Sylvia Plath ve Nilgün Marmara’nın Ruh Ortaklığı

Dünya edebiyatının en önemli kadın şairlerinden Sylvia Plath’ın yaşamı ve sanatı, ‘intihar’ olgusunu yaşamının eksenine alan pek çok şairin yaşamı gibi daha önceden de ilgimi çekmişti. Geçenlerde bir kütüphanede, 29 yaşındayken yaşamına son veren Nilgün Marmara’nın Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’den Ocak 1985’teki mezuniyet tezinin kitaplaşmış haliyle karşılaşınca inanılmaz bir heyecan duydum. Tezin konu başlığı “Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi” idi.

Nilgün Marmara

Sylvia Plath’ın yaşamı ve sanatına yeniden odaklandığım birkaç günden beri, bana tam anlamıyla bir kılavuz kitap oldu bu çalışma. Son derece zeki, sorgulayıcı ve eleştirel bir bakış açısıyla yaşamı anlamlandırmaya çalışan, ölüm gerçeğinin bütün ürpertisini içimizde derin kırılmalarla duyumsatan iki kadın şair… Kitaptaki yorumlardan çıkarsadığıma göre, Nilgün Marmara henüz gencecik bir öğrenciyken, bir yandan Sylvia Plath’ın dünyasını irdeliyor bir yandan da kendi içsel çözümlemelerine yöneliyordu. Her iki şairin iç uzamlarında, dizelerden ve yaşamdan süzülüp gelen büyülü bir ruh yoldaşlığını fark ediverdim kitabı bitirdiğimde. Nilgün Marmara’ya göre Plath’ın intiharında saklı gizem şuydu: “Kendini yok ederek varlığını ortaya koymak; kendi var oluşunu kanıtlamak.”

slyvia - II

Sylvia Plath’ın yaşamıyla ilgili en çarpıcı bilgilere ve anekdotlara yine Nilgün Marmara vesilesiyle ulaştım. Plath’ın yaşamının önemli bir dönemini yakından gözlemleyen, Plath ve eşi Ted Hughes’in yakın dostlarından editör, eleştirmen ve şair Alfred (namıdiğer A.) Alvarez’in İntihar: Kan Dökücü Tanrı adlı kitabı, Marmara’nın kaynakçasında başta gelen yapıtlardan. Ayrıca Plath’ın ölümünden sonra eşinin yayına hazırladığı günceler de şairi ilk elden tanımak açısından büyük önem taşıyor. A. Alvarez, kitabın girişinde şairin ‘ölmek’le ilgili dizelerine yer veriyor:

“Ölmek / Bir sanattır her şey gibi /Eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi / Öyle ustaca ki insana korkunç geliyor / Öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor / Bu konuda iddialıyım sanırım.”

Bu dizelerde şairin ölüm tutkusu derinden duyumsanıyor ve ölümü bir sanatla eş tutmasındaki patoloji yakından seziliyor. Alvarez, kitabında Bakunin’den de bir söz aktarıyor: “Yıkma tutkusu aynı zamanda bir yaratma tutkusudur.” Yeni yaratımlara ulaşabilmek, her türlü form ve biçemin reddedilerek aşılması, hatta yıkılmasıyla mümkün görünüyor bu görüşe göre.

Sylvia Plath, 1932’de Boston’da dünyaya gelir. O, gerçekten mucize çocuklardan biridir; ilk şiiri sekiz yaşındayken yayımlar. Wellesley Lisesi’nde ve Smith Koleji’nde pek çok ödül alan, son derece parlak bir öğrencidir. Babası, Boston Üniversitesi’nde biyoloji profesörüdür ve özellikle kuş, böcek, balık ve yabanarıları konusunda uluslararası bir otoritedir. Ne yazık ki Sylvia henüz on yaşındayken babasının ölümüyle sarsılır. Annesi, iki çocuğunu tek başına yetiştirebilmek için didinip duran, fedakar bir öğretmendir. Sylvia’nın yaşamı boyunca annesine yazdığı üç yüze yakın mektup, annesiyle diyaloğunda sevginin payını kanıtlamakta. Plath’ın hem annesi hem de babası Alman kökenlidir ve Almanca bilmektedir. İkisi de akademik çevreden gelen aydın insanlar olarak Sylvia’nın dünyasında önemli yer tutarlar. Sylvia için bütün yollar akademisyenliğe çıkar. Şiir yarışmalarında en iyi dereceleri alan Sylvia Plath, edebiyattaki başarısını Cambridge Üniversitesi’nde okumak üzere burs kazanmasıyla perçinler. Burada İngiliz Edebiyatı üzerine yüksek lisans yapar. 1953’te “Mademoiselle” dergisinin şiir yarışmasında birincilik ödülü alır.

