Trenler, Rüyalar ve Eller

M Treni, tıpkı Çoluk Çocuk gibi, uzun ve sakin salınımlarla sert ve ani tokatlar arasında gidip gelerek kavrıyor okuru.

“Zamanın içinde yitip giden böylesi şeyleri yeniden görebilmeyi arzularız. Yakın planda ararız onları, tıpkı rüyalarımızda ellerimizi aradığımız gibi.”

Ankara’da okuduğum yıllardı. Anadolu Ekspresi’yle gider gelirdim Ankara’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Ankara’ya. Gençtim, hüzünlüydüm, hep şaşkındım. Aralarda parmaklarım donarak sigara içerken rayların sesinde dinlerdim kendimi; daha da hüzünlenirdim, daha da şaşırırdım. Böyle bir gece yolculuğunda tanıştım onunla. Yaşlıca bir tiyatrocu. Nasıl başladı sohbet anımsamıyorum, adını da. Yemekli vagona geçtik hemen sonra; lokanta kapanana dek rakı içtik. Yaşamımı anlattım – ki anlatacak fazla şey yoktu, olsa olsa umutlarımdı söz ettiğim. O bir tarih döktü önüme, tok ve derin sesiyle. Sanatı, tiyatroyu, yaşamı anlattı. Rakı gibiydi sözleri; yakıcı bir coşku, yorgun bir bıkkınlıktı sesi.
En güzel tren yolculuğumdu.

***
m treni

Patti Smith’in M Treni’ni okurken ilk aklıma düşen bu anıydı. Sonra Ankara geceleri; kalbini kırdığım insanlar, kalbimi kıranlar… Milenyumu kutlarken, gecenin ortasında terk ettiğim nişanlı… Onun babama yazdığı hınç dolu mektup… Hayır, bunları anımsamamın sebebi yolun yarısına gelmiş olmanın hüznü değil, M Treni; Smith’in içtenliği. İnsanı kendisiyle, geride bıraktıklarıyla yüzleşmeye çağıran o çıplak ve sade içtenliği. Bir zamanlar olasılık, şimdiyse hayalet anı olanları ortaya dökmeye çağıran içtenlik. Hatta belki yazmaya çağıran… Tıpkı Smith’in dediği gibi:

“Okuyor ve aynı dürtüye kapılıyorum; yazdığı her şeye sahip olma arzusu ancak kendi yazacaklarımla bastırılabilir. Sadece bir imrenme değil hissettiğim, kanım daha bir hızlı akıyor sanki.”

Zira Smith yaşamın ta kendisini yazıyor; edebi bir girişim değil metni, bir döküm. Boşluklu, kimi sıradan kimi ilklere dek sarsıcı. Bir aynaya bakma macerası bu.

“-Hiçlik nedir? diye sordum alelacele.
-Aynaya bakmadan gözlerinde görebildiğin’di cevap.”

Ve metnin başına dönersek:
“Hiçbir şey hakkında yazmak o kadar da kolay değildir.”

Ayna çoğu zaman hiçbir şey söylemez, belki çok fazla şey barındırdığı için. Bu yüzden yazamayız aynada gördüklerimizi kolay kolay. Smith bu sıkıntıyı seyrek, nefes alan bir metin inşa ederek, belki bilinçsizce ama kesinlikle içtenliğinin ve açık anlatımının yardımıyla aşıyor. Dalgınlığını, dağınıklığını, yaşamın kaygan, ele cümleye gelmez sıradanlığını olduğu gibi anlatıyor. Melankoliye de coşkuya da bağrını açan çıplak bir ruhun sakin sözcükleriyle okura dokunuyor.

“Farkına varmadan hafif ama daimi bir keyifsizliğin içine sürükleniyorum. Depresyon değil bu, daha çok melankoliye duyulan bir ilgi; elimde küçük bir gezegen misali evirip çeviriyorum onu, çizgi çizgi gölgeler var üstünde, inanılmayacak kadar mavi.”

(Daha önce de söylemiştim, gün melankoliklerin günüdür!)

