“Tuhaf” Bir Beğeni: Camp

Camp, kitle kültürü çağında nasıl dandy olunur sorusunun cevabıdır. Dandy aşırı büyümüştür. Duruşu, tepeden bakıcıdır ya da usanmış. Nadir duyumların peşine düşer, kitlesel beğeniyle lekelenmemiştir. Eski usul dandy vulgerlikten nefret ederken Camp aşığı yeni dandy ise vulgerliği takdir etmektedir. Dandy’nin sürekli gücendiği ve sıkıldığı yerde, Camp’in ustası sürekli eğlenmekte, keyiflenmektedir.

Camp bazen İngilizce’de bayağı, komik, düşük gibi çağrışımlara sahiptir; en geniş anlamıyla “poz yapmayı” gösteren bir yapmacıklığı da anlatır. Adi, gülünç, bayağı, abartılı, kendini gülünç bir şekilde gösteren biri gibi geniş bir çağrışıma da sahiptir. Kavramın etimolojisinde durmak, pozlanmak (ya da kamp yapmak) gibi tınılar elbette mevcuttur. Fakat Susan Sontag 1964 yılında yazdığı ünlü “Camp Üzerine Notlar” isimli makalesiyle Camp’e bambaşka bir yorum getiriyordu. [i]

Makale dönemi için ilginç bir yaklaşımdır ama asıl gücü ve tartışılırlığı için 1990 ve sonrasını ve günümüzü beklemek gerekecektir. Sontag’ın Camp kavramlaştırması özellikle yirminci yüzyılın başında tartışılan ve fazlasıyla yargılanan kitsch (kiç) kavramını çağrıştırsa da, çok ama çok farklı bir yaklaşımla dillendirilmişti. Özellikle de 1939’da modernizmin bir tür amentüsüne dönüşen Clement Greenberg’in kiç yorumunu düşününce bu yenilik daha iyi anlaşılır. Avangard ve ‘kiç’i karşı karşıya getiren bu yaklaşım ‘kiç’i değersiz ve de kaçınılması gereken bir sanat-dışı olarak konumlandırıyordu. En genel anlamda düşük bir beğeni, rüküşlük, illüstratif-dekoratif olma, aşırı duygusallık, seri üretim yani modernizmin ötelediği geniş bir alan: “Kitsch mekaniktir ve formüllere göre işler. Kitsch dolaylı olarak yaşanan bir tecrübe, taklit duygulardır. Kitsch usluba göre değişir ama özünde her zaman aynı kalır Kitsch, çağımızda, hayatta ne kadar sahte şey varsa hepsinin bir simgesidir. Kitsch müşterilerinden paraları hariç hiçbir şey talep etmiyormuş gibi davranır – onların vakitlerini bile istemez.” [ii]

Saf yüzeyden ötesi…
Oysa modernizm entelektüeldi, soyut ve biricikti, belirsiz ve mat bir yassılıkla vardı. Kendi üzerine kıvrılmış, kendi “yapma” biçimlerini “yapan” Hegelci bir uğraktı. Duygusallık ise bir önceki dönemde süslü rokoko ve patetik romantizmde kalmış, günümüzde ise ‘kiç’te yuvalanmıştı Yüksek sanatın uzak durması gereken bir safraydı kiç. Aslında “yüksek sanat” ve romantizm sonrası modernizm kendisini bu “öteki” üzerinden tanımlamıştı neredeyse. Duygunun, hikâyenin, yoğunlaştırılmış içeriğin buharlaşıp gittiği, Mondrian’ın düz çizgi ve kareleri, Maleviç’in Siyah Karesi ve sonrasında “hiçbir duyguyu” kabul etmeyen “kavramsal”sıradan bir pisuar. Yani biçimin bizzat “içerik” olduğu krizin dili olan modernizm. Özellikle Le Corbusier’in minimalist modern mimarisindeki soğuk “beyaz küp” hiçbir duygu ve değerin yapışamayacağı “evrensel” saf ve akılcı, bir makine gibi pürüzsüz yüzey. Greenberg’in modernizmi ve “yüksek sanat”ı tanımlarken söylediği gibi: “Picasso, Braque, Mondrian, Miro, Kandinsky, Brancusi, hatta Klee, Matisse ve Cézanne başlıca ilhamlarını çalıştıkları ortamdan alırlar. Sanatlarındaki coşkunluk, her şeyden çok mekân, yüzey, şekil, renk vs. buluşları ve düzenlemesi uğraşılarında yatmaktadır ve bu etmenler haricindekileri dışarıda bırakır. Rimbaud, Mallarmé, Valéry, Éluard, Pound, Hart Crane, Stevens ve hatta Rilke ve Yeats gibi şairlerin dikkati, şiire dönüştürülecek tecrübelerden çok, şiir yaratma ve bizzat şiirsel dönüşüm ‘anları’ üzerinde yoğunlaşmıştır.” [iii]

