Tanpınar’ın Solmaya Mahkum Ettiği Kötülük Çiçeği: Suat – (II)

Suat’ın varoluşçulardan ve modernist romanın yabancılaşma yaşayan kahramanlarından izler taşıdığını da söyleyebiliriz.

*Yazının ilk bölümü için tıklayın.

Geriye dönüşlerle geçen ikinci ve üçüncü bölümden sonra romanın “Mümtaz” adını taşıyan dördüncü bölümünde tekrar reel zamana geçilir ve Mümtaz yine İstanbul sokaklarında dolaşmaktadır. Bu bölümde İstanbul’un fakir semtleri ve sokakları, Mümtaz’ın iç dünyasının ve düşüncelerinin karmaşıklığını da yansıtacak şekilde tasvir edilir. Mümtaz fakirliğin ve sefaletin kol gezdiği sokaklarda dolaşırken buralarda yaşayan insanların yaşam savaşını ve dertlerini hiçbir zaman anlamadığını, o güne kadar ihmal ettiği bu insanlar için bir şeyler yapması gerektiğini düşünür. Mümtaz, yürürken taşıdığı ağır yükün altında ezilmiş bir hamalla karşılaşır ve hamalın “iş yapmanın gururunu taşıyan ellerine” bakınca kendi ellerinden utanır. Tanpınar’ın uzun uzun tasvir ettiği bu bölümde Mümtaz, hayallerinden uzaklaşıp gerçeklerle karşılaşmaya başlar. Hatta bir ara üzerinden bir yük kalktığını, Nuran’ın ayrılığını ve savaşın yaklaşmasını kabullenmeye başladığını düşünür.

Bu yürüyüşte de Suat’ın hayali Mümtaz’ın peşini bırakmaz. Mümtaz, Suat’ın mektubunu ezberlemiştir ve içinden Suat’ın cümlelerini tekrar eder. Hatta Mümtaz, bir gece önce rüyasında Suat’ı görmüştür ve hâlâ rüyanın etkisindedir. Rüyada Suat, İsa gibi çarmıha gerilmektedir. “Yoksa kendi kontrolüm altında iken çıldırıyor muyum? Böyle göz göre göre…[1] diyen Mümtaz, ne kadar istese de ömrü boyunca Suat ve Nuran’ın hayalinden kurtulamayacağının farkındadır.

Romanın sonunda Mümtaz, İhsan’a ilaç almak için tekrar sokağa çıktığında artık eski Mümtaz değildir. Etrafındaki her şeyi farklı bir gözle görür ve kendi kendisine, “Yoksa yaşamıyor muydum? Yoksa dünyadan ayrıldım mı?”[2] diye sorar. Mümtaz’ın huzursuzluğunun gittikçe arttığı bu son bölümde Suat, Mümtaz’ın alt benliği haline gelmiş ve ruhunu ele geçirmiştir. Sokakta Suat’ın hayaliyle karşılaşan Mümtaz onunla konuşur. Suat Mümtaz’a onun koruyucu meleği olduğunu ve bundan sonra yanından hiç ayrılmayacağını söyler.[3] Ressam “Betticelli’nin meleklerine”[4] benzeyen Suat alaycı gülüşüyle Mümtaz’ı huzursuzluğundan kurtarmak için yanına çağırır, “Gelemem, yapacağım işler var.”[5] diyen Mümtaz, eve geri döner. Bu sırada radyodan savaşın başladığı haberi duyulmuş, İhsan iyileşmiş, Mümtaz ise kendini kaybetmiştir.

