan yoğun ilişkisini de böyle algılamak gerekir, kendisine dışarıdan bakan fakat içine yönelen bir ilişkidir söz konusu olan. “Çok konuşuyorum kendimle bugünlerde. Ne yapayım? Başkalarının sohbetlerinden hoşlanmaz oldum.” [vi] Başkalarının sohbetlerinden, yani insanı kuran dilsel sistemlerden rahatsız olmaya başlanmasının bilinciyle, kendisine dönen bu ilişki, aslında kendini var eden sistemlerin apaçık edilip yok edilmesi arzusunu da taşır. Çünkü kendisini yok ederse, onu var eden sistemleri de alaşağı etmiş olacaktır, o yeniden var olmak ister, kendiliğini, kendi kurduğu biçimiyle yaratmak ister. Bu açıdan Selim’in intiharının zorunluluğu, fazla saf, fazla kendisi oluşundan ileri gelir. Buna Meltem Gürle de dikkati çekmiştir, kendisi ile örtüşemeyenle özdeşleşemeyen karakter, varoluşsal bir bölünmüşlüğün zorunlu olduğunu söyler, özne kendisini nesne olarak gördüğü sürece bu yarılma kaçınılmazdır. Bunun bir sebebi de, bölünmüş olan varlığın dilden ayrı düşemiyor olmasıdır. [viii] Selim, Turgut’un aracılığıyla şöyle konuşur:

“Yüzde yüz saf bir harika çocuk olmak istiyorum. Çünkü yüzde yüz saf olan bir şey kendinin aynıdır. Ben de kendim gibi olmak istiyorum.” [viii]

Fakat kendilik de “dışarı”dan kurulan bir sistem değil midir? “Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil.” [ix] Atay kendisini, kendisine anlatacak dilin imkansız açıklığını kapatmanın mümkün olmadığının farkındadır. Bu dilin düzlemi, Turgut’un aklının içidir. “Yeni bir dilbilgisi kitabı çıktı mı bugünlerde? Öznenin yüklemin filan başka bir düzen içinde yerleştirilmesini sağlayarak beni istediğim anlama kavuşturacak böyle bir kitap.” [x] Bu dilbilgisi, kişiden daha önce kurulu ideolojik bir sistem olduğundan dolayı, kişi, dile karşı kendi özerkliğini ilan etmeyi arzulasa da, bu yolda savaşsa da, askerlerini düşmanı olduğu ordudan kiralamak zorunda kalır. Yani, yeni bir dil kurabilmek, var olan dilin üzerinden geçmeyi zorunlu kılar. Bu çelişkileri ve arzuyu ifade edebildiği için Tutunamayanlar bir iç romanıdır. Nurdan Gürbilek, şöyle sorar ki bu bizim için önemli bir sorudur; iç denen mekan, bir dışsallıktan kaynaklanıyorsa ne yapılması gerekir? [xi] Hatta bir iç varsa nerede aranmalıdır? [xii]

Kojin Karatani “bu iç denilen mekan”ı kuranın dil olduğunu söylemiştir, bunu mümkün kılan altüst oluşun, söz-yazı birliğinin kurulmasıyla var olduğunu anlatır. Dünyayı dil sistemi ile kavrarız, bu “ben” için de geçerlidir, yani ortada bir özne olduğu için o özneye “ben” deniyor değildir; aksine, özne “ben” sözcüğü (yani dil) sayesinde varlık kazanır. [xiii] Freud terimleriyle ifade etmek gerekirse, der Karatani, siyasi roman ya da özgürlük, toplumsal haklar gibi meselelere yöneltilmiş olan libido nesnesini kaybedince, içsellik ve manzara ortaya çıkmıştır. Önemli olan, bireyin yani iç dünyanın, dolayısıyla da dış dünyanın var olmaya başlaması ancak soyut düşünce dilinin kurulmasıyla mümkün olur. Soyut düşünce dili de söz-yazı birliği hareketine denk düşer. [xiv] Söz-yazı birliği hareketinin devlet ya da çeşitli ideologlar tarafından değil, romancılar tarafından kurulduğunu belirtir. Benedict Anderson’u anarak, halkın kullandığı dilin milli dile dönüşümünün hızlandırıcı motoru olarak romanların ve gazetelerin etkisini belirttikten sonra bunun Japonya deneyimine de uyduğunu söyler. Bu yüzden modernite eleştirisine, modern romandan başlamak zorundayızdır. [xv]