Oysa Sontag güçlü denemeci kalemiyle, ‘kiç’in kolay anlaşılabilirliğinin ötesinde, Camp’i çok daha başka bir yönden konumlandırmaya çalışıyordu. Onu küçümseyen bir anlayışla değil, tam tersi onda potansiyeller gören bir iyimserlikle de yazıyordu. Sontag’a göre birçok şey adı konmuş olsa da tarif edilmemiştir. Camp bunlardan biridir. Hissederiz, severiz ama onun ne olduğu üzerinde düşünme gereği duymayız çoğu zaman. Çünkü duyarlılık üzerine konuşmak dünyadaki en zor şeylerden biridir. Özellikle Camp’in konuşulmamasının nedenlerinden biri de onun bir duyarlılık tarzı olmamasıdır. “Camp’in özü, doğal olmayana (yapay ve mübalağalı olana) duyulan sevgidir.”[iv] Camp belirli bir estetizm tarzıdır. Güzellik düzleminde değil, yapıntılık ve stilizasyon düzleminde ilerler. Ayrıca Camp üslübu vurgulayarak içerik açısından tarafsız bir durum takınmaktır. Tek bir Camp bakışı yoktur; şeylere bakmanın Camp’çe bir yolu vardır. Yani Camp nesnelerde ve kişilerin davranışlarında keşfedilebilir bir özelliktir. Camp’vari filmler, elbiseler, mobilyalar, popüler şarkılar, romanlar, insanlar, binalar vardır örneğin… Camp’in birçok örneği, ciddi açıdan bakıldığında ya kötü sanat ya da kitsch şeylerdir. Üslup ve yapıntı onun en önemli özelliğidir; bu anlamda doğada Camp yakalamak imkânsızdır.

Sontag bu etkileyici dökümde birçok unsur daha sıralar. Bu bir tarafıyla 1830 sonrası modernliğin ve 1945 sonrası Amerikan Rüyası ve tüketim toplumunun hayatımıza doldurduğu nesnelerle de ilgilidir. “Camp dünyaya üslup gözüyle bakmaktır ama belirli bir üsluptan. Bu, mübalağalı olana, dışarda kalana, olmadıkları hallere giren şeylere duyulan sevgilidir. En iyi örnek Art Nouveau’dadır -en tipik ve tam gelişkin Camp tarzı. Art Nouveu nesneleri, tipik olarak bir şeyi başka şeye çevirirler: çiçek açan bitkiler biçimindeki aydınlatma cihazları, aslında bir yapay mağara olan oturma odası.” [v]

Camp tam da kiç olduğunun farkında olan bir özgüvene sahiptir. Bu anlamda kiç’in dolayımsızlığından farklıdır. Çünkü kiç’i deneyimleyenler açısından böyle bir kavram ortada yoktur; bir tür dolayımsız samimiyet vardır. Kiç “dışardan” gelen bir yargıdır. Oysa Camp tam da söylemek istediğini gösterir bazen; saklamaz: “İşte bu kiç!”.

Rol yaptığımı biliyorum
Camp her şeyi tırnak işaretiyle görür. Bu kadın değildir, “kadın”dır gibi. Bu anlamda Camp’i nesnelerde ve kişilerde algılamak, Rol-Yapan-Varlık’ı anlamaktır. Özellikle sinema Camp için bulunmaz bir denizdir. Yüzün ve pozun “görünür” kılınması ve de Holywood filmleri Camp için bir deryaya dönüşecektir. Örneğin Bogarth sigara içişiyle ve kıyafetiyle Camp’tir artık. Bunun dışında androjen olan Camp imgelerin en belirginlerinden biridir; ne dişi ne erkek arasındaki belirsizlik ve de boşluk. Ayrıca iki cinsli olanı duymaktır.

Peki, Camp duyarlılığın yoğunlaşması için tarihte bir başlangıç verilebilir mi? Susan Sontag’a göre bölünme çizgisi on sekizinci yüzyılda gerçekleşmiş görünüyor. Gotik romanlar, Çin işi biblolar, karikatürler, yatay kalıntılar, Rokoko şaşaa, alçı kaplamalar vs. Fakat on dokuzuncu yüzyılda, bütün yüksek kültürde rahatsız edici olan şeyler artık özel bir beğeniye dönüşmüştür. En temel anlamda ise Camp bir anlam taşıyan şey ile saf yapıntı olan şey arasındaki fark gibidir. Sontag “yapmacıklığın” ve aşırılığın yeni duyarlılığını naif ve kasti Camp olarak ikiye ayırır. Arı Camp her zaman naiftir. Kendinin Camp olduğunu bilen Camp ise genellikle daha az tatminkardır. Saf örnekler, maksatsızdır; ölesiye ciddidirler. Camp olmayan nesneler ve tavırlar zamanla Camp’leşebilirler. Bunda zamanın olduğu kadar inançsızlığın, sıkıcı hale gelmenin payı da büyüktür elbette.

