Şiirin Kara Güneşi: Gérard de Nerval

Gerard de Nerval Baudelaire, Rimbaud, Mallarmé, Apollinaire ve Proust gibi Fransız şair ve yazarları etkilemekle kalmamış, bizde de başta Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yahya Kemal olmak üzere birçok şair üzerinde etkili olmuş. Burada bir küçük bilgi: Yahya Kemal öldüğünde, hasta yatağının başucunda açık olarak duran bir kitap varmış ve bu kitap Nerval’in Aurélia’sıymış!

“Bir hava bilirim, dünyalara değişmem:
Bütün Rossini, Mozart, Weber sizin olsun.
Çok eski bir hava, ağır, hazin, muhteşem;
Yalnız ben duyarım onda ne varsa füsun!”

Gérard de Nerval’i ilk kez, Cahit Sıtkı Tarancı çevirisi olan “Fantazya/ Fantezi” adlı şiiriyle tanıdım desem yeri. Burada hemen kısa bir parantez açıp, biraz oyalanmak istiyorum: Andığım çeviri, şiirin özünü/ruhunu/müziğini çok iyi yansıtan bir çeviridir ve belki ilk göz ağrım oluşunun, belki Cahit Sıtkı’nın şairliğinin ve ölçülü-uyaklı şiire yakınlığının etkisiyle, “Fantazya/Fantezi” söz konusu olduğunda benim tercihim hep bu çeviriden yana olacak gibi görünüyor. Ancak, dört “dörtlük”ten oluşan şiirin Erdoğan Alkan’a ait çevirisi de oldukça -hatta Tarancı çevirisini aratmayacak ölçüde- güzeldir. Şiirin diğerine göre yeni diyebileceğimiz bu çevirisinde şiirin adı, sözcüğün günümüzde daha çok kullanılan/kabul görmüş söylenişiyle, “Fantezi”dir artık. Yukarıya ilk dörtlüğünü Cahit Sıtkı Tarancı’ya ait çeviriden aldığım şiir, aşağıdaki, bu kez Erdoğan Alkan çevirisinden alacağım şu dizelerle sona erer:

“Bir kadın var şatonun geniş penceresinde,
Kara gözlü ve kumral, belki de tanıdığım
Bir kadın, geçmiş zaman esvapları içinde
Belki başka yaşamda görüp, anımsadığım!”

Şiirin sonundaki bu kara gözlü kumral kadın, şairin neredeyse tüm yaşamı boyunca aradığı, hasretini çektiği, bulup bulup yitirdiği ‘düş-kadın’dan başkası değildir. En bilinen ve sevilen şiirlerinden biri olarak “Fantazya/Fantezi”, Nerval’in kişiliğini ve sanatını en iyi yansıtan, Nerval’i Nerval yapan hemen bütün dinamikleri hatlarında taşıyan bir şiirdir aslında. Okuru kadim bir zamanın, bir “düşlem” dünyasının, düşsel bir zamansızlığın içine çeker.

Öyleydi, sırlarını içinde sımsıkı tutan gizemli bir kapıydı “Fantazya/Fantezi.” Önünden geçerken bezekleri gözünüzü alan; yakından bakmayı, hatta yavaşça üzerindeki kola uzanmayı isteyeceğiniz türden bir kapı. Nerval’i iyi kötü tanıyordum tabii; Fransız şiirinin duayenlerinden olduğunu, yaşamına kendi elleriyle son verdiğini falan biliyordum. (Böylesi trajik ayrıntılar akılda kolay kalır.) Ama onu asıl tanıyışım, bu ilk karşılaşmadan sonra, Varlık Yayınları’nın şiir dizisinden çıkan, Türkçesi Erdoğan Alkan’a ait Küçük Aylaklık Şatoları adlı kitapla oldu. Öncelikle, noktasından virgülüne, son derece titiz ve özenli bir çalışmanın ürünüydü kitap ve çeviri de çok güzeldi. İlk okurkenki heyecanımı çok iyi hatırlıyorum. Eski okuma notlarıma baktım geri dönüp, bu yazıyı hazırlarken. İlk notlarıma, Nerval’le ilgili. Kitabı okuduktan hemen sonra, sıcağı sıcağına, şunları yazmışım: “Bazen usul, çoğu kez coşkulu; ağızda buruk, gizemli bir tat bırakan ama garip bir şekilde de yaşam dolu ve ironik; kırın, doğanın ve bohem yaşamın soluğunu taşıyan bir şiir… Şarap ve lir tanrısının kutsadığı, nimflerin başına kır çiçeklerinden, zeytin dallarından taçlar taktığı, frenküzümü şaraplarını tunç kâselerde sunduğu şairlerden… Ölümü trajik… Kendini bir lamba direğine asmış!”