Dışarıdan bakılınca tipik bir başarı öyküsüdür: Hiçbir şeyin ona yetişmeyeceği bir hızla ve amansızca ilerleyen muhteşem bir sürücü. Ve bu, bir ömür boyu sürebilirdi, ivmeyi durduracak hiçbir şey yoktu ve ona tüm bu yengileri getiren araç, hız ve basınca son derece dayanıklıydı. Ama Sylvia, ilerlediği bu yolda zaten iki büyük sarsıntı geçirir. Kolejin son yılında ve “Mademoiselle”e gidip geldiği sıralar, ruhsal bir bunalım geçirir ve ciddi bir intihar girişiminde bulunr. Sonradan bu olay, Sırça Fanus romanının ana izleği olacaktır. Bu olayın ardından kendisini biraz toparladığında akademik başarı ve ödüllerin kendisi için fazla bir anlam taşımadığını anlayacak, böylece üniversite hayatını bir kenara itecektir…

İngiltere’de yaşamını sürdürürken, 1956’da kendisi gibi yetenekli bir şair olan Ted Hughes’la evlenen Sylvia Plath, 1957’de gittikleri Amerika’nın Boston şehrinde Robert Lowell’in verdiği şiir yazımı seminerine katıldığında, dersi veren şairin yazım anlayışından da etkilenerek, daha az kontrollü bir tarzda, bireysel ve kişisel yaşantılarını biçimde özgürce yansıtmaya özel bir önem vermeye başlar. Kısa bir süre sonra ise akademik kariyerine tamamen nokta koyar; şansına ve yeteneğine güvenip bir şair olarak hayatını kazanmaya karar verir.

A. Alvarez’in yazdığına göre, “Ted ve Sylvia, Regent Hayvanat Bahçesi’ne fazla uzak olmayan küçük bir evde yaşıyorlardı. Pencereleri ıssız bir meydana bakıyordu: Bakımsızlıktan vahşi bir görünüm alan bahçeyi çepeçevre saran, boyası dökülmüş evler vardı… Onların oturduğu meydana el atılmamıştı. Kirli, bakımsız ve çocuklar yüzünden karmakarışıktı… Dar bir ara ve bir bisikletten sonraki kirli merdivenlerin bir kat üstü Hugheslar’ın eviydi. Öyle ufaktı ki her şey üst üste yığılmış gibiydi. Salona zor girebilirdiniz, öylesine dar ve sıkışıktı ki, mantonuzu zorlukla çıkarabilirdiniz. Mutfak tek kişi için yapılmıştı sanki; uzunluğu ancak kollarınızı açacak kadardı. Oturma odasında resimler ve kitaplardan iki duvar arasında büzülerek otururdunuz… Fakat renkler coşkulu, eşyalar sevimliydi ve her tarafa onların soluğu sinmişti. Daktilo, pencereye yakın küçük bir masanın üstünde duruyordu, biri bebekle uğraşırken, diğeri şiire taşınıyordu. Odayı bebeğin beşiğine bırakmak için geceleri daktiloyu oradan alıyorlardı… Bu, Ted’in zamanıydı; küçümsenmeyecek bir şöhretin eşiğindeydi. İlk kitabı büyük başarı kazanmış, Birleşik Devletler’de tüm ödülleri almıştı… İngiliz şiirinin tekdüzeliğinde güçlü ve inkâr edilemez bir soluk doğmuştu… O günlerde Sylvia ortadan silinmişti sanki; şiir genç anne ve ev kadını için mola veriyordu. Uzun ince bir vücudu, pek güzel olmayan ama tetikte bekleyen, duygulu, uzunca bir yüzü, kıvrak dudakları ve güzel kahverengi gözleri vardı. Kestane rengi saçları tepesinde toplanmıştı. Üstüne bir kot ve basit tişörtler giyen kıpır kıpır bir Amerikalıydı. Yemek reklamındaki genç kadın gibi becerikli, kusursuz, pırıl pırıl, dost canlısı ve henüz oldukça mesafeli.” (s. 15-16)

