Tanpınar’ın Solmaya Mahkum Ettiği Kötülük Çiçeği: Suat – (I)

İhsan ve Mümtaz’ın “maziye bağlı âti” görüşüne karşın Suat, “maziyi yok sayan âti” düşüncesine bağlıdır. Suat, yeni bir dünya düzeni yaratmak için öncelikle “yeni bir insan” yaratılması gerektiğini iddia eder.

Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır: intihar”

Albert Camus (Sisifos Söyleni)

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur (1948) romanı bir aşk hikâyesini merkeze alarak Türkiyeli romancıların Tanzimat’tan bugüne sıkça üzerinde durdukları Doğu-Batı çatışması, medeniyet değişikliğinin toplumsal hayata yansımaları, iki kültür arasında bocalayan aydının bunalımları, fert-cemiyet ilişkileri ve kültürün sürekliliği gibi meseleleri sorgulayan çok katmanlı bir romandır. Bugüne kadar Huzur romanını çeşitli yönleriyle ele alan pek çok inceleme ve eleştiri yazısı yayımlanmıştır. Bu yazıda ise intihar temasından hareketle romanın başkarakterlerinden biri olan Suat’ın kişiliği üzerinde durulacaktır.

Huzur romanı İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz başlıklarını taşıyan dört bölümden oluşur. Roman 2. Dünya Savaşı’nın arifesinde -1938 yılının ağustos ayında- Mümtaz’ın evde hasta yatan amcasının oğlu İhsan’a hasta bakıcı bulmak ve bir kira işini halletmek için sokağa çıkmasıyla başlar. Mümtaz İstanbul sokaklarında gezintiye çıkarken Tanpınar, bilinç akışı tekniğini kullanarak Mümtaz’ın düşüncelerine, hayallerine sızar ve böylece romanda reel zamandan bir yıl öncesine geri dönülür. Bu geriye dönüş sayesinde Mümtaz’ın geçmişi ve büyük aşkı Nuran’la yaşadıklarını öğreniriz. Bir yıl önce Mümtaz, bir mayıs sabahında Ada vapurunda Nuran’la tanışmıştır. İstanbul’un tarihî mekânlarını gezerek, Boğaziçi’nde mehtabı seyrederek, klasik Türk musikisinden bahsederek geçirilen bir yaz mevsiminden sonra Mümtaz ve Nuran, araya giren engeller yüzünden ayrılmıştır. Nuran’ı unutamayan Mümtaz, bir yandan da İhsan’ın hastalığına üzüldüğü ve kapıda bekleyen dünya savaşının tedirginliğini yaşadığı için huzursuz bir ruh hali içindedir.

Romanın başında Mümtaz Beyazıt, Sahaflariçi, Kapalıçarşı, Bitpazarı ve Bedesten gibi yerlerde gezinir. Osmanlı kültüründen kalanlarla yeni kültürün izlerinin birbirine karıştığı, eski İstanbul’un görkemini taşıyan, “bir dükkândaki plakta nevakârın diğer dükkândaki gramofonda fokstrotun çaldığı”[1] bu mekânları Mümtaz, bir yıl önce Nuran’la beraber gezmiştir. Romanın ilk bölümündeki bu İstanbul gezintisi Mümtaz’ın karmaşık ruh dünyasını tanımamıza yardımcı olur. Mümtaz, uzun zamandır rahat uyuyamaz, tuhaf kâbuslar görür, hatta yolda yürürken garip el hareketleri yaptığını bile fark eder.[2] Mümtaz sokaklarda dolaşırken dışarıdaki seslerden ziyade kendi iç sesini duyar. Günlük hayatını sürdürüyormuş, bir sıkıntısı yokmuş gibi davransa da aslında kendi hayatına uzaktan bakan bir yabancı gibidir. Mümtaz, tıpkı romanın son bölümünde olduğu gibi ilk bölümünde de fenalık geçirir. Bu sırada ölüm düşüncesini aklına getiren Mümtaz, ölümü bir kurtuluş olarak görür.[3]

Huzur romanının merkezinde Mümtaz karakteri vardır. Tanpınar, diğer karakterlerini Mümtaz’ın gözünden tanıtmış ve onlara Mümtaz’ın hayatındaki rollerine göre yer vermiştir. Bu yazının konusu olan Suat da romanın bütünlüğü içinde Mümtaz’ın hayatını değiştirdiği ve Nuran’la ayrılmalarına neden olduğu için önemlidir. Bu yüzden Suat karakterini ve onu intihara götüren nedenleri anlamak için Suat’ın Mümtaz’ın hayatındaki rolüne bakmak, Suat ve Mümtaz arasındaki zıtlığı ortaya koymak gerekir.

