Suratlar, Kelleler, Göçebeler

Deleuze’ün kavramsallaştırdığı yüz, Bacon’da “kelle” haline gelir. Kendi içine kapanamaz, bütünlüğü asla ele geçirilemez. Ancak hep gelmekte olan bir bütünlükten ya da hiçbir kimliğe bürünmeyen surattan söz edilebilir.

“Sürgülü kapıyı açıp içeri girenin peşi sıra, şapkasını beceriksizce  çıkararak onu izledi. Üzerinde denizin hırpaladığı kaba giysiler vardı ve kendini içinde bulduğu bu geniş salonda hiç mi hiç yeri yoktu. Şapkasını ne yapacağını bilemeyerek cebine tıkıştırmaya çalıştığı sırada diğeri, onu elinden aldı. Sakince ve doğallıkla yapmıştı bunu, beceriksiz genç memnun oldu bu tavırdan. Yine de, ‘O anlıyor’ diye düşündü. ‘Benim ne mal olduğumu çok iyi anlıyor.'” Jack London, Martin Eden, s.5

Martin Eden romanının  daha başında  Jack London, Martin Eden karakterini neresi olduğu pek belli olmayan bir yere, sanki yukarıdan sallanmış bir ip gibi mekana girdirir. Oradan oraya sürüklenen karakterde hem zihinsel hem de içsel ve bedensel bir göçebilirlik söz konusudur. Jack London bunu bilinçli yapar tabi ki, sonrasında gelecek olan olayların haberini verir sanki, göçebe bir insanın tragedyasını…

Göçebe olan kimdir? Kelle göçebe midir? Eğer kelle göçebeyse suratın burada işlevi nedir? Yoksa Deleuze’ün söylediği gibi, “Göçebe olmak sürekli yer değiştirmek değil, yok olmaya/edilmeye direnmektir” diye mi düşünmeliyiz?

Martin, Deleuze’ün söylediğine yakın bir göçebedir. Sürekli kendini ötekilerden eksik, fakir, bilgisiz hisseder; direnir. Var olmak için savaşır, aşık olur, kitap okur, yazı yazar, başarısız olur. Tekrar yazı yazar, tekrar, tekrar, asla pes etmez! Hırçın, usanmaz, yenilgi nedir bilmez bir şekilde kendini yeniler. Bu haliyle tıpkı Bacon portrelerindeki hırçın yüzler gibidir.

Bacon’ın portrelerinde Martin Eden’in suratını görmüş gibi oluruz, telaşlı bir insan vücudunun üzerinde yer almış olarak. Yaklaştıkça uzaklaşır; kendinden sıyrılır, bakışın hükümranlığından… Resimlerdeki suratlar, alımlayıcıya yaklaştıkça gitmenin/gelmenin içinden izler bırakır.  Aynı zamanda, Bacon’ın kelleleri üzerinden “iyilik,” “kötülük,” “insan,” “hayvan” gibi dünyaya dair enteresan bir arkeoloji de yapılabilir. Bacon’ın portrelerindeki “suratlar” belki de, Nietzsche’nin “hükümran insan“ının suretleridir. Özgürleşmiş bir bireyin kellesi, istencin efendisi…! Arayış içinde bir surat mekanizması, sabit olmayan insanın dünyanın içerisinde hayatın tahakkümüne sıkışmış öznesi…! İnsanın kellesinin suratı ya da hayvanın kellesinin suratı olmanın bu dünyada çok farkı yoktur, ikisi de bu dünyanın acılarına tanık olmaktadır. O’nun kellerinin suratları, kendini dünyaya açan veriler gibi hareket halindedir. Yerini yurdunu arayan, evini arayan suratların bakışları nesnesine değer gibidir. Bir yüzey üzerinde “oluşunu” arayan güdüler gibi kendisini temaşa etmiş suratlar. Başka bir yerden gelmiş, o yere ait olmayan, başka bir yere ait olan suratlar. O, suratın yer değiştirmesi; kendi kellesinin suratının duygulanımlar içerisinde  aşınmasıdır.