Evliliğinin ‘sırça fanus’u içinde yaşayan Sylvia Plath bir yandan şiirlerini yayımlamaya ve kitaplaştırmaya gayret eder. A. Alvarez’in anlattığına göre, Amerika’dayken “Observer” incelemesi için Sylvia’nın ilk şiir kitabını gönderir ona. Eleştirmen, bu kitaptaki şiirlerin, Sylvia’nın kendisinde bıraktığı izlenimlere uygun olduğundan söz eder; ciddi, yetenekli, temkinli ve hâlâ kocasının etkisi altında olan şiirler. Sylvia’nın kendi üslubunu aradığını, ama yöntemsel yaratıcılığının mükemmel olduğunu belirten A. Alvarez, bunu izleyen ikinci kitabı Colossus’un şair olarak Sylvia’nın kişiliğini tam anlamıyla sergileyen bir kitap olduğunu dile getirir. Kitap için, “Bir avuç dolusu güzel şiirden oluşur ama en önemlisi, Sylvia’nın dili işlerken eriştiği yoğunluk ve kusursuzluk, ortaya koyduğu mükemmel yaratıcılıktır” der.

Daha sonra bir oğlu olur Sylvia’nın. Ancak aradığı dinginliği evliliğinde bulamaz; çünkü ne kadar uyumlu bir çift gibi görünseler de evlilikleri bir noktada yarılır, araya derin ve aşılmaz bir uçurum girmiştir. Ted, Sylvia’yı terk eder bir gün; ayrı evlerde oturmaya başlarlar. Bir zamanlar babası gibi putlaştırdığı, onun beğenisi ve önerileriyle kendi şiirini geliştirdiği, dizelerini paylaştığı Ted Hughes yoktur yaşamında artık. A. Alvarez, bu ayrılığı çok etkili bir biçimde yorumlar: Sorunlar farklılıklarda değil katlanılmaz benzerliklerdedir. Gerçekten, özgün, tutkulu, bütün bütüne şiirle dolu ve üretken iki şair, evlilikle bir araya gelince, birinin yazdığı şiir, ötekinde onun kendi kafatasından kazınıp çıkarıldığı izlenimini uyandırıyordu büyük olasılıkla.

Sylvia Plath’taki intihar saplantısı yaşamı boyunca yakasını bırakmaz. İlk girişiminden on yıl sonra, araba kazası süsü verdiği bir intihar girişiminde daha bulunur. Sylvia soğukkanlılıkla arabasını yoldan çıkardığını ve o an içtenlikle ölümü istediğini anlatır aile dostu Alvarez’e. Her on yılda bir uğradığı ve alay ettiği bir kıyıdır ölüm: “Bak gene yaptım işte / Her on yılda bir / Nasılsa buluyorum yolunu / Yalnızca otuzundayım / Ve kedi gibi dokuz canlı.” İntihar oyununun üçüncü perdesi ne yazık ki ölüme kavuşturacaktır şairi; o hem alaysadığı hem de tutkuyla istediği ölüme. Babasının erkenden ölümü; dünyayı ve onu bırakıp gitmesi Sylvia Plath’ta öylesine derin bir ruhsal travma yaratmıştır ki, şair için ölüm, her on yılda ödenmesi gereken bir borç gibidir.