Mümtaz’ın babası Yunan işgali sırasında Rum çeteciler tarafından öldürülmüştür. Babasından iki hafta sonra annesi de ölünce yalnız kalan Mümtaz, İstanbul’a İhsan’ın yanına gönderilir. İhsan ve ailesinin yanına yerleşen Mümtaz, sıcak bir aile ortamına kavuşmuş, kısa zamanda onlara büyük bir sevgiyle bağlanmıştır. Mümtaz’ın kişiliğinin oluşması ve fikirlerinin gelişmesinde İhsan’ın büyük bir rolü vardır. Eski bir Kuvâyi Milliyeci olan İhsan, Galatasaray Lisesi’nde tarih hocasıdır. İhsan’ın Türk tarihi ve kültürü hakkındaki fikirlerinden etkilenen Mümtaz, tarihe ve edebiyata ilgi duyar. Fikirleri, hayat görüşü ve karakteri itibarıyla İhsan’ın Yahya Kemal’i, Mümtaz’ın ise Tanpınar’ın kendisini temsil ettiği Huzur’la ilgili yazıların hemen hepsinde dile getirilen bir unsurdur. Tanpınar’ın Yahya Kemal’le olan münasebetinden etkilenerek yazdığını tahmin edebileceğimiz Mümtaz ve İhsan arasında geçen konuşmalar, romanın fikrî zemininin oluşmasına büyük bir katkı sağlamıştır.

Suat karakteri romanda ilk olarak 88. sayfada karşımıza çıkar. Nuran’la tanıştıkları gün Mümtaz, İhsan ve Galatasaray’dan arkadaşlarıyla buluşacaktır. Bu görüşmede sürpriz bir konuk da vardır: İhsan’ın karısı Macide’nin akrabası Suat. Suat, “garip bir adam, yamyam, katil ve müntehir”[4] sıfatlarıyla tasvir edilir. Mümtaz’ın Galatasaray’dan arkadaşları Suat’ı ata benzetirler. Suat veremdir ve sanatoryumda tedavi görmek için Konya’dan gelmiştir. Bu karşılaşmada Suat’ın alaycı tavırları ve gülüşü Mümtaz’ı huzursuz eder. Zekâsına hayran olmasına rağmen Suat’ı gördüğünde Mümtaz’ın içini garip bir tedirginlik duygusu kaplar. Suat ortaya çıktığı ilk sahnede romanın ilerleyen bölümlerinde bir felaketin habercisi olacağını hissettirir.

88. sayfadan 95. sayfaya kadar kadar İhsan, Suat, Mümtaz ve arkadaşları memleket meseleleri üzerine tartışırlar. İhsan, sürekli bir arayış içinde olan Türk insanının ve aydınının kendi mazisiyle olan bağlarını koparamayacağını ve bu maziden yola çıkarak yeni bir yaşam anlayışı yaratılması gerektiğini ifade eder. Suat ise yeni bir hayat kurmak için eskiye ait ne varsa hepsini reddetmek gerektiğini savunur. İhsan ve Mümtaz’ın “maziye bağlı âti” görüşüne karşın Suat, “maziyi yok sayan âti” düşüncesine bağlıdır. “Eskiyi devam ettirdikten sonra, yeni hayat şekli aramak ne için?”[5] diye soran Suat, eskinin tüm değerlerine sırt çevirir ve yeni bir dünya düzeni yaratmak için öncelikle “yeni bir insan” yaratılması gerektiğini iddia eder. Yenilik için yıkımın şart olduğunu düşünür. Bu yüzden yaklaşmakta olan savaşı olağan karşılar. İhsan ve Mümtaz ise savaşa karşıdır. Savaş, insanlık ve medeniyet için tam bir yıkım olacaktır. Medeniyet değişikliğinin getirdiği bunalımlardan kurtulmak için “istihsal programı” ve “sosyal kalkınma” olarak nitelendirdiği iktisadî reforma ihtiyaç olduğunu söyleyen İhsan, bu reformun nasıl gerçekleşeceğini tam olarak açıklamaz. Değişen zamana ayak uydurabilmek için “yeni hayat şekilleri” kurulması gerektiğini belirtir; ancak “Zaten yapılacak şeyin ne olduğunu bilsem burada sizinle konuşmam,[6] diyerek düşünce ile eylemi birbirinden ayırır. Buna benzer diyaloglar roman boyunca devam eder. Bu konuşmalar aracılığıyla Tanpınar, karakterlerinin birer fikir adamı olarak portrelerini de çizmiştir.