aurelia Aurélia: Şair ve Ölümsüz Aşk

Bu satırları yazdıktan bir yıl kadar sonraydı. Umberto Eco’nun Anlatı Ormanları’nda Altı Gezintisi’ni okurken, yeniden karşıma çıktı “Nerval” adı. İnanın, en az ilk karşılaşma kadar heyecan verici bir karşılaşmaydı bu da. Şöyle dile getirmişim “okuma notları”mda. (Bu kez olduğu gibi alıyorum):

Yukardaki satırları yazalı bir yıl kadar oluyor sanırım. O zaman Nerval’in siyah, kara üzümden çok kara hüzün kokan yönünü bu kadar iyi bilmiyordum. Kimbilir, belki de, Küçük Aylaklık Şatoları’ndaki o aylak, ironik ruh, o şakacı cindi beni kandıran.

Birkaç gün önceye değin…

Umberto Eco’nun Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti’sini okuyordum. Eco sık sık Nerval’in Sylvie’sinden örnekler veriyordu. Gizlemediği bir hayranlıkla Sylvie’nin her virgülünü, gizli tüm mekanizmalarını bildiğini yazıyor ve şöyle sürdürüyordu: “Bana kırk yıl boyunca eşlik eden bu yeniden okuma deneyimi, bana, bir metni titizlikle incelemenin, ‘yakın okuma’yı uç noktalarına vardırmanın o metnin büyüsünü yok ettiğini söyleyenlerin ne kadar aptal olduğunu kanıtlamıştır. Sylvie’yi her elime alışımda, onun tüm ayrıntılarını bilsem bile –belki de bu nedenle- sanki ilk kez okuyormuşçasına ona âşık oluyorum.”

Tam burada derin bir nefes alıyorum. Eco’nun “örnek okur”luğuna hayran olmamak ne mümkün!

Eco’nun söyleyeceklerini de çok merak ediyorum ama Sylvie takıldı bir kez aklıma.

İlhan Berk Fransız Şiiri Antolojisi’nin Nerval’le ilgili bölümünde bu hazin aşk öyküsünden uzun uzun bahsetmiş ve şöyle sürdürmüş:

“Nerval hep bir düş içinde yaşamış gibidir. Yazdıkları da bu düşün kendisidir denebilir. Kendi deyimiyle, ‘düş ikinci bir yaşamadır’ ve Nerval bunun dışına da hemen hemen hiç çıkmamıştır. Kendinden önceki romantique’lerin hiçbirine benzemez. Romantisme’in bir başka koludur o. Nerval, XX. yüzyıl ozanlarını en çok etkileyenlerden biri olmuştur. Gerçeküstücüler Rimbaud ile onun yapıtlarını başucu kitabı yapmışlardır. Bugün Fransız ozanlarının en büyüklerinden birinin de o olduğu söyleniyor.”

Kütüphanemde Sylvie‘yi değil ama Nerval’in, yine aynı temayı işlediği, Rüya ve Yaşam alt başlıklı Aurélia‘sını arayıp buluyorum. Nerval tüm yaşamı boyunca, kimi bulup kimi yitirdiği bu kadına âşıktır ve düşle gerçeğin iç içe geçtiği bu iki yapıtta da aynı kadını anlatır, değişik biçimlerde: Önce bir başkasıyla evlenerek, sonra da ölümüyle Nerval’in hummalı yüreğini acılara boğmuş, onun ruhsal rahatsızlıklarının, belki de intiharının kaynağı olmuş tiyatro oyuncusu Jenny Colon.