Bu büyüsel bir yoldu adeta; biricik babaya kavuşma düşüyle ilişkili tutkulu bir etkinlikti, hem sevgi içeriyordu hem de karanlık bir nefret ve öfke vardı bu girişimin derin labirentlerinde. İçsel korkuları da “üstünde durmaya çalıştığı vahşi kısrak veya uçuruma sürmek istediği araba gibi elle tutulur ve somuttu.” 30 yaşında da tıpkı on yıl öncesindeki gibi korunmasız, terk edilmiş, yaralanmış ve öfkelidir. İçindeki acı ve öfke şiirler halinde taşar ruhundan. Şiirlerinde hiç bırakmadığı bir yöntem de, onları her zaman yüksek sesle okumasıdır. Bu yolla şiirin ses örüntüsünde kusursuzluğa, melodi ve ritme ulaşmaya çalışır. Nasıl ki çocuklar sevgisine muhtaçsa, şiir de sesine muhtaçtır ona göre.

Bu zorlu döneminde Plath, giderek yıkıcı ögelere daha çok yer vermeye ve şiirini bu şiddetten beslemeye başlar; yıkma tutkusunun yaratma tutkusuyla özdeş olduğunu seziyordur sanki: “Kan kesilen jettir şiir / Durdurmanın yolu yok. / Verdin elime iki çocuk, iki gül.” Gerçekten de dur durak bilmez bir şiir tutkusu ve şiddetli bir öfkeyle yazar; günlük yaşamın bütün öğelerini, yaşantısal şiddetten beslenen her türlü ayrıntıyı şiirine taşır, bir büyücü gibi ölümü kutsar: “Uydurmuyorum / Koru çiçek yapar / Şebnem yıldız / Ölü çan / Ölü çan / Birileri için çalınan.” Baba adı şiirine yazdığı ön sözde hayal ürünü bir alegoriden bahseder. Şiirin anlatıcısının Nazi bir babayla Yahudi bir annenin kavgasını dile getirdiğinden söz eder. Ama belki de şeytanın egemenliğindeki bir kadın gibi ölü babasının kendi içinde yaşattığı hayalidir bu. Şeytanın hükmettiği bu kadına vampir adını veren şairin, bu hayalden kurtulması ancak ve ancak lambadaki dev gibi onu salıvermesiyle mümkün olacaktır. Bu salıverme işlemi şiirleri aracılığıyla gerçekleşir. Şiirleri, ölümü Sylvia’da cisimleştirirken, bir yandan da diyalektik bir bakışla, bunu yoğun bir yaşamsallık ve yaratıcılık biçiminde ortaya koyar. Ölümü yazdıkça yaşaması için gerekli olan her şeye kavuşur gibidir şair. Bu anlamda, Sylvia Plath, felaketi sanata dönüştürmedeki olağanüstü yetenek ve cesareti ile az bulunur bir şairdir.

Bir yazarı doğrudan tanımak için -varsa- günlüklerini okumak bence çok önemli. Çünkü günlükler, yazarın kendi içselliğini hiçbir baskı ve sansür uygulamadan, doğrudan ortaya koyabildiği, iç dünyasını olabildiğince sergileyebildiği yazılardır. Günlükler, başkalarının okuyacağı dikkate alınmadan yazılır çoğu kez. Yazar bilinçaltı derinliklerinden süzülüp gelen bir oto-sansür de uygulamamışsa günlükler tam anlamıyla yazara ayna tutan yapıtlardır. Oto-sansür de sonuçta yazarı ele verir bir anlamda. Bu bağlamda Sylvia Plath’ın Günlükleri önemli. 3 Kasım 1952 tarihli günlüğünden bir bölüm:

“Korkuyorum. Katı değilim, içim boş. Gözlerimin ardında uyuşmuş, felç olmuş bir mağara, bir cehennem kuyusu, alaycı bir hiçlik duyumsuyorum. Hiç düşünmedim. Hiç yazmadım, hiç acı çekmedim. Canıma kıymak istiyorum, sorumluluktan kaçmak, aşağılık bir yaratık gibi sürüne sürüne döl yatağına dönmek istiyorum. Kim olduğumu, nereye gittiğimi bilmiyorum. Bu korkunç soruları yanıtlayacak olan benim. Özgürlükten soyluca kaçışı özlüyorum. Güçsüz, yorgun, sağlıklı, etkin bir zekâ ile istemi gerektiren güçlü, yapıcı insancıl inançtan tiksinerek kaçıyorum.”