İzlenimci bir bakış açısıyla yaklaşılırsa Huzur romanının sonu farklı okumalar yapmaya elverişlidir. Mümtaz romanın başından beri aradığı “iç nizamı” sonunda bulmuş mudur? Bu soruya okurlar ve araştırmacılar farklı yanıtlar verebilir. Örneğin Huzur romanındaki karakterleri aydın tipi çerçevesinde inceleyen Sevim Kantarcıoğlu’na göre Huzur romanı, Mümtaz’ın “ruhî büyüme sürecini” anlatır ve romanın sonunda Nuran’dan ayrılan Mümtaz kendi yolunu bularak -Tanpınar’ın ifadesiyle- “tamlığa” ulaşır.[6] Bu iyimser yoruma göre Nuran’ın aşkı, her şeyi idealize eden Mümtaz’ın gözlerinin açılmasına ve gerçek hayatı tanımasına yardımcı olan bir araçtır. Kantarcıoğlu’na yakın bir görüşle romanı değerlendiren Mehmet Can Doğan ise Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk’ı ile Huzur romanı arasında bağ kurar ve romanın sonunda Mümtaz’ın bir iç aydınlanma yaşadığını söyler. [7] Doğan, Nuran ile Mümtaz’ın ayrılmalarına sebep olan Suat’ı Hüsn ile Aşk’ın bir araya gelmelerini engelleyen Hayret’e benzetir. Fethi Naci başta olmak üzere pek çok eleştirmen ise bu değerlendirmelerin aksine romanın sonunda Mümtaz’ın çıldırdığını söyler. Eserin sonunda kendinden geçmiş bir şekilde merdivene yığılıp kalan Mümtaz, “Huzuru Nuran’da değil, içimde aramalıyım. Bu da ancak ferâgatle olur.”[8] demiştir; ancak henüz “tamlığa” ulaşamamış, istediği olgunluğa erişememiştir. Huzur‘un yayımlanmasından sonra kendisiyle yapılan bir röportajda Tanpınar, önce Suat’ın intihar mektubuyla ilgili küçük bir eser neşretmek istediğini, ardından da Mümtaz’la ilgili bir roman yazacağını ifade etmiştir. [9] Tanpınar’a göre Mümtaz’ın hikâyesi henüz bitmemiştir. Öyleyse romanın sonunda Mümtaz’ın huzura kavuştuğunu söylemek yanlış bir yargı olacaktır. Mümtaz’ın ve içinde bulunduğu neslin okuyan, düşünen ve sorgulayan gençlerinin bunalımları ve huzursuzlukları henüz sona ermemiştir.

Huzur romanı hakkında yazı yazan eleştirmenlerin birçoğu Suat’ın intiharını “taklit intihar” olarak görmüşlerdir. Fethi Naci, Suat’ın intiharını “çeviri intihar” olarak niteler ve Suat’ın intiharıyla Dostoyevski’nin Cinler[10] romanının kahramanı Stavrogin’in intiharı arasında bağ kurar.[11] Fethi Naci’nin ortaya koyduğu bu benzerliğe ek olarak Berna Moran, Aldous Huxley’nin Ses Sese Karşı romanında geçen intihar sahnesiyle Huzur’daki intihar sahnesi arasındaki benzerliğine de değinir. Ses Sese Karşı romanının kahramanları da Huzur’un kahramanları gibi hangi değerlere bağlanacaklarını şaşıran, umutsuz ve huzursuz aydınlardır. Ses Sese Karşı romanının başkahramanı Spandrel ölüme giderken Beethoven’in La Mineur Dörtlüsü’nü dinlerken[12] Suat da ölmeden önce Beethoven’in keman konçertosunu dinlemiştir. Nuranların evinde dinlediği Ferahfezâ ayininden zevk alamayan Suati hayata veda ederken klasik Batı müziği dinlemiştir. Beethoven’in müziği Huzur romanında bir leit-motif olarak da karşımıza çıkar. Romanın dördüncü bölümünde Mümtaz’ın İhsan için çağırmaya gittiği doktorun evinde de aynı müzik çalmaktadır.

Dostoyevski’nin en sevdiği romancılar arasında olduğunu söyleyen[13] Tanpınar’ın Huzur romanında Dostoyevski’nin etkilerini görmek mümkündür.  Mümtaz bir yerde “Dostoyevski, içinde bulunduğumuz çıkmazı en iyi gören adamdır.”[14] derken İhsan’a göre de Suat’ın ferdi ıstıraplarını yaşayan Hegel, Nietszche, Marx ve Dostoyevski’den bir farkı yoktur. “… Benim ömrüm biçare bir israftır. Su gibi akıyorum. Hastayım, içki içiyorum; evlat babasıyım yüzlerini görmek istemiyorum. Kendi hayatımı bir tarafa bırakmışım, her an başka bir insanın derisinde yaşıyorum. Bir hırsız, bir katil, bacağını sürükleyerek yürüyen bir zavallı, hepsi her gördüğüm canlı mahluk, benim için ayrı ayrı davetler oluyor. Beni çağırıyorlar. Hepsinin peşlerinden koşuyorum. Bana kabuklarını açıyorlar, yahut ben onlara vücudumu açıyorum, fark etmeden içime yerleşiyorlar, elimi, kolumu, düşüncelerimi zapt ediyorlar, korkuları, vehimleri benim korkularım, vehimlerim oluyor, geceleyin onların rüyasını görüyorum. Onların azabıyla uyanıyorum. Sade bu mu? Bütün inkâr edilenlerin azabını içimde yaşıyorum. Her düşüşü tecrübe etmek istiyorum…” [15] diyen Suat; nihilist, kaçık, sefil ve kötümser Dostoyevski kahramanlarını andırır.