Karatani’nin “söz-yazı birliği” dediği dönüşüm, Türkiye’de yaklaşık olarak dil reformuna tekabül eder; oysa Atay’daki içsellik böyle bir dönüşüm ile kurulmamıştır. Atay kurulu olan içsellik aygıtını keşfetmiştir. Atay’ın şüphelendiği köken, “benlik” denen aygıtı kuran sistemin dil oluşudur. Günlük’te sorduğu soruda görülebilir bu; “Türkçeyi insan nasıl ediniyor? Yazı dili demek istiyorum.” [xvi] Tutunamayanlar’ın dil reformu ile ilgili parodilerine “Tutunamayanlar’da Manzaranın Keşfi” başlığı altında değinmiştik.

Atay’ın içselliği, bu parodileştirdiği düşünce dünyasını kuran dil ile hesaplaşmaktır aynı zamanda. Dünyayı kurgulayan ahlak ve toplumsal sistemler, toptan sorgulandığı ve onlarla hesaplaşıldığı için “İçselliğin Keşfi” dilin de keşfidir, dolayısıyla dili kurmuş olan hakim iktidarlarla, efendilerle hesaplaşmadır. Nietzsche şöyle demektedir: “Efendilerin isim verme hakkı o noktaya varır ki, dilin kökeninin kendisi, hükmedenlerin iktidarının bir dışavurumu olarak görülebilir.” [xvii] Atay, içselliği kuranın dil olduğunu, dili kuranın da siyasal bir sistem olduğunu fark ettiğinden dolayı, ‘dil’den soyunmanın imkanını aramıştır. “Atay’ın dili,” der Gürbilek, “bu coğrafyada yaşayan insanların üzerine iktidar olmuş, kamusallık kazanmış söylemlerin dışına çıkarak değil, onların içinden geçerek var olur: Tangolar, ölüm ilanları, acılı aşk romanları, yaralı gönül muhabbetlerinin yanı sıra resmi söylemi de içinde barındıran söylemleri, ortaokul kitaplarından alınmış cümleleri, bayram nutuklarını da içinde taşır.” [xviii]

Fakat dil, tarif edilemezliğin taşıyıcısı olarak bir düşman gibi de görünür. Nietzsche’nin sözlerini (“İnsan aşılması gereken bir şeydir”) [xix] Atay dil için söyleseydi, insan yerine ‘dil’i koyabilirdi; fakat yine de ondan destek alması gerektiğinin farkında olarak. Dil, aşılması gereken bir varlıktır. Onun için konuşmak bir ihtiyaç olduğu kadar suça da dönüşür, çünkü Atay, her toplumsal alanda konuşmanın kendisinin ideolojiden sıyrılamadığını, dünyayı anlamlandırma gücünün ideolojinin gücünü aşamadığını, bu yüzden kurulmuş olan kimliğinden soyunabilmek için önce dil ile hesaplaşması gerektiğini iyi görmüştür. [xx] Adorno için de, topluma meydan okumak onun kullandığı dile de meydan okumayı içerir. [xxi]

Tutunamayanlar’ın karakterleri, bu açıdan dilsel, metinsel karakterlerdir. Bir makine gibi örülü bürokrasinin dilinin içinden geçerek parodileştirilen dilden aşkın diline değin, romandaki her şey okunur. Roman boyunca Turgut aslında Selim denen metni okumaya çalışır. Sonuçta Selim’in hayatının kendisi, en önemli metindir Turgut için, fakat bu, bir tür İsa okuması ya da Sokrates okuması gibidir. Her ikisi de yazı bırakmamıştır ardında, onun öğrencileri, aktarıcı metinleri, yani dolayımlayıcıları vardır. “Aramızdaki boşluğu nasıl doldurmalıyım. Sen olmadan seni nasıl öğrenmeliyim?” [xxii] Bu kapanmaz boşluk, doğrudanlığın imkansızlığı, anlatmanın imkansızlığının manzarasıdır.