Yaşadığı bunalımı çok etkili bir anlatımla dile getiriyor Sylvia Plath. “Ana rahmine dönüş” isteği, doğum-ölüm döngüselliğini içeren, ‘ölüm’ün de simgesi olan çok önemli bir psikanalitik kavram.

1963 yılında ölümle üçüncü randevusu çok acıdır Plath’ın… Sabah altı sıralarında çocukların odasına çıkar Sylvia. Masaya bir tabak ekmek, tereyağı ve iki süt biberonu koyar. Sonra mutfağa geri döner. Kapıyı ve pencereleri kalın bezlerle iyice kapatır, havagazı fırınını açar, başını fırının içine uzatır ve gaz düğmesini çevirir! Nilgün Marmara bu inanılmaz trajediyi açıklarken, onun Sırça Fanus’ta dile getirdiği şu cümleyi alıntılıyor önce: “Günün birinde üniversitede, Avrupa’da, bir yerlerde, herhangi bir yerde… sırça fanusun boğucu çarpıtmalarıyla birlikte üstüme tekrar inip inmeyeceğini nerden bilebilirdim ki?…” ve sonra şöyle yorumluyor: “Sırça Fanus‘un en son kez bir gaz ocağı şeklinde inmesi ve Plath’ın intiharının, benzer bir soruyu bir kez daha sorması olasılığını ortadan kaldırması ne acıdır.”

Nilgün Marmara’ya göre, şairin Babacığım, 40 Derece Ateş, Leydi Lazarus gibi şiirleri Plath’ın içsel özel dünyasının öğeleriyle toplumsal olayları, toplama kamplarını, Hiroşima’nın bombalanışını son derece özgün bir atmosferde, kendi acılarını evrensel-toplumsal acılarla buluşturup kaynaştırmasındaki başarısı olarak yorumlanabilir. Bu arada Plath’a göre erkekler; babası, kocası faşist ordular gibidirler ve ne yazık ki “Her kadın faşistlere tapar, / Suratına inen çizmeye, senin gibi / Bir hayvanın hayvanca, hayvanca / kalbine.” İkili ilişkilerdeki faşizmi ve terörü en sivri diliyle yansıtır Plath. Leydi Lazarus şiirinde reenkarnasyonla erkekleri yiyen bir cadı olur: “Küllerin arasından / Kırmızı saçımla yükseliyorum / Ve erkekleri hava gibi yiyorum.” Elbette, bilinçaltı bir itkiyle kendisini ölüm ya da ayrılık biçiminde terk eden, yalnız bırakan baba ve koca imgeleriyle hesaplaşır aslolarak.

Nilgün Marmara, o çarpıcı anlatımıyla ‘ölüm’ ve ‘Plath’ hakkında şunları yazıyor:
“Ölüm, Sisypus’un kayasıdır. Onun mahvoluşu, cezalandırılışı, onu yaşadığı için acı çekmeye zorlayan absürd bir eyleme dönüşür. Plath’ın kayası muazzam bir hayal gücünün yanı sıra mutfağıdır, anne ve eş olmanın sorumluluklarıdır. Ama ona kendi ölümünü dayatan odadan çıkıp kapıyı kapar… Ölüm hakkında yazdıkça hayal dünyası giderek güçlendi ve bereketli bir hale geldi. Böylece, yaşamak için her türlü sebebi oldu der Alvarez. Her türlü sebebi oldu’nun yerine, hiçbir sebebi olmadı’yı koyabiliriz, çünkü Plath bunu bizzat yapmıştır. Her şeyin yerine hiçbir şeyi koymuştur. Ona göre stimülasyon iki uçlu bir değnekti; bir ucu yaşama, diğer ucuysa ölüme dönük. O, ‘rien’ (hiçlik) ucunu seçti.” (s. 29)

Ve ne yazık ki bir gün gelir, Nilgün Marmara da ölüme dönük olan ucu; hiçliği tercih eder. O da varoluşunu bu yolla daha anlamlı kılacağını düşünüyordur belki de.