Sontag makalesinde kitle kültürünün yaygınlaşmasıyla beraber dandy ve Camp arasında kurulan yeni ilişkilere de dikkat çekiyor. Uzakta durma, elitin ayrıcalığıdır; dandy’nin (züppenin) kültür meselelerinde aristokratın on dokuzuncu yüzyıldaki vekili olması gibi, Camp de modern dünyanın dandyizm’dir. Camp, kitle kültürü çağında nasıl dandy olunur sorusunun cevabıdır. Dandy aşırı büyümüştür. Duruşu, tepeden bakıcıdır ya da usanmış. Nadir duyumların peşine düşer, kitlesel beğeniyle lekelenmemiştir. Eski usul dandy vulgerlikten nefret ederken Camp aşığı yeni dandy ise vulgerliği takdir etmektedir. Dandy’nin sürekli gücendiği ve sıkıldığı yerde, Camp’in ustası sürekli eğlenmekte, keyiflenmektedir. Bu bir tarafıyla postmodernizmin “yüksek ve düşük kültür arasında ayırımı reddetme” yaklaşımıyla da ilgilidir.

Sontag’ın Camp üzerine notları düşünmek için birçok tahrik edici nokta sunuyor. En azından kiç kavramının kolaycılığından kurtulmak için bile yeter bu. Sontag makalesini 1964 yılında yazmıştı. Fakat üzerinde düşündüğü kavramın yaygınlaşması en çok 1990 sonrası postmodern durum tarafından gerçekleşmiş görünüyor. Eski üsluplara dönük ilgi ve pastiş stratejileri, parodi ve sinizmle beraber yürüyen bir eğilim Camp’i tekrar başka bağlamlarda güncellemiş görünüyor.

Sinemada özellikle David Lynch’ten Tarantino’ya uzanan yaklaşım, Trash ve B tipi filmler gibi, eski üslupları ve türleri “görünür” kılan yeni bir sinema dili yaratırken, özellikle çağdaş sanatta “kasıtlı kiç” stratejileri fazlasıyla yaygınlaşacaktır. Hatta şunu çok açık söylemek gerekiyor: Damien Hirst’ten Jeff Koons’a günümüz sanatının vazgeçilmez yönlerinden biri “pozu” görünür kılan; kiç’i kasıtlı gösteren yordamlara sahiptir. Örneğin Türkiye çağdaş sanatında Ali Elmacı Camp estetiği vurucu bir şekilde kullanan sanatçılardandır. Ama burada önemli bir ayırım yapmak gerekiyor sanki. Kasıtlı kiç stratejileri bazen sinsi bir yeni seçkincilik üretmek için de kullanılabiliyor. Özellikle alt sınıfların içinde zorunlu olarak bulundukları “zevksizliği” onların bir “doğası” haline getiren söylemlerle. Fakat yine de yapmacıklığı, taşkınlığı, ‘rol’ü ve de ‘poz’u göstermek verimli bir yordam olarak işliyor; hatta bazen fazlasıyla politik hale gelerek, sinizmin yol açtığı bir rahatsızlığın veya keyfin diline dönüşebiliyor. “Çünkü Camp beğenisi her şeyden önce, yargıda bulunma değil, bir hoşlanma, takdir etme tarzıdır. Camp cömerttir. Hoşlanmak ister. Bu sadece kötü niyetli, sinizm gibi görünür. (Ya da sinizmse eğer, amansız değil tatlı bir sinizmdir.)” [vi]

Bu anlamda kolayca her şeye “kiç” demeden düşünmek istiyorsak, Susan Sontag’ın “Camp Üzerine Notlar” makalesi fazlasıyla esin veriyor bizlere. Bu önemli makaleyi yıllar sonra Türkçe’ye çeviren Osman Akınhay’a ve Agora Kitaplığı’na teşekkür ediyoruz.

Notlar:
[i] Susan Sontag, Yoruma Karşı, s.363, Agora Kitaplığı, 2016
[ii] Clement Greenberg, Avangard ve Kiç, Artist Modern, 2010
[iii] Clement Greenberg, agm.
[iv] Susan Sontag, Yoruma Karşı, s.364, Agora Kitaplığı, 2016
[v] Susan Sontag, Yoruma Karşı, s. 368
[vi] Susan Sontag, Yoruma Karşı, s. 371