Dostoyevski’nin Moskova’da yaşanmış gerçek bir olaydan etkilenerek yazdığı Cinler (1872) romanı liberal ve ateist örgütleri merkeze alarak Batı düşüncesinin ve ihtilal fikrinin Rus toplumu üzerindeki olumsuz etkilerini anlatır. Dostoyevski bir yandan Cinler romanını yazarken diğer yandan nihilizm, Tanrı ve inanç konularını merkeze alan başka bir roman yazmayı tasarlamış; ancak sonradan üzerinde düşündüğü kavramlarla ilgili ayrı bir öyküyü de Cinler romanına eklemiştir. Böylece Cinler milliyetçilik, sosyalizm, nihilizm, ateizm, Tanrı, intihar, aydın-halk ilişkisi gibi konuları ele alan çok katmanlı bir roman haline gelmiştir. Romanın temelini oluşturan cinayet öyküsünde Dostoyevski Suç ve Ceza romanında bireysel yönüyle ele aldığı suç ve ahlak temalarını Cinler‘de nihilist bir siyasal grubun öyküsünü anlatarak toplumsal yönüyle irdeler.

Tanpınar gibi siyasal ve toplumsal dönüşümlerin etkisinde kalan bir ulusun mensubu olan Dostoyevski de hayatı boyunca geleneksel Rus kimliği ile entelektüel  Batılı kimliği arasında sıkışıp kalmıştır. Aynı arada kalmışlık durumu roman kahramanlarında da vardır. Cinler romanının karakterleri Suat gibi kendi kültürlerini yadsıyan, Batı hayranı, nihilist aydınlardır. Huzur romanında İhsan, Mümtaz ve arkadaşları sık sık bir araya gelip memleket meselelerini tartışırlar. Aynı durum Cinler romanında da vardır. Ancak Cinler’in kahramanları devlet yapısını değiştirmek için eyleme geçmek ve ihtilal yapmak gerektiği görüşünü savunurlar. Dostoyevski’nin kahramanları Tanpınar’ınkiler gibi pasif değildir.

Dostoyevski’nin Cinler‘de en çok üzerinde durduğu konulardan biri de Tanrı’nın varlığı ile insanın özgürlüğü arasındaki zıtlıktır. Bu konu üzerinde düşünen yazar   intihar edimini felsefi bir sorun olarak ele alıp işler. Cinler‘in iki kahramanı Stavrogin ve Krillov intihar ederek yaşamlarına son vermeyi tercih ederler. Kendini tavana bağladığı bir iple asan Stavrogin ile Suat arasındaki benzerlik yukarıda da bahsettiğimiz şekilde daha önce de sık sık vurgulanmıştır. Oysa romanı incelediğimizde Cinler’in bir diğer kahramanı Kirillov’un kişiliğinin ve intiharının da Suat’la özdeşleştirilebileceğini görürüz. Tanpınar Suat’ı yaratırken Stavrogin kadar Krillov’dan da etkilenmiştir denebilir.

Dünya edebiyatının en ürkütücü karakterlerinden biri olan Nikolay Vsevolodoviç Stavrogin, Skvoreşniki kentinin en zengin kişilerinden Varvara Petrovra’nın oğludur. Orduda yüksek rütbeler elde etmişken ve sosyetede iyi ilişkiler kurmuşken garip tavırlarından dolayı ordudan uzaklaştırılmıştır. Alçaklıktan, ahlaksızlıktan, rezalet çıkarmaktan, ıstırap çekmekten, kötülük yapmaktan zevk alır. Bu garip huylarından dolayı Stavrogin’in akıl sağlığının yerinde olmadığı düşünülür. Ama yine de Suat gibi zeki ve huzursuz olan Stavrogin’e karşı nefretle karışık bir saygı ve hayranlık duyulmaktadır.

