Suskun Söz: Özgürleşen Edebiyat

Bir metni edebi kılan nitelikler nelerdir? Ya da bir eseri okurken onun edebi özelliklere sahip olup olmadığını tartacak kriterler var mıdır?

Yaşadığımız çağda böylesine büyük bir soruya verilen cevap genelde okura bırakılmıştır. Bir kitabın edebiyat olup olmadığını okurun belirlemesi sorunun amacını kolaylaştırıyor. Böyle bir kolaylaştırma kestirme bir görelilikten ibarettir. Bu kestirme görelilik estetik yöntem ve pratikleri yalnızca deneyimlere indirger. Oysa estetik yöntem ve pratiklerin aynı zamanda bir tarihselliği vardır. Yani “Edebiyat nedir?” sorusuna izafi bir cevap verilemez.

Öte yandan sual belirli yazılı eserlerden oluşan ve bir repertuvar misali katı kurallara sahip bir öz anlamına da gelmez. Öz burada yalnızca bir ideayı veya aşkınlığı işaret eden büyük güç anlamına gelir. Kutsal işaretleri, yönleri gösterir. Edebiyatı yalnızca kutsal metinlere indirgersek kavrama büyük bir haksızlık etmiş oluruz.

“Edebiyat nedir?” sorusuna verilen cevapların oluşturduğu ikiliği aşabilmek adına sorunun çerçevesini ısrarla yeniden çizmekte fayda var. Geçtiğimiz aylarda MonoKL Yayınlarından çıkan Jacques Ranciere’in Suskun Söz adlı eseri bu suali sorunsallaştırarak yeniden ele alıyor. Fakat Ranciere sorudan yeni sorular çıkarma derdinde değil. Öncelikle edebiyat kavramının tarihsel akışı içindeki seyrini inceliyor. Kavramın tarihselliği kitapta Rönesans’la başlıyor. Edebiyat Rönesans’ta sadece güzel yazı ya da dilbilgisi anlamına geliyordu. Filozof Ranciere kavramın anlamının Voltaire’in yaptığı edebiyat tanımıyla değiştiğine işaret ediyor. Voltaire’e göre edebiyat “bütün Avrupa’da beğeniye hitap eden eserler hakkındaki bilgiyi, hikâye, şiir, belagat ve eleştiri tonunu ifade eder.”

Voltaire’in bu tanımı edebiyat kavramına her ne kadar kısıtlamalar getirse de, edebiyatı güzel yazı, dilbilgisi gibi özdeşleştirmelerden uzaklaştırıp eserlerin bilgisine odaklanmasına sağlayıp onu yavaş yavaş modern anlama doğru sürüklüyor. Böyle bir sürüklenme Ranciere için sessiz bir devrime tekabül ediyor. Bu sessiz devrim yazının normatif sistemini yerle bir etmiş ve edebiyatta yepyeni bir döneme kapı açmıştır. Artık edebiyatın kıstaslarının ne olduğunun hiçbir anlamı yoktur. Ranciere’in sessiz devrim diye nitelediği 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyılda edebiyat kendi kıstaslarının ne olduğunu düşünmemiştir. Victor Hugo, Balzac ve Flaubert edebiyat evrenini çevreleyen toplum, sanat ve dil arasındaki ilişkiyi alaşağı etmekle uğraşmışlar, bu evrene unutulmuş kıtaları dâhil etmişlerdir. Fakat bu yazarların hiçbiri kavramın geçirdiği evrim üzerine düşünmemişlerdir. En put kırıcı eserlerinde bile edebiyatın geçirdiği paradigma değişimine değinilmez.

Kitapta sayfalar ilerledikçe Ranciere, Voltaire’den Blanchot’nun edebiyat tanımına geçiyor.
Blanchot edebiyatı tanımlama konusunda dikkatlidir. Yazar için edebiyat tam da kendine ilişkin soruya dönmeyi içeren sonsuz bir harekettir.