“Benim durumum biraz karışık burada. Yerim belli değil; okuyucuyla yazar arasında bir noktada çırpınıp duruyorum.” [xxiii]

Okurken yazmaktadır, okuyucu olarak müdahale etmektedir bir bakıma; üstelik hangi Selim’dir söz konusu olan? Gerçekten hangisidir doğru olan? Bu metinler parçacığından bir Selim yaratacak olan Turgut’tur, o bir okuyucudur, aynı zamanda yazardır. Selim denen metni bir araya getirmeye çalışan, İsa efsanesini toparlamaya çalışan havari gibidir adeta. Fakat Selim de tutarlı bir metin değildir, zaten en başta kendisi böyle tutarlı “aklı Selim” biri olmak istemez, sürekli yenilenmek, deri değiştirmek ister. “İçimde bir Selim ölürken kalan bütün gücüyle yeni bir Selim yaratıyor.” [xxiv] Sürekli ölmek ve yenilenmek, kendini iktidar ilan etmiş/köken kabul etmiş anlatıların her daim bozulup yeniden kurulmasıdır. Zaten Selim’in hayatı, kendi kuyruğunu ısıran yılan gibi ise, onun hayatı ciddiye alınmasını istediği bir oyun ise, [xxv] okunup sürekli yeniden yorumlanması gereken bir metne çoktan dönüşmüştür.

Tutunamayanlar’daki karakterler birbirlerini metinler üzerinden kurarlar. Fakat tam anlamıyla tanıyamayacaklarını da bilirler, her zaman “Hangi Selim?” sorusu aklın gizli bir köşesinde pusuya yatmış beklemektedir. Çünkü, “Yazı ikincildir ve doğrudanlıkla saydamlığı baltalar.” [xxvi] O meşhur noktasız virgülsüz bölümde şöyle der Atay:

bütün okuduklarımı düşündüklerimi hissettiklerimi anlatmalıyım onların senin gözlerindeki yansımalarını bilmeliyim hayır hepsini yeni baştan okumalıyım düşünmeliyim senden önce ve senden sonra bütün bunlar ne ifade etmiş ne ifade ediyor bilmeliyim hayır yalnız senden sonra seninle neler oluyor onu bilmeliyim hayır hiçbir şey bilmemeliyim bilmek kelimesini sözlükten çıkarmalıyım satırların arasına sıkışıp aşka kapalı kaldığım devirlerde kaçırdığım güzellikleri yakalamalıyım evet kendime hesap sormalıyım [xxvii]

İçsellik böyle bir metin ile kurulur, onu apaçık eden, var eden metinler toplamıdır. Tutunamayanlar, bir metinler şöleni olduğu kadar içsellik şölenidir de. “Benlik” denen, “yazar” denen şüpheli kavramlar, sözlerden, yazıdan oluşuyorsa eğer, Atay’ın “Yeni sözler, yeni yaşantılar bulacağımı sanıyordum” [xxviii] demesi anlamlı görünür. Yeni biri olmak kolay olmadığı için, önce kendisiyle yüzleşebilmesi gerekir Turgut’un, o kendisinin anonim olduğunu fark eder, herkesin kullandığı dili kullandığını keşfeder. “İçimizden biri, bizim cinsten, yumuşakçalardan.” [xxix] Turgut kendisini türselleştirir adeta, burjuva konformizmi içinde sıkışıp kaldığının, biricik olmadığının farkına varır. “Alışılmış kalıplar içinde bocalıyorum.” [xxx] Bocalıyordur, çünkü Atay var olan dilin içindeki kalıpların ona dar geldiğinin farkındadır, farklı bir konfigürasyon sistemi olarak kendi içselliği ile savaşmak istediği toplumsal dil sistemi kendisiyle çatışma halindedir. Üzerine giydirilen bu dil, bir tür “kültür çorbası”dır; tam anlamıyla oturmamış bir Batı kültürü ile (“Bu kelimeler, kültür mü demekti?” [xxxi]) ve en az Batı kültürü kadar uzak kalan Doğu kültürü arasında bocalamaktır söz konusu olan. Aristophanes ile Ksenophenes arasındaki farkı bilememekten [xxxii] bahsederken, Şark medeniyetinin de kulaktan dolma öğretilmesini alaycı bir dille eleştirir:

Kadim Yunan gibi, bilmediği bir düzenin ezberciliğini yapıyordu. (…) divan edebiyatı hayranlığının köklerini, kulağına okunan bu Arapça sözlerde aramak gerekir. Fakat o anda babası, nasıl ne dediğini bilmeden, konuşmuşsa, Dragut Özben de ne dediğini bilmeden, bir Şarki Medeniyet hayranlığı tutturmuştur yıllarca. Bilhassa bu sözlerin kulağına söylenmiş olması; bu tarihi şahsiyette, bütün kültürün ve hassaten Arap kültürünün kulaktan dolma bir şekilde tezahürüne sebebiyet vermiştir. [xxxiii]

Her iki medeniyet de öğrenilememiş, yüzeyde kalmıştır. Suna Ertuğrul’un dediği gibi, Tutunamayanlar, iki medeniyetin arasında, iki medeniyetin ilkelerinin yokluğunda, yani çifte medeniyetsizlikte, kaynağın, hakikatinden ve kökenden uzaklaşıp kendi tekilliğinin meselesi olarak gören, tüm medeniyetlerin sınırında dolaşan, medeniyetin ne olduğu sorusunu soran tarihin sınırına dair sözü olan bir metindir. [xxxiv] Yani Atay’ın arzusu bir bakıma bu temeli olmayan, yalnızca kelimelerden, yüzeyden ibaret olan, “Arapça dua eden insanın Latince kemikleri” [xxxv] dediği kurulmuş/üretilmiş insanın kendi dilini bu sistemin dışında yeniden kurma arzusudur.

“Napolyon gibi gururla söyleyebiliriz. ‘Bizim asaletimiz bizimle başlar.’” [xxxvi]

Yeni sözler arayışındaki insan, bir yandan içinden geçtiği dil ile, dolayısıyla kendi yaşantısı ile (yani resmi olarak kurulmuş yaşantısı ile) hesaplaşırken, elbette bocalar. “Kalıbım yok benim: biçimsiz bir şeyim ben. Eriyip dağılıyorum yazarken.” [xxxvii] Yazı, kişinin kendi kurduğu bir düzen olmadığından, kullanılan bir araç, şekilsizleşmek isteyen, kalıbını yavaşça kaybeden, saydamlaşan özneyi, kendi içinde eritebilen bir lavdır. Atay, karakterleri gibi kendi yazarlık konumunu da alaşağı etmekten çekinmez, “yazar” denen kavrama şüphe ile baktığı için kendinden önceki hakim anlatıların parodisini yapar. Metinle kurduğu ilişkide, her ne kadar karakterlerinin içselliğine odaklansa da, yazar olarak hakim bir anlatıcı konumunu bırakır, her şeye hakim Tanrı bakışlı bir yazarı da oynamaz; aksine bunları parodileştirir. [xxxviii]

Atay’ın romanı, kendisini daha yüksek bir hakikate adamaz, nihai anlam peşinde koşmaz, bu nedenle teleolojik de değildir. Atay’ın keşfettiği içsellik, kurulu sistemler silsilesinin hem parodisi, hem açık edilmesi hem de kullanımı gibi görünür. Turgut, Selim’in ölümüyle birlikte, toplumun ters yönünde bir akışa doğru gider, dilinden, büyük anlatılarından, kendisinden soyunmaya, Napolyon gibi kendi asaletini kendisi kurmaya, dilini yeniden kurmaya, kurulu olan, kendilerini mutlak “köken” olarak tanımlayan her şeyin yapısıyla hesaplaşmaya, romanın diliyle bir tür “Tutunamayan” haline dönüşmeye doğru gider. Gitmek zorundadır, yoksa, insan değiştiremediği şeylerin kalıbına dönüşür. [xxxix] Roman, Selim’in intiharının öğrenilmesiyle ya da “Ölümün Keşfi” denilebilecek bir altüst oluş ile başlar; bu Turgut’un kriz anı ve yolculuğun başlangıcıdır. Turgut’un Selimleşmesi yani bir anlamda eski Turgut’un ölmesidir. Bugüne kadar kurula gelen Turgut’un burjuva değerlerinden, resmi anlatılardan, içselliğini kuran dilden de soyunmasıdır. Yeni bir ben, yeni bir içsellik arayışıdır aynı zamanda. Toplumun kabul ettiği, herkesin üzerinde anlaştığı, dilsel, tarihsel, ahlaksal sisteme entegre olmaz, onları bir bir parçalayarak başka biri olur, düzenden kaosa yol alarak, bir “Özben” olur. Foucault’nun dediği gibi, “Bugünkü hedef belki de ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir.” [xl] Bu şekilde, bizi oluşturan boğumlardan, bağlardan kurtulabiliriz.

