Şişenin Tıpası: Edebiyat ve Sahicilik

Barlas Özarıkça edebiyat tarihinin arka sokaklarında dolaşmaya devam ediyor.

Çok kimse dirense de başkalarının içinde başkalaşır, gene de orada kendisi olarak bulunmaya çabalar. Ne başkalarını ne de kendini unutabilirsin. Başkalarını hatırladıkça kendini akıl edersin. Yaşanan hayat, başkalarının akıl ettiği- inşa ettiği dünyada gelip geçer. Belki, bu yüzden, Andrey Bitov’un Sovyetler dönemine ait Puşkin Evi adlı romanı hiçbir şekilde başlamaz ve hiçbir sonla bitmez. Şartlar kötüdür. Yazar kendisini saklamak zorundadır. Anlaşılmazlığı seçer. Soranlara, “Ben kendi işime bakıyorum” der. Sürgün edildiği devlet dairesinde elektrik makinesiyle halıyı süpürmektedir.

Latife Tekin.
Neden mi söylüyorum bunları? Örgülerini ruhsal örgüler içinde gizleyen Türkiye, kolay anlaşılır kitapların yazarlarıyla doludur; ‘mış’ gibi yapsalar da, ne sözlerinin kahramanlarını ne de onların acısını samimi yaşarlar. Kötü evden iyi çocuk, yanlış toplumdan-ülkeden doğru halk/lar çıkmaz. Latife Tekin balondan kargaların geceye çekildiği bir Gümüşlük akşamında, ısrarla niçin, “Ben bu toplumu, bu devleti temsil etmiyorum” diyordu acaba?

Can Yücel.
Gelinir, bir yerlerden gidilir; hepimizin ortasında gezinen ‘tek kişilik’ sportmen gezegenimizin dışında sanki içini başka insanların doldurduğu bir başka alan varmış gibi… 80’li yılların başı olmalı. Yağmur yağıyor, dolanıp duruyordum çoğunlukla tekil. Taksim’in arka sokaklarında Adnan’ın Meyhanesi’ne girip girmemekte kararsızım. Kendime tahammül edemediğimde başkalarına gider, az sonra arızalı insanlığım kadar sıkılırım onlardan. Can Yücel’le nasıl tanıştığımı hatırlamıyorum. Uzun boylu, sakallı, kirli, küfürbaz bir adamdı. Şiirlerinden hoşlanmaz, oyun çevirilerini ciddiye almaz, kıdemli bir boştagezerin eğlenceliği olarak kabul ederdim. Shakespeare’den Bir Yaz Gecesi Rüyası çevirisi tiyatroda da oynanmıştı, seyrederken Shakespeare’in ‘Can Yücel haline’ gülmekten gözyaşlarımı akıtmıştım devletin kırmızı halılarına. Besbelli, seviyordu cumhuriyeti, bürokrasi aristokratı babasını üzmek istiyordu. Memlekette mevcudu yoktu. Ciğerci Ahmet Tatlı’nın oğlu, Urfalı, mektepsiz İbrahim Tatlıses’in ‘’Vardı da biz mi gitmedik’’ dediği Oxford’a falan gönderilmişti Can Yücel, ne öğrenmişse, borcun taksitlerini eğlenerek ödüyordu.

Islanmışım; üşümüş de, ılık bir ceketi giyercesine meyhaneye girdim. Kalabalık, geniş masada yer açtılar, Can Yücel’in yanında. Sarhoş rolünü oynardı, rahat rahat küfredebilmek için. Kimseyi umursamadan kullandığı küfür repliği organlar üzerineydi. Şimdilerde moda oldu ya, öyle işte, organik bir adamdı. Bizi yan yana oturtan bohem kişi herhalde poker oyuncusuydu, eğlencesini çifte katlamak için blöfü görüp görmeyeceğimi merak ediyordu. Arka arkaya sorduğum sorularla onu yıldırmayı, bunaltmayı tercih ettim. Hiçbir soruya ciddi bir cevabı yoktu. En çok karısından korkar, çekinirdi. Kirli tırnaklarıyla sakalını taradı, yavaş yavaş âdem baba, çelebi rolüne büründü. Yaşlı ve kurnazdı; oğulluğundan, ününden, düzgünlükten, sosyo-politik çevreden, entelektüel jargondan sıkılmış gibiydi.