Aurélia‘nın bir yerinde Nerval kahramanına “sevdiği şeyin aslında bir kadın değil, bir imge olduğunu fark ettiğini” söyletiyor.

Bence, uzun hışırtılı eteği ve âdeta başka bir dünyadanmışçasına bakan buğulu gözleriyle bu kadın biraz da -hatta birazdan da fazlası- hiç tanımadığı, o bebekken ölmüş annesidir Nerval’in!

nerval - aylaklık

Küçük Aylaklık Şatoları

Nerval, kendisinden yayınlamak üzere şiirlerini isteyen yayıncı arkadaşına şiirlerini “Bir Dosta” başlığıyla kaleme aldığı bir açıklama yazısıyla birlikte gönderir. “İlk dönem dizelerini gençliğin coşkusuyla, ikinci dönem dizelerini aşkla, sonuncuları ise ümitsizlikle yazdım” diyecektir bu notlarda. Küçük Aylaklık Şatoları adını verdiği bu şiirler, kır yaşamının, müziğin, sonlara doğru da gizemin ağırlığını hissettirdiği klasik biçimli dizelerden oluşur. Şu benim ilk yorumumdaki, “şarap ve lir tanrısının kutsadığı, nimflerin başına kır çiçeklerinden, zeytin dallarından taçlar taktığı, frenk üzümü şaraplarını tunç kâselerde sunduğu” bir şairin şiirleridir bunlar. Ya şu, kitaba ad olmuş “Küçük Aylaklık Şatoları” da neyin nesidir? O dönem Paris’inde sıkça görüldüğü üzere, genç sanatçıların birlikte yaşadığı, girip çıktığı, danslı eğlenceler, yemekli toplantılar düzenlediği, şiir ve sanatla iç içe bohem bir yaşam sürdüğü, şehrin göbeğinde konuşlanmış, şu büyük, eski binalardan biridir işte. Nerval’in özlemle andığı “altın çağ”lardan biri yine. “Dört kapılı, kapıları çift kanatlı, tavanı çakıllar, kum taşları, deniz kabuklarıyla süslü, şimdi hepsi tanınmış nice ressam dostların özenle onardığı yaşlı manastır salonu aşk dizelerimizle çınlıyor ve kıvançlı kahkahalar ya da Cydalise’lerin çılgın şarkıları izliyordu dizeleri” diye anlatır notlarında. Ama bu küçük yeryüzü cenneti de varlığını uzun süre sürdüremeyecek, eninde sonunda dışardaki “gerçek” yaşamın hışmına uğrayacaktır. Nerval, Balzac’ın “Onca güzel şeyi nerde yitirdiniz?” sorusuna, onun (Balzac’ın) ünlü sözcüklerinden biriyle yanıt verir: “Yıkımlarda!”

Bu notların bir yerinde Nerval, şu dikkate değer sözleri sarf eder: “Şiirden geçmeyen birinin iyi bir düzyazar olması güçtür, ama bu, her şair iyi bir düzyazar olur demek değildir. İki değer arasındaki köklü ayrımı bilmem nasıl açıklasam? Aynı yazarın her iki ustalığa birden sahip olması ender görülür: en azından biri diğerine ağır basar.” Nerval, her iki ustalığa sahip o ender yazarlardandır, olsa olsa.

Küçük Aylaklık Şatoları adıyla Varlık Şiir’den çıkmış olan, Nerval’in kendisine ait notları da içeren kitap için, bir bakıma Nerval’in toplu şiirleri de diyebiliriz. Kitabın sonuna eklenmiş “açıklamalar” ve “Nerval’in yaşam öyküsü” bölümleriyle olsun, Erdoğan Alkan’a ait incelikli çevirisiyle olsun, son derece doyurucu bir içeriğe sahip. (Aurélia ve Sylvie’nin çevirilerinin de Erdoğan Alkan’a ait olduğunu belirtelim.)

