Sinem Sal ile Öykü Kitabı “Dank” Üzerine

“Karakterler, toplumun öylesine ortasında kalmışlar ki kendi biçimlerini yeniden yorumlayamaz hâle gelmişler. 2010’ların hikâyesi aslında. Baskı ve arayış.”

Dank’ın “Yiv” adlı bölümünde karakterler annelerini, oğlunu, kardeşlerini öldürüyor, eşler birbirlerini öldürüyorlar. Öykülerdeki ölümleri karakterlerin bir sonu olarak mı görmeliyiz yoksa ölüm onlar için başlangıç noktası, sıfır noktası mı?

Ölüm beni tetikte tutuyor. Sanırım yarattığım karakterleri de. Aslında cinayetin gerçekleştiği ya da karakterlerin bir yolla öldükleri anlar kendi hikayeleriyle ilgili de çok güçlü gerçekler sunuyor. Bir binanın yıkıldığı an gibi. Koca bir binanın yere inmeye başladığı o  saniye en güçlü olduğu an ve yenik düştüğü an birbirine girer. Ölüm, karakterlerimin bütün ömür katlandıkları ve zayıf oldukları yeri işaret ediyor. Yenilgiden uzak bir şiddet hâli sanırım. Dünya çok sert ve bence yeterince şiddet içeriyor.  Burayla vedalaşmak, o kadar da korkutucu değil bu yüzden. Bildiğimiz bir kâbusu bilmediğimiz bir kâbus ya da rüyayla değiştirmiyoruz. Mevzumuz bu sanki.

Anneler, babaanneler yani büyükler inançlılar. Cennete, cehenneme inanıyorlar. Ölülerin başında dua okuyorlar. Baş karakterler ise bunları elinin tersi ile itiyor. Kendi güçleri olan birer ‘süper kahraman’ olduklarını düşünüyorlar. Bu durum hakkında neler demek istersiniz?

(Gülüyor.) Çocukluk kahramanlarımız ölmeli ki hikâyemizin başına geçelim. Benimki biraz öyle. Sanırım birçoğumuzunki de. Aktarılan travmaya, nesilden nesile geçen enerjiye inanıyorum. Kendimizi keşfetmek için buradayız. Türkiye’de orta sınıf bir ailede, İslamiyet’e, geleneklere, kurallara, yersiz çocukluk travmalarına maruz kalarak büyütüldüm. Çoğumuz gibi belki. Baş karakterler, dünyanın en aciz insanları gibi görünseler de hikâyelerinin bir noktasında kendileri olmaya dair güçlü bir istek duyuyorlar. Süper kahraman hikâyesi için durum biraz daha farklı aslında. En karanlık hikâye o. Yine de dilini asla öyle kurgulamadım. Kadın intihar etmeye karar veriyor. Çünkü babasının ölümünden sonra Dünya’da bir anlam bulamıyor. Anlamın büyük kısmı babasının ölümüyle birlikte kopmuş aslında. Fakat intihar etmek de ne? Annesi var, annesinin annesi var. Kardeşi var. Arkadaşları var. İntihar ciddi bir sorumluluk hâline geliyor. Kendisine bir söz veriyor. Bir gün herkes çok mutlu olduğunda onları öldürürsem ya da bütün sevdiklerim benden önce kendi eceliyle ölürse, işte o zaman ben de intihar edebilirim diyor. Geçirdiği bir psikoz belki. Bir oyuna başlıyor. Annesine bir torun veriyor. Kardeşinin futbol takımına ödemeler yapıp gol atmasını sağlıyor. Ailesi için dünyanın en mutlu gününü ayarladıktan sonra intihar ediyor. Ama bir masal deneyiyle. Çünkü o da aslında çocukluk kahramanını katledemeyenlerden.

Dank’ın “Set” bölümündeki “Deli Derviş” hikayesi tekkeden çıkmayan bir dervişin dünyaya dönüşü, ‘günahkar’ oluşu, hatta aşık oluşunu işliyor. Hikayelerin birbirine değdiği noktalar biraz da bu bireyselleşme, kendine dönüş hikayesine mi dayanıyor?

Dank’ın “Set” bölümü, teşkilatlardan ve örgütlerden oluşuyor. Deli Derviş, Edirne’de bir köyde yaşayan meczup aslında. Kadın karakterimiz gelir ve adamın hayatı değişir. Kadın, onda tanrı için nelerden vazgeçtiğini bilmelisin der. Günah işlememek gibi ezbere bir yöntemden ziyade. Tüm günahları işle ve işte o zaman hepsinden vazgeç. Gerçekten kendini adamak budur. Yoksa hiç sevişmeden onun nasıl bir

zevk olduğunu bilmeden, kötülüğe bulaşmadan, alkol kullanmadan bunlardan vazgeçmek, vazgeçmek değildir, der. Hiç sevmediğin birini unutmaya çalışmak gibidir. Sonra ikisi İstanbul’a gelirler. Hiçbir şey aynı kalmaz.

0000000697615-1

Biraz da hayata karşı duyarlılığını hatta duygularını kaybetmiş karakterler yaratmışsınız…

Karakterlerim genel olarak fazlasıyla hisseden karakterler. Ama tam da dediğiniz yere denk düşüyor bu. Çok üşümek gibi. Sadece üşümeyi hissediyorlar. “Hissizlik Çağı” hariç. O öykü aslında tam da bu zamanların yansıması. Hikâyede devlet, düşük gelirli insanlara antidepresan dağıtıyor. Bu insanların çocuklarında artık hissetmeyen bir nesil yetişiyor. Oksitosin reseptörleri doyuma ulaşmış bir halk. Ne güveniyorlar, ne aşık oluyorlar ne de bunalıma giriyorlar. Umurlarında olan tek şey var; yeniden hissedebilmek.