Romanda anlatılan nihilist örgütün eski üyesi Krillov ise Rusya’da artan intihar olayları üzerine bir makale yazmaktadır. İntihar etmeyi düşünen Krillov, örgütün önemli adamlarından Verhovenski’ye örgütün yasadışı eylemlerini üstlenen bir mektup yazdıktan sonra intihar edeceğine dair söz vermiştir. “Kendimi öldürmek zorundayım, çünkü özgürlüğümün doruğu kendimi öldürmemdir.[16] diyen Krillov intiharı insanın özgür iradesiyle gerçekleştirebileceği tek eylem olarak görür. İnsan yaşadığı büyük bir acı nedeniyle değil, aklı başındayken intiharı seçmelidir.  Tanrı’ya inanmayan Krillov, tıpkı Suat gibi kendini öldürerek tanrılaşacağını -kendi deyimiyle- insan-Tanrı olacağını söyler. Krillov inandığı düşünce uğruna intiharı seçer. İntiharıyla kendisi gibi özgür olmayı seçecek insanlara örnek olmayı istemiştir. Tanrı ve inanç konusunda uzun konuşmalar yapan Krillov aracılığıyla Dostoyevski intiharı felsefi bir sorun olarak ele almış ve intihar eyleminin nedenlerini saptamaya çalışmıştır. Aynı durum Huzur romanı için geçerli değildir. Suat’ın intiharı felsefi bir anlam taşımaz. Daha doğrusu Tanpınar intihar edimi ve nedenleri üzerinde fazla durmamıştır. Neticede Huzur, fikri zemini de olan bir aşk romanıyken, Cinler pek çok fikrin ve ideolojinin uzun uzun tartışıldığı siyasi bir romandır.

Stavrogin’in intiharı da inançsızlıktan kaynaklanır. Yaşamı büyük hatalar, rezillikler ve ahlaksızlıkla dolu olan; “İntihar etmemin, iğrenç bir böcek gibi kendimi yeryüzünden süpürüp atmamın gerektiğini biliyorum. Ama korkuyorum intihar etmekten. Çünkü büyük insan olmaktan korkuyorum.”[17] diyen Stavrogin, kendisini dünyada gerçekten seven tek kadın olan Darya’ya bir mektup bırakarak kendini asar. Mektubunda yaşamdan hiçbir umudu kalmadığını ve Rusya’yı sevmediğini yazmıştır. Suat gibi Stavrogin’in de yaşadığı toplumla tüm bağları kopmuştur. Ancak Stavrogin’in intiharı Suat’ınki gibi geride bıraktığı insanları üzmek, onların hayatını mahvetmek gibi bir amaç taşımaz. Stavrogin kendi hiçliği içinde yok olmuştur.

İntihar eyleminin coğrafi, biyolojik, psikolojik, sosyolojik ve felsefi nedenleri olabilir. Suat’ın intiharının nedeni sosyolojiktir. İntihar olgusuna sosyolojik açıdan bakan ve intiharın nedenlerini araştıran sosyolog Emile Durkheim; bencil (egoistic), elcil (altruistic), anomik (anomic) ve kaderci (fatalist) olmak üzere dört çeşit intihardan bahseder.[18] Anomik intihar, toplumların bunalımlı dönemlerinde ortaya çıkar ve toplumsal yapıdaki değişime ayak uyduramayan kişilerde görülür. Türkçe sözlükte anomi kelimesi “ümitsizlik, gayesizlik, toplumsal düzensizlikten ileri gelen bunalım” olarak tanımlanmıştır. “Suat benim tasavvurumda bugünkü insanlıktır. Hareketlerini gerektiği gibi kontrol edemediği için bedbahttır.”[19] diyen Tanpınar, Suat’ı yaşadığı dönemdeki insanları temsil eden bir birey olarak ele alır. Modernleşme sürecinin sancılarını yaşayan bir toplumun ferdi olan Suat, bireysel bunalımından kurtulamamış ve yaşamı anlamlı kılan değerler sistemini yitirmiştir. Öyleyse Suat’ın karamsar ve ümitsiz bir birey oluşu yaşadığı döneme ve topluma bağlıdır, içinde bulunduğu hastalıklı ruh hali Suat’ı intihara sürüklemiştir demek yanlış olmaz. Suat’ın intiharı kabullenme ve vazgeçmeden çok, onu mutsuz eden dünyaya ve insanlara karşı bir başkaldırı olarak görülebilir.