Duyumsamanın Mantığında’da Deleuze bize bir şey söyler: “Bacon yüzlerin değil kafaların ressamıdır.” Peki, Deleuze’ün Bacon’ın kelleleri/kafaları hakkında  söylediği  bu  kelle/surat ikiliği (ki bu aynı zamanda figür/figüratif ikiliğine işaret eder) nedir? Deleuze’ün Bacon okuması üzerinden yaptığı “yüzü söküp parçalamak,” “kafayı yeniden keşfetmek,” “kafanın yüzün arkasından belirmesini sağlamak,” “yüzsüz bir kafayı ortaya çıkarmak” gibi önermeler, bizi nereye fırlatır? Platonik idealizmi tersyüz etmek ve Lacan’ın “Psikanalizin Dört Temel Kavramı” kitabında ortaya koyduğu özne durumunu sarsmak… Deleuze’ün Bacon okuması ve surat kavramına getirdiği içkin eleştiri, öznenin konumunu bu iki projenin içine salar. Deleuze, Platonik anlamda, kendini kendi dışındaki aşkınsal bir İdea ile kuran metafiziksel bir özü, bir varoluş mantığını arkada bırakır. Yüzeylerde, meydana gelen yarıkların özgürleşmesini arar. Tıpkı Bacon’ın suratın arkasındaki gizli suratı ortaya çıkarması gibi. Tam burada Deleuze’ün Anlamın Mantığı adlı kitabında Platon’un “idea” kuramına yüz çevirmesi önemlidir. Aynı zamanda Deleuze, Lacan’ın psikanaliz derslerindeki Descartes’cı “özne” dünyasına getirdiği içkin eleştiri felsefesinde ikamet eden göçebenin, benliğin/suratın yarılması içinde gezebileceğimiz alanlar yaratır. Bu alanlar içinde adım atabileceğimiz bir yer Yunan mitolojisinde ve masallarında görülen Narcissus mitindeki özdeşleşme momentidir. Suda gördüğü yansımasına âşık olan Narcissus veya Lacan’cı anlamda ancak aynadaki yanılsaması ile bağ kuran (ayna evresinde, örneğin, kendi suratını ancak bir ara-surat ile gören) bir özne mantığı, suratların yüzeyinde gerçekleşen ölüm anını anlaşılır kılar.

Başka türlü söylenirse surat, Deleuze için, her zaman “bedenin ölümüdür” ve Deleuze’ün kendi suratına suratını çeviren, sürekli kendinden uzaklaşan öznesi de bizleri hep ‘arada’ var olan, suratının sınırlarını zorlayan arzu halinde bir beden hareketinin tekrarına iter. Bedenler, kelleler, suratlar birbiri yerine geçerek temaşa eder dolayısıyla; Deleuze’ün farkı içkinleştiren ve “sadece farkların birbirine benzediği” düşüncesinin yer değiştirmesi ortaya çıkar. Bu bakımdan Deleuze’ün kavramsallaştırdığı yüz, Bacon’da “kelle” haline gelir. Kendi içine kapanamaz, bütünlüğü asla ele geçirilemez. Ancak hep gelmekte olan bir bütünlükten ya da hiçbir kimliğe bürünmeyen surattan söz edilebilir.

Bu açıdan bakıldığında, statik olmayan yapısallık içinde tekrar, kopyalama ve yeniden üretim asla nihai bir sabitleme veya belirlenme gibi anlaşılmamalıdır; çünkü ancak bu tekrarlar sayesinde özneyi boydan boya yaran çatlaklar ve yüzeyler açılır, acılar, farklar ortaya çıkar. Bacon’ın suratları, lekelerden ve diyagonal fırça ve boya devinimlerinden oluşur. Resimlerindeki varoluş süreci “acı” duygulanımına denk gelir. Birçok kez tekrarladığı hareket halindeki imgeler “acı” kavramına bağlanır. “Hareket halinde pek çok yüz var ve bu yüzler hareket ederken acı izlenimi uyandırıyor.” (Berger 2009, s.33) Bu bağlamda ortaya çıkan görüngü rastlantının kendisinin tuval üzerindeki temsiline dönüşür.

Sanatçı, bize biçimi alt üst eden suratlar göstermiş, travmatik, yalnız, korkmuş, hapsolmuş suratları yansıtmıştır. Kendi kişiliğinin kesitleri resme dâhil olmuştur. Böylelikle, bir canavar birey yaratmıştır, tıpkı, Jack London’ın Martin Eden’i gibi, basitliği kırarak var etmiştir. Yüzünün uzuvlarını etleştirerek  plastisize etmiştir. Burada suratın eti, çürümüş bir etin yansımasıdır. Adeta etinin arkasındaki yüzünü göstermiştir. Parçalanmış yüzler birer sekans gibidirler. Bir kameranın bakış açısının kayması gibidir. Kullandığı imgeleri çarpıtmış, bunu çarpık uzuvlar aracılığıyla izleyiciye ulaştırmıştır.