Mümtaz ile Suat’ın maziye bakışları gibi Doğu ve Batı kültürlerini algılayış biçimleri de birbirinden farklıdır. Her fırsatta Şark kültürünü yücelten Mümtaz’a karşı,  “Şark hiçbir zaman hür olmamıştır. O daima sıkı kadrolar içinde âdeta anarşist bir fertçilikte kalmıştır. Hürriyetten o kadar çabuk vazgeçeriz ki… Ve her vesile ile” [7] diyen Suat, Şark kültürünün insanın özgürlüğünü yok ettiğini söyler. Mümtaz Türk musikisini, mimarisini, tarihini ve edebiyatını içselleştiren bir aydın tavrı takınırken Suat, kendi kültürüne karşı yabancılaşan ve bu yabancılaşmanın hezeyanlarını yaşayan bir aydın  olarak karşımıza çıkar.

Mümtaz ve Suat arasındaki zıtlık sadece fikir zemininde ortaya çıkmaz. İki karakterin kişilik özellikleri de çok farklıdır. Mümtaz hayali ve gerçeği bir arada yaşayan, hatta çoğu zaman gerçeklikten kopup kendi hülyalarına sığınan bir insandır. Suat ise sadece gerçeği yaşar, gerçekleşmesi imkânsız olan hülyalara kapılmaz. Suat çapkındır ve hissî duygulardan ziyade tensel zevklerin peşindedir. Mümtaz ise tek bir kadına, Nuran’a âşıktır. Mümtaz’ın Nuran’dan önce başka kadınlara duyduğu yakınlık -Yunan işgalinden kaçarken sığındıkları bir handa karşılaştıkları ve ilk tensel münasebetini yaşadığı esmer bir kız hariç- Nuran’a duyduğu hislerin yanında çok değersiz kalır.

Mümtaz’ın aşka ve sevdiği kadına bakışı da gerçeklikten uzaktır ve idealize edilmiştir. Mümtaz Nuran’ı minyatürlere, ünlü ressamların tablolarındaki kadınlara -Renoir’ın Okuyan Kadın’ına, Ghirlandaio’nun Mabed’e Takdim’indeki Floransalı Kadın’a- benzetir. Nuran’ın eski zaman güzelleri gibi giyinmesini ister. Mümtaz Nuran’ın varlığında eski musikimizi, Boğaz’ı, tabiatı ve İstanbul’un güzelliklerini bulmaktadır. Mümtaz kendi aşkını yüceltirken Boyacıköyü’ndeki kahveci çırağının, kayıkçı Mehmet’in aşklarını küçümser. Onların sevgilileri Nuran gibi eski kültürümüzün bütün ihtişamını benliğinde taşıyan yüce varlıklar değildir. Mümtaz’ın aşkının ilahi bir yanı vardır. Hatta “hakikatte Nuran’ın aşkı Mümtaz için bir nevi dindi[r]”.[8] Mümtaz bir “rüya gerçekliği” içinde kendi varlığı ile sevgilisinin varlığını bütünleştirmek istemiştir. Nuran, Mümtaz’a kendisini gösteren bir aynadır, varlığının diğer parçasıdır. Suat için aşkın böyle bir yanı yoktur. Suat hedonisttir ve hayatta olduğu müddetçe her türlü hazzı tatmak ister. Suat özgürlüğü sever, her türlü sorumluluktan kaçar. Evliliğe uygun olmadığını bildiği halde evlenmiş ve çocuk sahibi olmuştur. Ancak Suat, ne karısını ne de çocuklarını sever. Kendisini mutsuz eden bir yaşamı sürdürmek Suat’ı huysuz, aksi ve zalim biri haline getirmiştir.