Kim bilir, belki de uzun devlet koridorlarında kaybolan efendi çocukluğunu sokakların ucu kaçmış ağzında arıyordu. Garantili geçimliğinden emin, kurucu cumhuriyet kadrolarını aklında tutup onlara nispet yaparcasına Neyzen Tevfik havalarıyla oynuyordu. Can Yücel’in giydirilmiş sarhoşluğu ve küfürbazlığı, bana, birkaç defa tesadüfen ayaküstü tokalaştığımız Erdal İnönü’nün yüzündeki nezaket ifadesiyle bir maske gibi hiç eksilmeyen gülümseyişini, sırıtışını çağrıştırırdı. Çocuk Erdal, Vehbi’nin bakkal dükkânına kuru bamya almaya gidiyor, parayı uzatıyor, banknot üstünde babasının, Milli Şef’in fotoğrafı. Çaylak tezgâhtar korkuyor, çocuk Erdal sırıtıyor. Yazmışlardı: Hepimiz, Maarif Vekâleti’nin Çeviri Bürosu’ndan çıkmıştık. Ne kadar çok birbirine benziyordu maske sırıtma ile maske küfür!

1976’dan önceydi, o yıllarda İstanbul’un her tarafından denize girilirdi. Herhangi bir balığı arkadaş edinir, peşinden yüzerdim. Yabanlığımdan dolayı, hayatımda hiç gerçek arkadaş edinememişimdir. Yaz tatilinde şehir dışından gelen tanıdıklarımızı denize girmek istediklerinde Florya’ya, Adalara götürürdük. Yüzücü, bisiklet binicisiydim. Haramidere’ye, bazen sabahtan Tekirdağ’a gider, aynı gün pedal çevirerek geri dönerdim. Dik yokuşları kamyonların arkasındaki zincirlere tutunarak çıkardım. Kızları ve rakıyı keşfettiğimde nevrastini’den kurtulmuştum. Harcayamadığım enerji ve güç fazlalığıyla kasılıp kalmıyordum artık. Tanrı insanları yaratmış, boşalmış, gevşemiş, rahatlamıştı. Belagat geliştirdimse kızlar sayesindedir. Kadınlara, alkole borçluyum yeryüzünü. Kont Waldstein’in yaşlı kütüphanecisi Giacoma Kazanova, günlüklerinde, biraz bıkkın, kadınları mutlu etmek için yaşadığını yazar.

Tomris Uyar.
İçkili aylarımın sonunda Avşa Adası’na dadanmıştım. Tomris Uyar’ı da vapurda tanıdım. Turgut Uyar’ın beklediği Marmara Adası’na gidiyordu. Arka açık güvertede içkili lokanta bölümündeydik. Neredeyse kırk beş yıl önceye ait silikleşmiş bir tanışmayı, bir kerelik, birkaç saatlik beraberliği neresinden anımsamalı? İlk bakışta kafanda çakıp sönen son cümle bağlayıcıdır. Kadehlerimizi havaya kaldırdığımızda konuşmaya başlamıştık. Rastgele şuradan buradan bir iki cümle vapurun arkasında bıraktığı köpük izinde uzayıp gidiyordu. Besbelli, iyi içki arkadaşıydı, iyi yetişmiş, kadınlığını bağırmayan naif bir kadındı; dinliyor, ilgi duyuyor, konuşuyor, ilgi uyandırıyordu. Sahi, ben, o gün, kolejli Tomris’ten mülhem o kötü espriyi yapmış mıydım? “Tom Miks’in sevgilisi Suzzy’e benziyorsunuz.” Şairlerle iyi geçindiğini ama en beğendiği erkek tipinin Mickey Rourke olduğunu söylemişti. Çantasından çıkarıp kartpostalını göstermişti. Genç, yakışıklı, su katılmamış tam bir serseri tipiydi o günlerin popüler Amerikalı aktörü. Hiç şaşırmadım. İyi aile kızlığından kurtulmanın çaresiydi bu belki, tehlikeli şair tayfasıyla gezinmiş, onlarla evlenmişti yıllarca. Tekli olmaya karşı çoklu yaşamayı tercih edenlerdendi galiba, söyleyemediği, bazı tekleri zulasında saklamasıydı.

Nilgün Marmara.
Bekleme salonunda paniğini kukla mı yapmış hasta çocuk? Nilgün Marmara’yı tanımadım. Yorumlanacak kadar şiiri var mıydı, bilmiyorum. Nedir ki arkasından “bir acayip çevre” tarafından “meşhur” etme kurgusu çalıştırılmıştı. Oğuz Atay’ın anısına yazacağım “Öl ki Seveyim Seni” adlı denemem için, 1992’de, Sezgi Altınok’un Nokta dergisinde yayımlanan yazısını sır dosyama koyduğumu anımsıyorum.