Suat’ın intiharının dünya edebiyatındaki örneklerin bir taklidi olarak görülmesinin sebebi Suat’ın inandırıcı bir karakter olamayışıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi Tanpınar roman kurgusu içinde Suat’a gerektiği kadar önem vermemiştir. “Canlı olan her şeye düşman olan” Suat, bir gölge gibi aralarından geçerek Mümtaz ile Nuran’ın hayatını değiştirmiştir. Tanpınar Suat’ı daha çok Mümtaz’ın kişiliğini tanımamıza yarayan bir araç gibi görmüştür. Romanın tamamına hâkim olan ölüm düşüncesi, küçüklüğünden beri Mümtaz’ın hayatını mahveden bir olgu olmuştur. Tam bir mutluluk yaşayamayan, mutluluğunun acılarla bölüneceğini düşünen Mümtaz’ın Nuran’la yakaladığını düşündüğü mutluluk yine ölüm olgusuyla yok olur. Mümtaz’ın huzuru yakalayamayacağını romanın başından beri okura hissettiren Tanpınar, Suat’ın intiharını Mümtaz’ın hayatında meydana gelen değişimi göstermek için kurgulamıştır.

Suat romanda zeki, entelektüel, isyankâr, alaycı, laubali, özgürlüğüne düşkün, ümitsiz, kıskanç, sorumsuz, alkolik ve çapkın bir adam olarak tanıtılmıştır; ancak Suat sadece “an”da yaşayan bir adam olarak kalmış ve Suat’ın kişiliğinin nasıl oluştuğunu ele verebilecek olan mazisine değinilmemiştir. Mümtaz İhsan’ın tesiriyle Baudelaire, Verlaine, Regnier, Heredia gibi Batılı şairlerle Bâkî, Nef’î, Nailî, Nedîm ve Şeyh Galib gibi divan şairlerini okumuştur. Çok okuyan Suat’ın ise hangi şair ve yazarları okuduğu, kimin düşüncelerinden etkilendiği belli değildir. Suat’ın çapkınlığını ve kötülüğünü vurgulamaya çalışan Tanpınar, bunun için eserin bütünlüğü içinde pek de önemli bir yeri olmayan bir aşk sahnesi yaratmıştır. Mümtaz bir gün Beyoğlu’nda bir barda otururken Suat’ın birlikte olduğu bir kadınla konuşmasına tanık olur. Kadın hamiledir fakat Suat kadından çocuğu aldırmasını ister. Bu olayda Suat yine Mümtaz’ın gözünden tasvir edilmiştir.

Suat karakteri üzerine ayrıntılı bir çalışma yapan Nurdan Gürbilek ise Suat’ın “Türk edebiyatının az sayıdaki şeytanî, ama bir o kadar da sefil kahramanlarından biri”[20] olduğunu vurgular ve Suat’ı “kötü çocuk” tanımından yola çıkarak inceler. Gürbilek’e göre Suat, “Dostoyevski’den, Alman felsefesinden, Fransız kötülükçü şiirinden, ama aynı zamanda faşist İtalyan fütüristlerinden”[21] izler taşıyan çok unsurlu bir bileşendir. Gürbilek’in bu saptamasına ek olarak Suat’ın tanrıtanımaz varoluşçulardan ve modernist romanın yabancılaşma yaşayan bunalımlı kahramanlarından izler taşıdığını da söyleyebiliriz. “… Benim için Allah ölmüştür. Ben hürriyetimi tadıyorum. Ben Allah’ı kendimde öldürdüm”[22] diyen Suat, tanrıtanımaz varoluşçuları hatırlatır. Suat’ın yaşadığı topluma ve onun sorunlarına yabancılaşması da örnekleri Türk edebiyatında 1970’lerden sonra görülecek modernist romanın varoluşu sorgulayan, toplumdan ve çevresindeki insanlardan uzaklaşmış, yalnız, kötümser karakterlerinin yaşadığı yabancılaşmayla benzerlik taşımaktadır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki tüm eksiklerine rağmen Suat, Türk romanının en ilginç, ürkütücü ve unutulmaz karakterlerinden biridir. Hayatın anlamını ararken kendini kaybetmiş olan Suat, bu dünyada bulamadığı mutluluğu -Tanpınar’ın deyişiyle- eşiği atlayıp öbür dünyaya geçtiğinde bulacağına inanmıştır. Suat, kendini de etrafındakileri de zehirleyen bir kötülük çiçeğidir ve bütün çiçekler gibi sonunda solmuştur.