Okuru dost kılıyor bu yakınlık, bu sarsak ama çarpıcı açıklık. Dahası, metni yaşamın bir parçası haline getiriyor. Şarkılardan dizilere, kitaplardan şairlere okurun yanına ilişiyor Smith. Uzun bir günü kahve ve diziler eşliğinde birlikte geçiriyorsunuz onunla, sonra “şakasını” patlatıyor:

“(…) hiç şüphesiz, diye geçirdim içimden, bazen gerçeklikle düşlerimizin üzerine gölge düşürüyoruz.”

M Treni, tıpkı Çoluk Çocuk gibi, uzun ve sakin salınımlarla sert ve ani tokatlar arasında gidip gelerek kavrıyor okuru. Bir yandan Smith’in – tam da bizimkini andıran – sıradan ve kimi kasvetli yaşamını soluyoruz, bir yandan da yokluğunu sıklıkla hissettiğimiz o buruk ve naif derinliği buluyoruz kapılıp gittiği anlarda, anılarda ve rüyalarda.

“Kayıp şeyler. Aramızdaki zarları tırmalıyor, deşifre edilemeyen bir yardım çağrısıyla dikkatimizi çekmeye çalışıyorlar. Kelimeler biçare bir dağınıklıkla yuvarlanıyor. Ölüler konuşurlar. Biz onları nasıl dinleyeceğimizi unuttuk. Paltomu gördünüz mü? Siyah, sade, kolları yıpranmış, etek uçları yırtık pırtık. Paltomu gördünüz mü? Bu ölülerin paltosu.”

Rüyalar önemli bir yer kaplıyor M Treni’nde; yaşamın asla dokunamayacağı, asla yansıtamayacağı renkler canlanıyor Smith’in rüyalarında. Rüyaların dile gelmez kavrayışını öylesine şeffaf bir dille döküyor ki satırlarına, okur kendi rüyalarının ele geçmez tonlarını buluyor bu satılarda.

Rüyalar gibi özlem ve sevgi de kendini korkusuzca gösteriyor Smith’in satırlarında. Çaresiz ve kesif bir özlem; hem geçmişe hem geçmişin döküldüğü şimdiye yönelik coşkulu ve bir o kadar naif bir sevgi.

“Ölümünün üstünden bunca zaman geçtikten sonra, şimdi dönüp bakınca, yaşam şeklimiz mucizevi geliyor bana, sadece ortak bir zihin içindeki taş ve dişlilerin sessiz uyumuyla gerçekleştirilebilecek bir mucize.”

İşte, sevginin, o bir görünüp bir kaybolan vahanın ‘sıradanlığı’:
“Tüm varlığımın derin, kahverengi gözlerine dolduğunu hissettim. Sahibi çabucak köpeği benden uzaklaştırdı ama köpek beni görüş mesafesinde tutmaya gayret etti. İnsanın bir hayvana gönlünü kaptırması ne kadar da kolay bir şey, diye düşündüm.”

(Evet, çok kolay ve çok zordur “onları” sevmek – ama bu başka bir yazının konusu sanırım.)

Sonsözü Smith’e bırakmadan belirtmek gerek: Alışılmışın dışında bir metin, alışılmışın dışında bir günce bekliyor okuru M Treni’nde. Ama her şeyden çok içten, yalın ve alçakgönüllü bir anlatım. Yaşama, anılara ve rüyalara korkusuz bir bakış; umuda dokunan düşsü ellerin belli belirsiz izi belki…

“Çöl manzarası değişmiyordu: Günün birinde doldurarak kendimi eğleyeceğim uzun, dümdüz bir parşömen tomarı. Her şeyi anımsayacak ve sonra hepsini bir bir yazacağım. Bir palto için arya. Bir kafe için ağıt. İşte bunu düşünüyordum, rüyamda, ellerime bakarken.”

Bekliyoruz Patti; her şeyi anımsamanı ve yazmanı; bize rüyalarımızın kaçak ellerini anlatmanı…