Suat’la Mümtaz’ın birbirlerine karşı hisleri, çocukluklarından beri sevgi ve nefret arasında gidip gelmiştir. Hatta Mümtaz İhsan’la olan yakınlığını Suat’ın kıskandığını düşünür. Suat’ın zekâsının farkında olan İhsan ise Suat’ı şöyle tarif eder: “Fakat kendisine göre bir cazibesi, bir nevi zekâsı olduğu muhakkak. Ama nereye sarf edeceğini bilmeyen takımdan. Belki de onun için rahatsız. Bana hep bir yığın duvara başını çarpıyor gibi geliyor.” [9]

Ahmet Hamdi Tanpınar roman boyunca Mümtaz ve İhsan’ın kişiliklerini ayrıntılı olarak yansıtır, uzun konuşmalar aracılığıyla karakterlerinin memleket meselelerine ve çeşitli konulara dair fikirlerini belirtmelerine izin verir. Suat ise  romanda yalnızca birkaç sahnede gerçek bir insan olarak karşımıza çıkar. Bunun dışında Mümtaz’ın kafasında, düşüncelerinin arasında gezinen bir gölge kahramandır Suat. Mümtaz’ı kötülükle, bunalımla, huzursuzlukla, tereddütle karşılaştıran karanlık bir kişiliktir.

***

Romanın “Nuran” başlığını taşıyan ikinci bölümü Nuran ve Mümtaz aşkına odaklanır. Nuran, Mümtaz’la tanıştığında kendisini aldatan eşi Fahir’den ayrılmış fakat yeni bir aşka hazır olmayan bir kadındır. Nuran, kendisini aniden gelen aşkın kollarına bırakır ancak Nuran’ın etrafında Mümtaz’la olmasını istemeyen pek çok kişi vardır. Nuran’ı bu insanlar kadar tedirgin eden bir başka şey de büyükannesinin hayalidir. Nuran’ın büyükannesi, büyük dedesi Talat Bey’i aldatmış ve Talat Bey acısını “Mahur Beste” adını verdiği bir musiki eserinde dile getirmiştir. Nuran’ın hayattaki en büyük korkusu büyük annesi gibi tutkularına yenilmek ve sonunda mutsuz olmaktır.

Nuran’ı üniversite yıllarından tanıyan Suat da eskiden Nuran’a âşıktır. Ancak Nuran, Fahir’le evlenince arkadaşlıkları da sona ermiştir. Suat hastalığının etkisiyle tekrar Nuran’ı düşünmeye başlar ve ona bir aşk mektubu yazar. Suat’ın da Nuran’a ilgi duyduğunu öğrenen Mümtaz, Suat’ı bir saplantı haline getirir ve sürekli onu düşünmeye başlar. Tanpınar’ın ifadesiyle Suat “birdenbire pencereden düşen bir taş gibi hayatının ortasına düşmüştür”[10]Mümtaz’ın. Suat’ın hem kendi hayatını hem de Nuran’la yakaladığı mutluluğu mahvedeceğini hisseden Mümtaz, Suat’ı düşününce adeta bir histeri krizine tutulur. Mümtaz, “farkında olmadan bütün zulüm görenlerin kendilerine zulmedene, serçenin atmacaya karşı duyduğu cazibeye benzer bir his duyuyordu[r]” [11] Suat’a karşı.

Romanın ikinci bölümünde yaz mevsiminin sonuna yaklaşılırken Mümtaz ve Nuran’ın aşkının da son baharı yaşanmaktadır. Nuran ve Mümtaz aşkının sona yaklaşması romanın “Suat” adını taşıyan üçüncü bölümüyle başlar. Suat’ın romandaki asıl işlevi de bu bölümde ortaya çıkar. Bölümün başlangıcında Mümtaz’ın Emirgan’daki evinde toplanan Nuran, İhsan, Macide, Nuran’ın dayısı Tevfik Bey ve Mümtaz’ın Galatasaray’dan arkadaşları bir yandan sohbet ederken bir yandan da Türk sanat musikisi dinlerler. Gecede hazır bulunan Emin Dede ve Ressam Cemil, ferahfezâ ayinini taksim ederken musikiyi dinleyenler adeta bir vecd içinde -Tanpınar’ın deyişiyle- başka bir dünyanın eşiğinden atlamışlardır. Suat, birinci selâmın ortasına doğru geldiğinde onlarla aynı duyguları paylaşmaz. Herkesin çok etkilendiği musikiyi dinlerken bile alaycıdır. Yüzünde isyan eden bir ruhun iç sıkıntısı ve hiddeti vardır. Tanpınar’ın uzun bir şekilde tasvir ettiği bu ayin bölümünde herkes kendi iç dünyasının ıstıraplarıyla meşguldür. Mümtaz’ın düşüncesi ise bir fikr-i sabit gibi Suat’a yönelmiştir. “Suat bu gece bir şeyler yapacak”[12] diyen Mümtaz, o geceden sonra Suat’ın “duvarda asılı silahı patlatacağını” hissetmiş ve yaşanacak felaketi önceden görmüştür.