KAYNAKÇA

DOĞAN, Mehmet Can, “Tesadüf ve Kader Arasında Zihinsel Bir Kaza”, (Yayına Hazırlayanlar: Abdullah Uçman, Handan İnci), Tanpınar Üzerine Yazılar: Bir Gül Bu Karanlıklarda, İstanbul, 3F Yayınevi, 2008.

DOSTOYEVSKİ, Fyodor Mihailoviç, Cinler, İstanbul, İletişim Yayınları, 2012.

GÜRBİLEK, Nurdan, Kötü Çocuk Türk, İstanbul, Metis Yayınları, 2012.

KANTARCIOĞLU, Sevim, “Huzur’da Aydın Tipi”, (Yayına Hazırlayanlar: Abdullah Uçman, Handan İnci), Tanpınar Üzerine Yazılar: Bir Gül Bu Karanlıklarda, İstanbul, 3F Yayınevi, 2008.

MORAN, Berna, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İstanbul, İletişim Yayınları, 2008.

NACİ, Fethi, “Huzur”, (Yayına Hazırlayanlar: Abdullah Uçman, Handan İnci), Tanpınar Üzerine Yazılar: Bir Gül Bu Karanlıklarda, İstanbul, 3F Yayınevi, 2008.

TANPINAR, Ahmet Hamdi, Mücevherlerin Sırrı, (Yayına Hazırlayanlar: İlyas Dirin, Turgay Anar, Şaban Özdemir), İstanbul, YKY Yayınları, 2004.

TANPINAR, Ahmet Hamdi, Huzur, İstanbul, Dergâh Yayınları, 2008.

YILDIRIM, Ömer, “Emile Durkheim ve İntihar”, http://www.felsefe.gen.tr/emile_durkheim_ve_intihar.asp, (13.12.2012)

[1] a.g.e., s.384.

[2] a.g.e., s.382.

[3] a.g.e., s.386-390.

[4] a.g.e., s.388.

[5] a.g.e., s.390.

[6] Sevim Kantarcıoğlu, “Huzur’da Aydın Tipi”, (Yayına Hazırlayanlar: Abdullah Uçman, Handan İnci), Tanpınar Üzerine Yazılar: Bir Gül Bu Karanlıklarda, İstanbul, 3F Yayınevi, 2008, s. 325.

[7] Mehmet Can Doğan, “Tesadüf ve Kader Arasında Zihinsel Bir Kaza”, (Yayına Hazırlayanlar: Abdullah Uçman, Handan İnci), Tanpınar Üzerine Yazılar: Bir Gül Bu Karanlıklarda, İstanbul, 3F Yayınevi, 2008, s. 565.

[8] Tanpınar, Huzur, s.353.

[9] Ahmet Hamdi Tanpınar, Mücevherlerin Sırrı, (Yayına hazırlayanlar: İlyas Dirin, Turgay Anar, Şaban Özdemir) İstanbul, YKY Yayınları, 2004, s.212.

[10] Bu roman Ecinniler adıyla da yayımlanmaktadır.

[11] Fethi Naci, “Huzur“, (Yayına Hazırlayanlar: Abdullah Uçman, Handan İnci), Tanpınar Üzerine Yazılar: Bir Gül Bu Karanlıklarda, İstanbul, 3F Yayınevi, 2008, s. 181.

[12] Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, 20. Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, 2008, s.283-284.

[13] Tanpınar, Mücevherlerin Sırrı, s. 228.

[14] Tanpınar, Huzur, s.94.

[15] a.g.e., s.292.

[16] Dostoyevski, Cinler, 17. Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, 2012, s.604.

[17] a.g.e., 661.

[18] Ayrıntılı bilgi için bkz. Ömer Yıldırım, “Emile Durkheim ve İntihar”, http://www.felsefe.gen.tr/emile_durkheim_ve_intihar.asp, (13.12.2012)

[19] Tanpınar, Mücevherlerin Sırrı, s. 205.

[20] Nurdan Gürbilek, Kötü Çocuk Türk, 3. Baskı, İstanbul, Metis Yayınları, 2012, s. 67.

[21] a.g.e., s.69.

[22] Tanpınar, Huzur, s.295.