Şöyle diyor Blanchot:
“Edebi bir eser, ona nüfuz etmeyi bilen kişi için zengin bir sessizliktir; bize seslenerek bizi kendimize odaklanmaktan alıkoyan o uçsuz bucaksızlığın dile gelişi karşısında sağlam bir savunma ve yüksek bir duvar oluşturur. Kutsal işaretlerin artık ayan olunacak hiç kimseyi bulamadığı bu kadim Tibet’te, bütün edebiyat konuşmaktan vazgeçmişse, nadir bulunacak şey sessizliktir ve edebi sözün kayboluşunu ortaya çıkarabilecek olan şey, belki de sessizliğin yokluğudur.”

Blanchot’nun tanımı ile Voltaire’in satırları bizlere aynı şeyden bahsetmiyor. İki edebiyat tanımı arasında büyük bir gedik var. Blanchot’nun bu metnini Ranciere kitapta Voltaire’in tanımından sonra gerçekleşen sessiz bir devrimin geldiği yer olarak niteliyor. Ardından Blanchot’nun metnindeki kodları çözmeye girişiyor. Blanchot’nun metninde söz ettiği duvar, Tibet ve sessizlik gibi mecazların kaynakları vardır. Bu kaynaklar Flaubert ve Mallarme’nin üstlendiği edebiyatın kutsallaştırılmasına, Flaubert’in hiçbir konusu olmayan bir kitap projesinde ima edilen kayıtsız şartsız yazma zorunluluğu ile hiçlik arasında gerçekleşen bir gece karşılaşmasına atıfta bulunur. Bu atfın kökleri 19. yüzyılda edebiyatın tanımındaki anlam kayması sonucu gerçekleşen sessiz devrimle birlikte Hölderlin’in şaire atfettiği aracılık misyonuna, Schlegel’in şiirini mutlaklaştırmasına, Hegel’in estetiği mutlaklık kavramı ile özdeşleştirmesine ve Novalis’in bahsettiği, yalnız kendisiyle meşgul olan bir dilin geçişliliğine kadar gider.

Bu nedenle Blanchot’nun ibareleri edebiyatın daha farklı bir geleneği, negatif teolojik geleneğinin sonucudur. Nihayet edebiyat mutlak gecenin karanlığında iflah olmaz biçimde sanat ve felsefeyle eşitlenmiştir.

Ranciere eserinin ilerleyen sayfalarında değişen paradigmanın sonucu olarak bir edebiyat tanımı yapıyor. Edebiyatın bahsi geçen sessiz devrim, dil ve sanat üçlüsünün uzlaşmasından oluştuğunu yazıyor. Bu tanım “Edebiyat nedir?” sorusuna tam da edebiyatın tarihsel akışı içerisinde Ranciere’in çıkarttığı sonuçtur. Ranciere daha sonra üç yazar üzerinden bu tanımım eleştirisine girişiyor: Flaubert, Mallarme ve Proust. Flaubert’in konusu olmayan kitap girişimi, Mallarme’nin ideaya tam olarak karşılık gelecek bir yazı projesi ve Proust’un romancının oluşumunu konu olan romanı, Ranciere’in yaptığı edebiyat tanımının çelişkilerini ortaya koyuyor. Sessiz devrim, dil teorisi ve sanat üzerinden yükselen bir edebiyat tanımı ya edebiyatın mutlaklaştırılmasına ya da muğlaklaştırılmasına yol açmıştır. 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başı arasında Fransız devrimcileri ile Alman hayalperestleri, el birliğiyle, akla uygun olan ne varsa hepsini alaşağı etmiş ve iki yüzyıl süren bir çılgınlık ve teori furyasına yol açmışlardır. İşte edebiyat tanımı böylece bir ikiliğe sıkışıp kalmıştır.

Oysa Ranciere için bir ihtimal daha var: Özgürleşen edebiyat.

