Sınır Aşımı, İhlal, Neşeli Bir İtaatsizlik: Hayır!

Neşemiz ve kahkahalarımız birer ihlaldir, ‘hayır’dır.

Hem kapitalist sistem, hem de ataerkil düzen tarafından ikincilliğe ve çifte görünmezlik cezasıyla ebedi ötekiliğe mahkûm edilmiş kadın, dünyaya ontolojik bir HAYIR!’dır. Ve yüzyıllardır norm olan erkekliğin dil ve söylem cehennemiyle ürettiği eşitsiz, farkı ve oluşu dışlayıcı iktidar ilişkilerinin zayıf halkası olarak, eril bakışla adlandırılmış, tanımlanmış, sıfatlandırılmış kadınlar, kendilerine atfedilen her şeyden soyunma mücadelesini “hayır!” diyerek vermekteler.

Erkek-kadın, güçlü-zayıf, kültür-doğa ikili karşıtlık dizgesinin farklı oluşlara kapalılığıyla kurulan uygarlık içinde kadınlar, cinsiyetlendirilmiş bedenler olarak, toplumsal inşa süreçleri başta olmak üzere her türlü toplumsallığın içinde öznenin karşısındaki nesne olarak varlık buldular. Kadınlar, onları, doğalarından, benliklerinden, iradi tercihlerinden uzaklaştıran yabancılaşmanın tüm araçlarıyla hem kültür tarafından kurulup, hem onun dışına itilip birer atık muamelesi gördüler. O nedenle bir mücadele ve direnme alanı olarak feminist felsefe,  tarih ve eleştiri, tarihselliğin içinden iktidar ilişkilerine ve onun dinamiklerine bakan, onları ifşa eden, ezme-ezilme ilişkilerini çözen ve direnme pratiklerini gösteren başka türlü bir bilme/bilgi alanı olarak kadınlara hayır demenin, ‘hayır’ı deneyimleyebilmenin sonsuzluğa açılan kapılarını gösterdi.

Dilin ve söylemin kurduğu iktidardan kaçış yolları iktidarı ihlalden geçiyordu. Bu güç, yeti ve yetenek onda hep vardı. Kabuğu soymak, içe bakmak, içi görmeyi istemek, içi zorla sökmek ve yeni iç yataklar yapmak… ben olmak, ben’i kurmak ve eyleyen özneler olarak hayata katılmak… Bu, başlı başına eril düzeni ihlaldir. Nevrozlarını dizginlemeleri ve ıslah edilmiş, itaatkâr yabanlar olmaları için düzenin tüm aygıtları kullanılarak heyecan verici, arzu çağırıcı, yaratıcı eylemlerden uzak durmaları salık verilmiş kadınların yasak alanlara sızması bir itaat aşımıdır. Yüzlerce yıldır fallus merkezli bir eylem olan yazmaya cüretle kalemi ele alış da bir sınır aşımıdır eril dünyada. Sadece ve sadece yazmaya cüret bile bir dönüşüm, kırılma ve ihlaldir. Hayır’dır. ‘Ben’den söz etmek, ‘ben’i deneyimlemek, öteki oluşlara açık olmak, ataerkil görme ve düşünme biçimlerine itiraz demektir, metne ‘kapatılmış’ olmaktan kaçıştır.

Babadan oğula devredilen bir kültür mirasının varisleri olan erkeklerden farklı olarak, gasp edilmiş, tutulmuş, silinmiş bir mirasın arkeolojisini kurmak için çalışmak, kadın için devrim arayışıdır. O nedenle kadınların geleneksel edebiyat mirasını açığa çıkarmaya yönelik her kalem oynatışı, her çabası, bizi çürüten, öğüten düzene karşı bir ‘hayır’dır. Tarih boyunca kendini silerek yazmış kadınların, anneannelerin verimlerinin sesi ve sessizliği ile var olan ‘dişil dil,’ Fransız feministlerden radikal feministlere değin ortaya atılan türlü yöntem ve dizge ile erilliği yapısöküme uğratırken bize şunu göstermeye çalışmıştır: Dişil dil, eril dilin tahakküm ilişkilerini, ötekileştirme biçimlerini, türlü manipülasyonlarını açığa çıkarma çabası olarak, yani bir ‘hayır’ olarak vardır. Bu dil, eril sistemin bireyi cinsiyetlendirme çabasına dair heteroseksist yapısını da değiştirme ve dönüştürme stratejileriyle kendini var eder. Dolayısıyla öncelikle kadına özgü olsa da tüm azınlık oluşlara açıktır. İtaatsizliği kadar neşesini de bu ‘çok’un seslerinden alır. İkili karşıtlıklar üzerinden üretilen anlamı parçalamak ve aşındırmak… Bu, ‘hayır!’ değilse nedir!

