Şule Gürbüz’ün Kayıp Zamanının İzinde

Saatin tik tak sesindeki ahenk ve huzur ve hala hayatta olduğunu hissettiren bir imin izleri var Gürbüz’ün satırlarında.

Birkaç hafta önce girdiğim bir kitapçıdan rastgele bir kitap seçmek istedim. Şule Gürbüz’ün kapağında yalnızca adı yazan, arka kapağında hiçbir açıklama yazısı olmayan kadife kırmızımsı kitabına gitti elim. Gerçekten de öyle miymiş bilmek istedim sanırım. Yüzünü hiç görmemiştim, adını duyduğuma ise emindim. Böyle oldu Gürbüz’le tanışmamız. Sonrasında ise kalemiyle bu kadar geç tanıştığım için hayıflandım. Hayıfı üzerimden çabuk attım; sevindim yeni okuyacak olmama ve önümde okuyacak başka eserleri olmasına. Popülizme kurban edilmemiş, saklı bir koy diyebiliriz mekanik saat ustası, yazar Şule Gürbüz için. Keşfetmek isteyen için dipsiz bir kuyu gibi. Yazarla daha önce tanışmamış olanları bir adım öne alalım, işte onlar ki gerçekten şanslı okurlar.

Hemen her yazarın yazma serüveninde geçirdiği bir evrim döngüsü vardır. Çıraklık eseri, ustalık eseri ve ikisi arasında geçen zamandaki diğer tüm eserleri. Ancak Şule Gürbüz bu döngünün pek yakınından geçmemiş gibi. Uzun aralar vererek yazdığı tüm eserleri sanki aynı ustalıkla, aynı olgunlukla yazılmış. Şiir, oyun, anlatı, öykü, deneme, roman… Diğer kitaplarına şöyle bir göz attığımda düşündüğüm, edebi çıtası daha baştan yüksek olan yazarlardan olduğu Gürbüz’ün. Farklı türler verdiği yazarlık serüveninde hiçbir kitabının Ford’un T bandında üretilmediğini tahmin etmek zor değil.

Öyle Miymiş? üç bölümden oluşan bir kitap. Türünü tanımlamak zor. Anlatı desek, değil; öykü desek, hiç değil. Şiirsel bir deneme, hikayemsi bir anlatı, masalımsı bir roman, yeni ahiti temsilen gökten yeryüzüne inmişkutsal bir kitap gibi Öyle Miymiş?. Üç bölüm var kitabın içinde: Cennet Varken Cinnet Olabilir Mi?, Hayır Demeden İtiraz, Öyle Miymiş? ve Sanki Daha Dünkü Cennet Kuşuyum. Her bölüm, her sayfa, her satır nakış gibi işlenmiş adeta kitapta. Kısacık anlatılardan oluşan “Cennet Varken Cinnet Olabilir Mi?” bölümünde bile meal fışkırıyor satırları sıksanız meal. Saatin tik tak sesindeki ahenk ve huzur ve hala hayatta olduğunu hissettiren bir imin izleri var Gürbüz’ün satırlarında. Her ne kadar edebi yanı ağır bassa da aslında bir yanıyla da müthiş bir hiciv örneği sunuyor yazar anlayana. Siyasal, toplumsal ve dini alanı yerle yeksan ediyor. İnsan yaradılışının acziyetini ilmek ilmek deşifre ediyor. Diyor ki örneğin, “Allah sevmez haramı deyip çay üstüne çay içtin, Allah’ın ahmak sevdiğini söyle kimden öğrendin?”

Yazar kitap boyunca soruyor, sorgulatıyor, sınıyor hem kendini hem okuru. Adeta bilgeliğe götüren, sorunun yanıttan daha değerli olduğunu ispat edercesine diplerden gelen, tekinsiz ve tehditkâr bir sorgulama bu. Tek cümleyle özetlemek istersek, duru, arındırıcı ve yoğun bir metin diyebiliriz Öyle Miymiş? için. Yazarken kendini arındırdığı gibi okurken de satır aralarında okuru, karmaşa ve kargaşayla dolu maddi dünyadan soyutluyor yazar. Bilge Karasu, Sevim Burak, Latife Tekin ya da Vüs’at O. Bener gibi edebiyatımızın ölümsüz yazarlarının dilde araladığı kapının benzerine Şule Gürbüz’ün edebi patikasında da rastlamak mümkün. Ezcümle, nev’i şahsına münhasır bir anlatım tarzı ve dili var yazarın. “Başladım. Bittiğim için başladım; başlar başlamaz enikonu bittim.”

Bir cenin ters dönüyor anne karnında, bir bebek sessiz ve derinden bir çığlık atıyor, bir ergen hayatı keşfediyor, bir yetişkin kadın hayatı ve benliğini sorguya çekiyor ve bir yaşlı bastonuyla üç kez yere vuruyor kazık çakmak istercesine ve bir ölü mezardan fırlıyor. Öyle Miymiş?’te hem yaşamın hem ölümün izleğine rastlamak mümkün. Nakış gibi işlenmiş, yelkovanın akrebi uyumla takip ettiği bu kitap asla bir fast-book değil. Tam da aceleye getirmeden, tadını çıkara çıkara, sabırla ve sindire sindire okunacak türden. Kolay olmayacağını da baştan söyleyelim ve tadımlık bir bölüm ekleyelim:

Tepeden yuvarlanan taşın yol alışı, öğle güneşi, sıcak, darlaşan ikindi, hayat bazen işte bir hışırtı, bir kuşun iç çekişi, uzaktan bir kanat sesi, acaba o çobanlar, bir zamanda dağdan dereden kayarak geçenler, yerde bir kiremit parçası, birinin yere düşmüş bir parça anısı, kimden kime bir hayal olarak kalacak. İnsan kendini kime ne olarak bırakacak?

Çalı bülbülleri, kumkuşları, kervan çullukları…” (s.27)

  • Öyle miymiş?
  • Şule Gürbüz
  • İletişim Yayınları
  • 2. Baskı
  • Mayıs 2016
  • 198 Sayfa