“…Her şey çok iyiydi, herhalde Nilgün’ün canı sıkıldı, kendisini pencereden bunun için attı! Nilgün’ün çevresindeki insanların ortak bir suçluluk duygusu var çünkü. Nilgün’ün evinde çok kötü, Nilgün için çok kötü şeyler yaşandı. Örneğin tedavi görüyordu, ilaç alıyordu, içki içmemesi gerekiyordu. O evde sabahlara kadar içki içilirdi. Ece Ayhan hiç çıkmadı o evden. Nilgün kendi evi için ‘burası ev değil’ derdi. Bu çok korkunç bir şey! Nilgün’ün ölümünden sonra hepsi onu ne kadar sevdiklerinden, ona ne kadar yakın olduklarından söz ettiler. Sabat ayini yapar gibi kan içicilik bu…”

Cemal Süreya.
Cemal Süreya’nın oğlu ile ilişkileri hakkında nahoş şeyler anlatılıyordu. Memo’yu ilk ve son defa babası Cemal Süreya’nın sıkça uğradığı içkili lokanta Hatay’da gördüm, tonlarca ağırlıktaydı; zor yürüyor, zorlanarak oturup kalkıyordu. Tüfek dostu arkadaşlarıyla beraberdi. Çocukluğumda kütüphaneden alıp okuduğum birkaç ciltlik Emile ya da Eğitim Üzerine adlı kitaptan etkilenmiş, sonra Jean Jaques Rousseau’nun hayatının izlerini sürmüştüm. Babası İsaac Topkapı Sarayı’nda saat tamircisiydi, oğlunu teyzesiyle yaşamak için terk etmişti. Çocuk Merkezli Eğitim üzerine yüzlerce sayfa yazan, sonra da her yaptığını inkâr eden Jan Jak Ruso da oğlunu aynı sorumsuzlukla bakımevine terk etmişti. Kitap mı, hayat mı yalan söylüyordu? Yazarın yazdıklarıyla kişisel ve özel tarihinde yaptıkları birbiriyle bağdaşmıyordu. Yazının erdemi ve doğruluğu, yazarının hayatıyla, seçimleriyle, davranışlarıyla, karşıladığı bedelle ödeşmeliydi. Koskoca ahlak felsefesi ahlaksızlığa sarıyordu. “Ele verir talkımı, kendi yer salkımı” misali… “Bakın, dışım akça pakça, fakat aman ha görmeyin, içim kara” diyenlerden, bunu yazılarıyla, dizeleriyle, entelektüel faaliyetleriyle örtbas edenlerden hep nefret etmişimdir. Olumlu veya olumsuz, iyi, kötü, şu, bu, kişilikleri sahici, neyseler, kimseler kendisini öyle dışlayanları aramışımdır. Kanmamak için, hiçbir şey pahasına, kandırmaya tenezzül etmemek gerekir.

Meyhaneyi kendisine has alkol, meze kokusu, konuşmaların uğultusu kaplamıştı. Herkes birbiriyle koyu sohbet içinde görünse de, benim gözümde, aslında kimse kimseyle ilgili değildi. Az sonra işlenecek cinayeti görmezliğe gelmek için, ıvır zıvır laflarla, çalınmış pozlarla rol kesiyorlardı. Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanındaki cinayet atmosferi, lambadaki Alaaddin’in Cini gibi Hatay’ın bütün eşyalarına sürtünerek “Baba ile Oğul’u” bulmak üzere sinsi yumuşak adımlarla dört bir yana yayılıyordu. Memo masalara sığmıyor, babalanmış, kendisiyle değil de kadınlarla, şiirle ilgilenen babasını duvarlara çarpıyordu. Kan tutmuş, büsbütün sarhoş olmuştum. Edebiyat ikonum Dostoyevski idi, kahramanlarından birini taklit edebilir, davranışını ödünç alabilirdim. Puşkin Evi’nde şöyle diyordu Andrey Bitov: “Sarhoşluk hızdır diye ilan etti Leva… Akıyordu zaman, her birimiz lıkır lıkır içiyorduk kendi zamanımızdaki saati.”

İçtiğim içki gazoz gibi çalkalanmış, şişesinin tıpasını patlatmıştı. Kalktım, Memo’nun önünde diz çöktüm, elini öptüm. Memo ve apartman katından bozma meyhane kalabalığı afallamıştı. Kurban edilen çocuğun, muhtemel bir cinayetin kefaretini teatral jestle ödediğimi sanıyordum. Gazetelerdeki baba ile oğlun ölüm haberleri yarınlara ertelenmişti.