Cixous, Clarice Lispector’ın metinlerini ‘nemli metinler’ olarak görür. Eril olanlar ona göre giderek kuruyan metinlerdir. Takur tukur yazan ne çok! Dişil metinler hem akıştır hem açıklık. O nedenle ‘hayır’dır. Bedeni yazmak, bedenle yazmak ‘hayır’dır ama ‘yaşayan bedenler’ olarak yazmak… o iki kere ‘hayır’dır.

Toril Moi’nın bu kavramsallaştırmasına karşı Iris Marion Young şöyle der: “Yaşanan beden kategorisi erkekler ile kadınların, kadınlar ile kadınların ve erkekler ile erkeklerin alışkanlıklarının ve etkileşimlerinin betimlemesine imkân verir; hem de çoğul davranış olanaklarına dikkat edecek, onların normatif heteroseksüel ‘eril’ ve ‘dişil’ ikiliğine zorunlu olarak indirgemeyecek biçimlerde.”[1] Bu, öğrenilegelmiş toplumsal cinsiyet kalıplarına da biyolojik kökene de dayanmayan, başka bir bilme ve yaşama alanıdır. Dolayısıyla Dişil Dil, eril olanın karşısındadır ve ona yönelik bir ‘hayır’dır ama erkeğe karşı bir konum alışı içermez. Toplumsal cinsiyet sınırlılığını ve kuşatılmışlığını reddeder.

Eril tahakkümü ve söylemi ters yüz etmenin yöntemlerinden biri olarak Mary Daly kahkahayı önerir. “Kahkaha atmak” ya da “kahkaha olmak!” Hayır demenin, ilenmenin ve eğlenmenin bir yolu olarak kahkaha, yüzeyde gezinen anlamları dağıtır, muhatabının yüzüne geri çarpar ve tahakkümü etkisizleştirir. Neşemiz ve kahkahalarımız birer ihlaldir, ‘hayır’dır.[2] Ezberini bozmayanlar tedirgin olsun yası bilenin, içine yas düşmüşün kahkahasından.

Notlar:

[1] Iris Marion Young, “Yaşayan Bedene Karşı Toplumsal Cinsiyet,” Feminizm, Cogito, Sayı 58, Bahar 2009, s.45.

[2] Eşitlik ve haklar üzerine konuşurken Marksizmle köklenmiş eril akıl, sistem karşıtlığına ilişkin yüzyıllar öncesinden kurulmuş kodları yeniden üretirken, feministlerin yanında kolay konuşabiliyor. Konuşma ve bilgi sarhoşluğu çoğu zaman onlar farkına bile varmadan muhatapla ilişkiyi senle kurulan bir açık iletişim süreci olmaktan çıkarıp tahakküm ilişkisine bağlayıveriyor. Sınıfsal ilişki ve çatışmalar bilgisiyle farklılık felsefesine yönelik bilme eksikliği o sesi ister istemez efendileştiriyor.  Farklılık ve oluşa dair bir bilme alanından uzaklık, tanımlanmış, kimliklenmiş ve merkezileşmiş bir ses olarak onu konuşturuyor. Sonra, konuşan, bize Emma Goldman’ı, Clara Zetkin’i falan anlatıyor. 8 Mart’ların önemini bildiriyor. ‘Kadınlar kendinize gelin,’ diyor. ‘Gittiğiniz yol, yol değil. Siz aslında busunuz. Durun ben size sizi anlatayım…’ İşte bu ses dahil, bize bizi anlatmaya çalışan eril tahakkümün tüm seslerine, kadınlar ‘hayır’ diyor.  Farktan, azınlık oluştan, yersiz yurtsuzluktan, akıştan, açıklıktan yükselen bir itirazın hayır’ı bu. Bize 8 Mart’ı nasıl anlamamız gerektiğini anlatan eril sesin hayır’ından farklı; çünkü kadınlar yası da kahkahayı da kendilerine bir iç yatağı yaparken ya da kendilerine dayatılan içi söker parçalarken yaşamlarıyla öğrendiler, öğreniyorlar.