“Ejderha Kızlar/Les Chiméres,” kitabın ikinci bölümünü oluşturuyor. Mitolojik göndermelerle dolu, Nerval’i gerçeküstücülüğün öncülerinden biri yapmış olan şiirlerdir bunlar. Onun “melankolinin kara güneşi” adıyla anılmasının nedeni olan şu dizeler de, Ejderha Kızlar’daki El Desdichado adlı sonne’de yer alır: “Ben zifiri Karanlık, -ben ki Dul, -Çaresizim,/ Şatosuna el konmuş, ben, Aquitaine prensi/ Tek Yıldızım da öldü, -şimdi yaldızlı sazım/ Taşıyor Melankoli’nin Kara güneşi’ni.” Nerval bu yayınlandığı yıllarda olasılıkla karanlık ve karmaşık bulunmuş bu şiirler için, Alexandre Dumas’ya yazdığı bir mektupta, “Şiirlerim Hegel’in metafiziğinden daha karmaşık/karanlık değiller ama böyle bir şey mümkün olup açıklanabilseydiler, tüm güzelliklerini/büyülerini yitirirlerdi” diyecektir.

Sylvie ve Sonrası

Hikâyemizin devamında bir üçüncü karşılaşma (Sylvie) ve aynı yolları, çizgiyi kalınlaştıra-derinleştire, bir kez daha geçmek var. Sylvie’yi buldum sonunda. Güzel, yeşil bir vadide, kendi hâlinde, mutlu-mesut yaşıyordu. Hayat dolu Sylvie! Tatlı Sylvie! Ben Sylvie’yi de, Aurelia’daki gibi, “bu hazin aşk öyküsü”nün bir parçası, yeniden bir başka adla canlanışı sanıyordum, kitabı okumadan önce. Oysa o, şairin sislerle-sanrılarla kaplı imgesel evreninin tümüyle dışındaydı. Nerval’in aşk yaşamında, solgun balmumu heykeller arasındaki capcanlı ve sıhhat dolu bir beden kadar ayrıksı bir yerde duruyordu Sylvie. Kim bilir, belki de alelâde bir köylü kızıydı da, Nerval’in sanrılı belleğiydi ona bir altın çağ tacı takan. Diğer yandan, son karşılaşmalarından birinde, artık dantela örmeyi bırakıp, makineyle, pazar için seri eldiven üretimine başladığını gördüğü becerikli Sylvie, “bolluk ve bereket sunan bir sanayi perisi”dir de aynı zamanda. Nerval’in onda gördüğü değişiklikler, anılarındaki o altın çağın sona erişinin simgesidir biraz da. Nerval, kitapta, mutlu çocukluk günlerinin anılarıyla dolu kırlarda, bu kez büyük bir umutsuzluk ve yeis içinde dolaşırken, “Dolaştığım şu yerlere eskiden Sylvie’nin büyülü bakışı, çılgın koşuları, kıvançlı çığlıkları yaşam ve canlılık katardı! Şimdi her yerde yalnızlık ve hüzün var!” diyerek anar Sylvie’yi. Aradığı, Sylvie’den çok, o yitirilmiş “altın çağ”dır aslında. Şu çok açık: Sylvie Nerval’in, melankoliden, melankolinin “kara güneş”inden -son dönem yapıtlarından biri olduğunu göz önünde tutarsak, özellikle bu yapıtlar arasında- en uzak yapıtlarından biridir. Bunda, anlatının büyük bir kısmının geçtiği bir uzam olarak Fransız kırlarının ve en çok da, hayat dolu Sylvie’nin etkisi olmalı. Sylvie’deki güneş (Sylvie’nin azımsanmayacak bir bölümündeki, demeli belki) Nerval’in, “Ejderha Kızlar/ Les Chiméres”ten itibaren yazdığı hemen her şeye damgasını vuran “kara güneş” değil, üzerimize altın rengi ışıklarını serpen, bal tadındaki o gündüz güneşidir.