Her tip insan görmek mümkün Dank’ ta. Bir panorama mı çizmek istediniz?

Ne kadarını başarabildim bilmiyorum ama bunun için çabaladım. Her hikâye bir kumandanın tuşları gibi birbirine yakın dursun ve uzayın başka bir yanına fırlatsın istedim. Bir de Türkiye bence bu anlamda çok zengin. Çocukluğuma çok şey borçluyum galiba. Mesela bir apartmanda yaşıyorduk biz. Eşine şiddet uygulayan bir alkolik, ilahiler okuyan bir kadın hoca, bize kısır yapan bir hayat kadını, Almanya’dan yazları gelen ve ilginç müzikler dinleyen, hep şapka takan bir adam; engelli eşini her akşam balkona çıkarıp ona bağlama çalan apartman yöneticisi, rock müziğin doğasına kendini kaptıran uzun saçlı bir gitarist ergen, yabancı kökenli okullardan mezun olmuş bir mühendis kadın… ve biz hepimiz bir yerde yaşardık.

Karakterlerin hepsi kendi hikayesini arıyor. Onlar için mutluluk hayatlarının neresinde?

Mutluluk kendi yerine yerleşmekte. Oranı buranı biçip kırpmadan mümkünse. Sana ait olanları tutarak tam da burasıymış dediğin yerde.

Biraz da dil üzerinde durmak istiyorum. Afili Filintalar yazarlarının ortak noktalarından biri olarak sizin de sokak dili kullandığınız görülüyor. Bu bilinçli bir tercih  midir? Aynı dil Ot dergisinde de devam ediyor. Dank’ta da karakterler yer yer lümpen bir dil kullanıyorlar. Bu dilin karakterlerin üzerindeki işlevi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şairane olmayan kelimelerle vuruculuğu yakalamakla ilgileniyorum.  Başarıp başarmamak değil de benim yoğunlaştığım nokta biraz da bu. Daha basit anlatabilirim kendimi diyorum her seferinde. Doğal nabzımda bir heyecan, bir derinlik, bir korku yakalamak meselem.

Karakterler okurla konuşuyorlar. Ona içini döküyorlar. Bir yandan da günlük tutar gibi yaşadıklarını kaydetmiş oluyorlar. Bu anlatı tarzını öykülerde bilinçli olarak mı kullandınız?

Kesinlikle evet. Yani elbette öykümün temelinde ‘anlatma, göster’ ilkesi yatar. Ben günlerimi hatta aylarımı hikâyelerimin sadece kurgularını çalışarak geçiriyorum. Yaptığı bir eylem, aldığı bir kararla karakterin iç dünyasını kelimesiz anlatmasını seviyorum. Daha doğrusu nasıl metinler okumaktan yanaysam, nelerin altını çiziyorsam kitaplarda biraz da öyle yazıyorum.

Image-1(1)

Toplum dışında yaşayan/yaşamak isteyen, hikayeleri farklı tipler yaratmışsınız. Onlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Toplumun tam ortasında olduklarından belki de. Toplumun öylesine ortasında kalmışlar ki kendi biçimlerini yeniden yorumlayamaz hâle gelmişler. 2010’ların hikâyesi aslında. Baskı ve arayış.

Yaşamdaki zıtlıklar Dank’takilerin dönüm noktası oluyor. Böyle baktığımızda ‘ironi’  ve kitaptaki işlevi hakkında neler söylemek istersiniz?

Hayatta yan yana gelmeyen her şey edebiyatta bir arada durabiliyor. Bu da onu güçlü kılıyor. “Her şey zıddıyla kaimdir,” denir ya. Kendileri gibi olmayana bakarak, kendilerini görüyorlar.

Şiir imgesel bir dille kurulur. Öyküler ise yoğunluk üzerinedir. Tek cümle vuruculuğu ön plana çıkar.  Şiirden sonra öyküler yazmaya nasıl karar verdiniz? Sizin için nasıl bir tecrübe olduğunu düşünüyorsunuz.

Ben nedense birini ötekinden ayıramıyorum. Ama eğer doğruysa bu konuyla ilgili en doğru şeyi Ah Muhsin Ünlü söylemiştir: “Şiir benim özel hayatım.” Ben üç senedir şiir yazmıyorum. Ama hikâye yazmak benim için yeni bir durum değil. Onun için bir zamanı kollamıyorum. Kurgusuna çalıştığım, notlar aldığım birçok hikâyem var. Galiba şiir başka türlü bir yoğunluk üzerine bende. (Gülüyor). Fazla geliyor. Atmam gerekiyor ya da seyreltmem, hafifletmem. Kaldı ki benim üç şiir kitabım da bir hikâyeye dayanıyor aslında. Bilinçli bir kurguyla örüyorum.

Kitapta Boris Vian, Yusuf Atılgan ve Ferit Edgü’nün isimleri geçiyor. Kurmaca karakterler onların kitaplarını okuyor.  Hatta biri Boris Vian’ın gelip kendisini kurtarmasını bekliyor. Sizin hayatınızda bu yazarların dönüştürücü bir etkisi var mı? Etkilendiğiniz yazarlar var mı?

Çok fazla. Okuduğumuz herkesin var aslında. Sallinger’in, Patrica Highsmith’in, Kurt Vonnegut’un bir parça daha fazla bile olabilir belki. Ferit Edgü, hani ilk göz ağrım denir ya, benim için öyledir. “Güneşli bir kır günüydü. O gün kabilemin başına ben geçtim.” Böylesi basit, bu kadar vurucu çok az şey var bence.

Fotoğraflar: Hakan Vreskala