Nilgün Marmara, Sylvia Plath’ın intiharının nedenlerini irdelerken, kendi içinde meşum bir tohum gibi bilinci ya da bilinçaltı kaynaklarıyla büyüttüğü intihar eğilimini sezdiriyor sanki: “Plath’ın narin, incinebilir ruhani varlığı ve her şeyin sürekli kirlenişinin iç karartıcı bir şekilde farkında oluşu, onu ölüme sürüklemiştir. Kadınların toplumsal bir hastalığın sonucu olan perişanlığının kurbanı olmuştur. Karmaşık düşünce yapısının yol açtığı gerilimin niteliği çözümsüzlük doğururken, yaşamının gerilimi sonsuza akar. Bu farklılık ölümün seçilmesinde, zihnin karmaşıklığının kurgusal bir temelde yaşamın sonsuzluğunda birleştirilmesinde ve saf insanilikle felaketimsi bir ölümlülüğe ulaşmak yolunda şiirler yaratılmasında sentezlenir… Plath’ın varoluşu, zalimliği doğal olarak kendisini yabancılaşmaya itecek olan şikâyetçi zihni tarafından beslenen bir yalnızlık peçesiyle örtülür. Istırap içinde yaşar ve kaçamak kederini kavramayı başarır. Şiirlerini köşkünün tamiratı sırasında konan tuğlalar, intiharınıysa tam bir başarısızlık olan bu evin tamamen yıkılması olarak görebiliriz… Alvarez’e ve bize göre hayatla ölümün, doğmanın ve kendini öldürmenin derin anlamını aramak, geçerli sınıflandırmalardan arınmış ve varoluşu hem mikrokozmosla, hem de makrokozmosla olan bağlarıyla birlikte içtenlikle anlamaya çalışan kişilerin işi olmalıdır.”(s. 24-25)

Sylvia Plath dünyadan, yaşamdan kopup gittiğinde Nilgün Marmara henüz beş yaşında bir çocuktu. Yaşam olayları, okudukları ve araştırdıkları Marmara’yı öyle bir noktaya getirdi ki bu durum, Plath ile arasında bir ruh ortaklığı yarattı. Plath’ın şiir dizelerinin izini süren, yaşamındaki açmazları çözümlemeye ve anlamaya çalışan genç bir üniversiteli olarak, kendi düşünce ve düşlem dünyasına çok yakın bulduğunu düşündüğüm bu şairle ilgili tez araştırmasına yöneldi. Tarihi göz önüne alınırsa (1985) bu araştırmanın, oldukça ileri aşamada, derinlikli, nitelikli ve özlü bir akademik mezuniyet çalışması olduğu da kuşku götürmüyor.

Nilgün Marmara’nın, Sylvia Plath’ın öldüğü yaşa çok yakın bir yaşta (29) yaşamına son vermesi, insanın içini ürperten acı bir gerçek… Paralel yaşamlar… Varoluşun sancıları… Kadın olmanın çelişkili süreçleri… Normalin üstünde iki zeka… İnanılmaz derecede yaratıcı iki insan… Akademik başarıya sahip iki kadın… Duyarlı iki kadın şair… Sıra dışı iki karakter… İki üstün yetenek… Kadınları hapseden, boğan toplumsal ‘sırça fanus’u kırmaya çalışan iki ruh yoldaşı: Nilgün Marmara ve Sylvia Plath… Bence ‘iki mucize kadın’ onlar… İnsanlığın ufkundan bir şimşek hızıyla geçip ‘yazgı’ olarak kabullenilen birçok saçmalığı sorgulayıp reddederlerken, o kısacık süren yıldızsı geçişlerinde, dünya üzerinde inanılmaz bir aydınlanma anı yarattıkları için, her zaman bizlerde ve insanlığın belleğinde yaşamlarını sürdürüyorlar…

* (İlk olarak F Dergi’de yayımlanmıştır, Haziran 2012)