Karatani’nin tespitiyle bitirelim: Günümüz edebiyat tarihçileri, içselliğin ta kendisinin bir siyaset olduğunu görememektedirler; oysa bizlerin içine işlemiş olan ideolojiyi olumlamaktan başka bir şeye neden olmayan bu düşünce, devletin veya siyasal iktidarın karşısına içsellik ve benliği koyar; fakat bunların kendisi bir tür siyasettir. İşte tam da açık edilmesi ve eleştirilmesi gereken, bu altüst oluş ürünlerini doğal kabul eden düşüncedir. [xli] Atay’ın Tutunamayanlar’ı içselliğin/manzaranın/ben’in kendisinin de bir tür siyaset olduğunun açık edilişidir.

Notlar:

[i] Albert Camus, Sisifos Söyleni, 26. Basım, İstanbul: Can Yayınları, 2014, s.36.

[ii] Theodor W. Adorno, Minima Moralia, 6. Basım. İstanbul: Metis Yayınları, 2009, s.161.

[iii] Kojin Karatani, Derinliğin Keşfi, İstanbul: Metis Yayınları, 2011, s.52.

[iv] a.g.y, s.51.

[v] a.g.y, s.74.

[vi] Oğuz Atay, Tutunamayanlar, 46. Basım, İstanbul: İletişim Yayınları, 2010, s.290.

[vii] Meltem Gürle, Ölülerle Konuşmak, İstanbul: İletişim Yayınları, 2016, s.222.

[viii] Tutunamayanlar, s.360.

[ix] a.g.y, s.541.

[x] a.g.y, s.688.

[xi] Nurdan Gürbilek, Kötü Çocuk Türk, 4. Basım. İstanbul: Metis Yayınları, 2012, s.115.

[xii] a.g.y, s.104.

[xiii] Kojin Karatani, Tarih ve Tekerrür, İstanbul: Metis Yayınları, 2013, s.140.

[xiv] Derinliğin Keşfi, s.52.

[xv] a.g.y, s.215.

[xvi] Oğuz Atay, Günlük, 15. Basım. İstanbul: İletişim Yayınları, 2011, s.36.

[xvii] Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2011, s.18.

[xviii] Nurdan Gürbilek, Ev Ödevi, 4. Basım. İstanbul: Metis Yayınları, 2010, s.13.

[xix] Friedrich Nietzsche, İşte Böyle Dedi Zerdüşt, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2007, s.12.

[xx] Doğan Yaşat, “Oğuz Atay’ın Öykülerinde ‘Susku’ İzleği,” Hilmi Tezgör (drl.), Korkuyu Beklerken Gelenler, İstanbul: İletişim Yayınları, 2011, ss.36-38.

[xxi] Besim F. Dellaloğlu, Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Toplum, 4. Basım, İstanbul: Say Yayınları, 2007, s.24.

[xxii] Tutunamayanlar, s.89.

[xxiii] a.g.y, s.398.

[xxiv] a.g.y, s.392.

[xxv] a.g.y, s.31.

[xxvi] Derinliğin Keşfi, s.73.

[xxvii] Tutunamayanlar, s.465.

[xxviii] a.g.y, s.453.

[xxix] a.g.y, s.332.

[xxx] a.g.y, s.452.

[xxxi] a.g.y, s.54.

[xxxii] a.g.y, s.54.

[xxxiii] a.g.y, s.56.

[xxxiv] Handan İnci, Elif Türker (hzl.), Oğuz Atay İçin Bir Sempozyum, İstanbul: İletişim Yayınları, 2012, s.87.

[xxxv] Tutunamayanlar, s.126.

[xxxvi] a.g.y, s.66.

[xxxvii] a.g.y, s.452.

[xxxviii] Ölülerle Konuşmak, ss.166-167.

[xxxix] a.g.y, s.199.

[xl] Michel Foucault, Özne ve İktidar, 3. Basım. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s.68.

[xli] Derinliğin Keşfi, ss.117-118.