Ranciere özgürleşen edebiyatın ilkelerini Suskun Söz’ün son bölümlerinde açıklamaya girişiyor. İki ilke belirlenir. İlki temsile dayalı poetikanın ölçütlerine karşı, biçimin içerik karşısındaki kayıtsızlığının savunusudur. İkincisi ise kurgu-şiir fikrine karşı dilin kendine özgü bir tarzı olan şiire işaret edilir. Bu ilke eskinin söze dayalı ‘mimesis’inin karşıtı olarak yazıya özgü bir sanatsal bir eylemdir.

Suskun Söz özgürleşen edebiyatın ilkelerini koyarken yazının içine bedeni de katıyor. Yazı kendisini taşıyan ve doğrudan fikrini kendi bedeninde taşıyan bir hiyeroglif olarak ortaya çıkıyor.

Muğlaklığın ve mutlaklığın karşısında kendi öz fikirleriyle bir eserin fiiliyata geçmesidir özgürleşen edebiyat. Demokratik mürekkebin akışı tek renk yüzey yerine çoklu renklere bırakır kendini. Fakat Ranciere’in önerdiği ‘özgürleşen edebiyat’ etik bir nitelik taşısa da Türkiye edebiyatı üzerinde bir etkisi olabilir mi?

Dikkat edilirse filozofun geliştirdiği tarihçe Avrupa merkezli. Yüzümüzü Türkiye coğrafyasına çevirdiğimiz anda edebiyatın tarihsel seyri değişiyor. Yazarın ‘sessiz devrim’ olarak gördüğü değişim Türkiye’de yerini daha farklı sorunlara bırakmıştır. Yaklaşık iki asırdır devam eden Doğu-Batı sorunu ya da millileşme telaşı (milli edebiyat tartışmaları) Türkiye edebiyatının en çetrefilli sorunlarının başında gelir. Ayrıca bir dönemler romanın frapan ilan edilmesi ya da dişi/kadınsı bir biçim olarak kodlanması bu coğrafyadaki edebiyat tarihinin Avrupa’dan daha farklı geliştiğinin bir göstergesi.

Devam eden ‘dil sorunu’ ise bambaşka bir tartışma konusu. Yirminci yüzyılın başlarında Ermeni soykırımının yarattığı tahribat, hala devam eden Kürt mücadelesi ve Cumhuriyet’le gelen dil devrimi… Bu devrimin yarattığı tek dilli bir ulus anlayışına karşı direnen çok dilli bir edebiyatın doğuşunu gözden kaçırmamak gerekir. Öte yandan Osmanlıca’ya geri dönüş hayalleri ya da Osmanlı alfabesinden Latin alfabesine geçişin yarattığı hayal kırıklıklarının da bu coğrafyada edebiyat üzerinde ciddi anlamda etkileri oldu. Kürtçe’nin, Ermenice’nin -ve dahi Osmanlıca’nın- edebiyat üzerindeki etkileri bu yazının konusu olamayacak derecede derin ve tarihsel bir mesele.

Kuşkusuz Suskun Söz bu sorunlara yanıt arayan bir kitap değil. Bu kitabın bir eksikliği değil aksine eser ‘Edebiyat Nedir?’ sorusunu tekrardan sorup tartışabilmemiz için bir kalkış noktası değerinde çünkü ‘özgürleşen edebiyat’ her coğrafyanın sahip olduğu edebi geleneğindeki radikal kopuşları ya da o gelenekten farklı yönlere sıçrayan edebi eserleri izleyerek yepyeni tarihsel çerçeveler kuruyor.

Kitabın attığı oku ele alıp daha da ileri atabilmek, yazı sanatının özerkliğini ve bir eserin otonom bir nitelik taşıyabilmesi için edebiyat teriminin yeni baştan konuşulması gerekir.

Bu yüzden Ranciere’in Suskun Söz kitabı özgürleşen bir edebiyat için bir ihtimal. Sessizlikle okunmayı bekliyor.

Yazı görseli: Gizem Malkoç

suskun söz -