Musiki dinletisinden sonra Suat evdekilere ölüm yoluyla hürriyetine kavuşmak isteyen bir adamın hikâyesini anlatır. Suat’ın anlattığı kendi hikâyesidir aslında ve bu hikâyeyi Mümtaz’ın yazmasını ister. Mümtaz bir hikâye anlatıcısıdır Suat’ın gözünde. Kendisi ise hikâyeyi yaşayan kişidir.[13] Suat’a göre ölüm yeniden doğuştur, tanrılaşmaktır. [14] “… Ama işte bu ölüm istediğin yeniden doğuşu temin edemez. Hiç olmazsa her zaman için. Çünkü bu isyanla biz kategorinin dışına çıkarız,[15] diyen İhsan, imanlı bir insanın bu dünyanın ıstıraplarına da katlanması gerektiğini, intihar yoluyla gelen ölümün insanı tanrılaştırmayacağını ifade ederek Suat’ın ölüm hakkındaki fikirlerine karşı çıkar. Bu konuşma Suat’ın intihar eylemi üzerinde düşündüğünü okuyucuya hissettirir.

Mümtaz ve Nuran, Emirgan’dan döndükleri bir gün yeni evlerinin kapısını açınca Suat’ın tavana asılmış cesediyle karşılaşırlar. İkisi de bu ölüm sahnesini bir gece önce rüyalarında görmüştür. Suat’ın her şeye isyan eden alaycı gülüşü ölgün yüzünde bile hissedilmektedir.

Suat intihar etmeden önce bir mektup yazmıştır. Mümtaz sürekli bu mektubu okur. “Hepimiz hissîyiz. Ben de İhsan da Suat da… Onun için hiçbir şey yapamadık! Bizde insanı çürüten bir taraf var!”[16] diyen Mümtaz kendisi gibi Suat’ın da zayıf, hissî ve müdafaasız olduğunu düşünür. İhsan ise Suat’ın ölümünü her zamanki akılcı bakış açısıyla değerlendirir: “Bütün ömrünce hasretini çektiği hareket… Fakat Suat’ı tek bir düşüncede bulmağa çalışma. O karışık adamdı. Garip bir gururu vardı. Sansüeldi, isyankârdı ve nihayet … Hastaydı…”[17]Benim ferdin peşinde koşacak vaktim yok. Ben cemaat ile meşgulüm …[18] diyen İhsan, içinde bulundukları dönemin koşullarında ferdi ıstıraplarla değil, toplumsal meselelerle ilgilenmek gerektiğini düşünür ve Suat’ın intiharı üzerinde fazla durmaz.

İhsan, Mümtaz’ın hayatını sadece Nuran’a bağlamasını ve ondan ayrıldıktan sonra bütün meşguliyetlerini -Şeyh Galip hakkında yazdığı kitabı- bırakmasını eleştirir ve Mümtaz’a, “Mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol! Onu kendi uzviyetinde bir ağaç gibi yetiştir. Onun etrafında bir bahçıvan gibi sabırlı ve dikkatli çalış!”[19] diyerek, Nuran’la yaşadıklarını unutmasını ve kendi hayat yolunu çizmesini tavsiye eder. Mümtaz’ın “hissi adam” olmaktan kurtulup “eylem ve mücadele adamı” olması için içinde yaşadığı fırtınaları dindirmesi gerekecektir.

devamı gelecek.

[1] Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, 16. Baskı, İstanbul, Dergâh Yayınları, 2008, s. 54

[2] a.g.e., s.51-52

[3] a.g.e., s.69.

[4] a.g.e., s.88.

[5] a.g.e., s.92.

[6] a.g.e., s.251.

[7] a.g.e., s.283.

[8] a.g.e., s.166.

[9] a.g.e., s.238.

[10] a.g.e., s.224.

[11] a.g.e., s.274.

[12] a.g.e., s.284.

[13] a.g.e., s.291.

[14] a.g.e., s.288.

[15] a.g.e., s.291.

[16] a.g.e., s.334.

[17] a.g.e., s.332.

[18] a.g.e., s.301.

[19] a.g.e., s.333.