“Lucien Freud portresi için üç çalışma,” Francis Bacon, 1965

Bacon’ın resimleri aslında şiddeti direkt olarak göstermek istemez, yüzlerde bir sistem vardır: sinir sistemi. “Ona göre, sinir sistemi beyinden bağımsızdır. Beyine seslenen figüratif resim türü ona süslemeci ve sıkıcı gelir.” (Berger 2009, s.34) Sinir sistemine doğrudan seslenen bu ifadeye ulaşabilmek için Bacon, büyük ölçüde kaza dediği şeye sığınır: “Bana gelince, öyle sanıyorum ki, birazcık olsun hoşlandığım ne varsa, çalışmalarımda çıkış noktası olarak alabildiğim bir kaza sonucunda ortaya çıkmıştır. (Berger 2009: s.34) Bu ifadeyle Bacon resmindeki lekelerde tanımladığı tekrar eden kazayı destekler görünmektedir. Çünkü tüm bu lekeler istem dışı lekelerdir. Resimlerdeki lekelerin gönderimi farklıdır. Lekeler, John Berger’ in deyimiyle bedenden salgılanan sıvıların izleridir: kan, meni, belki de dışkı…  Kellerin suratlarında, bu tür izleri pentür olarak görünür hale getirmiştir. Julia Kristeva’nın deyimiyle [ab-ject] iğrenç olarak bir dışlamadır bu. Bununla birlikte dışlanan şey, “temiz ve her türlü etki ya da pislikten arınmış olduğu tahmin edilen bölgelere sık sık uğrayarak ve oralarda oturak varlığımızın kenarlarında ya da sınırlarında dolaşıp durur.” (Grosz, 1987:108)

Portrelerde, baktığımız yüzlerin biçimleri çirkinleştirilmiştir. Bu nedenle bu kadar ürkütücü, dehşete düşüren, korkuya, kötülüğe ve ölüme dair imgelerdir bunlar. Başların/kellelerin bir oluş esnasında verdikleri anlık pozları görürüz. Kaja Silverman bu pozlar için şöyle söylemiştir: “Öznenin gerçek ya da metaforik kamera tarafından belirli bir şekilde ayrımsanmak için yaptığı ilk şey poz vermektir. Tecrit edilen imgedir. İçeri alınan öznedir. Bu ikisi Bacon’ın resimlerinde genel olarak görülen bir durumdur. Leke gibi ‘poz’ da resmin alımlayıcıya ilettiği itkilerin başında gelir. Nitekim,  “Leke gibi poz da kendisini üstlenen kişiyi ‘resmin içine koyar.’” (Silverman, 2006:294).

Deleuze’e tekrar dönersek; “Bir portreci olarak Bacon’ın resmettiği şey yüz değil, baştır. Bu ikisi arasında büyük fark vardır. Zira yüz, başı kaplayıp örten yapılaşmış bir uzamsal organizasyondur, baş ise, uç noktayı oluştursa da bedene bağlı bir uzuvdur.” (Deleuze, 2009: 28) Baş yani “kelle” burada çok önemli bir yer tutmaktadır. “Kelle ise vücudun yoldaşıdır –üstünde olsa bile… Bir ruhu olmadığı manasına gelmez bu –ama bu vücudu olan bir ruhtur, cismanidir, hayati nefestir, hayvani ruhtur…” (Deleuze) Bacon’ın bu triptikinde gördüğümüz başlar bir hayvanın zihnine benzer, vahşi ve ürkütücü, sezgiseldir. “Bu, zihni olmadığı anlamına gelmez, ama bu, baş, beden olan bir zihindir, bedensel ve yaşamsal nefes, hayvan zihnidir, bu, insanın hayvan zihnidir: domuz zihni, bufalo zihni, köpek zihni, yarasa zihni…” (Deleuze 2009, s.28)

Kelle, bir harekete meyletmiş göçebedir. Yaratıcısının bir hayvan kesimhanesi sahibi gibi  kelle hareketlerinin devinimlerini provoke eden Bacon hiç de kendini geri çekmemiştir. Nitekim, Bacon’ın görsel anlamda plastisize ettiği suratlar, var oluş sorununa saldırıya geçmesi için bir aracı olmuştur. Resmettiği kellelerin suratlarının vahşiliği ve acı çekme halleri, bizlere ısrarla gösterdiği bedenin/suratın sözcelerinin çok sert bir gösterisidir. Beden dünyanın ortasındadır ve hayvani içgüdülerini hareket sayesinde özgürce dışarı çıkarır. Surat kelleye bir yolcu gibi uğramış, değişerek ve değişmeden terk edeceği bu dünyada dokunularak/görülerek fark edilmeye devam edecektir. Bu fark ediliş, aslında “Yaşam” figürüdür. Bacon’ın surata yüklediği hareket sıkışmışlık ve acının tezahürüdür. Bu acı ile Bacon, boya ile sarmalanmış suratları yüzeye vurur. Yüzeye vurulan bu suratlar; gelir, gelir, gelir, eşiğe dayanır. Tıpkı Dostoyevski, karakterlerinin bir anda ortaya çıkıp her şeyi karıştırması gibi…

Notlar:

Berger, J., O Ana Adanmış. İstanbul: Metis, 2009

Deleuze, G., Francis Bacon, Duyumsamanın Mantığı, İstanbul: Norgunk, 2009

Grosz, E., Language and the Limits of the Body: Kristeva and Abjection, Futur Fall Excursions into Postmodernity, ed E Grosz, T. Thread gold, D, Kelly vd, Fidney, 1987

Silverman, K., Görünür Dünyanın Eşiği, İstanbul: Ayrıntı, 2006

London, J., Martin Eden, İstanbul: Öteki, 2016

Yazı Görseli: Otoportre için üç çalışma, Francis Bacon, 1976