nerval sylvie
***

Gerard de Nerval’in kırk yedi yıllık, kısa denebilecek yaşam öyküsüne şöyle bir göz atmanın tam sırası. Nerval henüz iki yaşındayken annesini yitirmiş, çocukluğu ve ilk gençliği köyde yaşayan büyük dayısının yanında, Fransa’nın tarih ve bitki örtüsü yönünden zengin bir bölgesinde, kırlarda, doğayla iç içe geçmiş. Yaşamındaki ilk büyük kırılma noktası bu ilk büyük kayıp olmalı. Annesini küçük yaşta yitirmiş olması onun tüm yaşamına damgasını vuracak ve onu intihara kadar götürecek ruhsal bunalımların-hastalığın kaynağı olacaktır. Diğer yandan, çocukluğunun geçtiği kırsal bölge ve burada tanıdığı iyi yürekli insanlar, yaranın üstünü saran ılık bir merhem ya da bir koza gibi onu sarmalamış ve bu bunalımı, bir süreliğine de olsa, geciktirmiş olmalı. Doğa betimlemelerindeki nefasete ve ayrıntı zenginliğine bakılırsa, düşlem dünyasını beslediği de kuşku götürmez. “Biri yüce ülkü, öteki tatlı gerçekti” dediği, Sylvie’yi ve -yine bu kitapta sözünü ettiği, bir kez görüp bir daha unutamadığı- Adrienne’i de burada tanımış.

Şu satırlar Sylvie’nin bitiş cümleleri: “Zavallı Adrienne, Saint S… Manastırı’nda öldü, 1832’ye doğru.” Konuşan, Sylvie’dir ve kitap bu cümleyle biter. Anlaşılan o ki, yazgı, Nerval’in “kara güneş”ini doğurtmak için elinden geleni ardına koymamaktadır.

Sonrasında babası onu yanına, Paris’e alıyor ve Nerval’in tahsil yaşamı başlıyor. Ama yaz tatillerini yine köyde, Jean Jacques Rousseau’nun da bir zamanlar derin düşüncelere dalarak dolaştığı, yüksük otları, cezayir menekşeleri, söğütler, defne ağaçları, örenler ve kuğulu göllerle kaplı kırlarda, Sylvie’yle el ele dolaşarak geçiriyor. Yörenin “küçük Parisli”sidir artık. Bir bakıma, Sylvie’nin de.

Anne tarafından dedesi ölünce, yüklü bir miras kalıyor Nerval’e. Bu onun uzun yolculuklarının da başlangıcı demek. (Hatta bu yolculuklarından birinde İstanbul’a da gelecek ve bir süre kalacaktır. Gezi notlarının arasında, İstanbul’u anlattığı “Ramazan Geceleri” adlı yazısı önemli bir yer tutar.) Ben bu yaşam öyküsünde, Baudelaire’in yaşam öyküsüyle çakışan bir iki ortak nokta görür gibi oldum. Bunda zamansal ve uzamsal yakınlığın da etkisi var tabii. Aynı dönemin Paris’idir ve Baudelaire gibi o da genç yaşta, sıradan denebilecek bir kadınla, tiyatro oyuncusu Jenny Colon’la tanışır. “O artık Rüya ve Yaşam’ın meleği Aurélia, o artık tanrıça İsis’tir, Kibele’dir, Meryem’dir.” Ve aslında o, çocukken tanıyıp ülküselleştirdiği, ailesi tarafından küçük yaşta rahibe yapılan soylu Adrienne’den başkası değildir. Ya Adrienne?

Jenny Colon, 1838 yılında bir başkasıyla evlenecek ve bundan birkaç yıl sonraki ölümü, Nerval’in yaşamındaki son büyük kırılma noktası olacaktır. Böylece bu sade kadını etten, kemikten sıyırıp ruha indirger. Çünkü özlemini duyduğu ölmüş anne imgesini ancak bir ruhta yaşatabilir. Aurélia’da ‘Yaşarkenden çok ölünce benim oldu’ diyerek bu duyguyu ele verecektir.

Nerval en büyük yapıtlarını hastalığının, artık sık sık yaşamaya başladığı manie krizlerinin etkisindeyken yazar. Sylvie, Ateşin Kızları, Ejderha Kızlar, Rüya ve Yaşam (Aurélia) bu dönemin ürünleridir. Küçük Aylaklık Şatoları onun -romantik akımın etkisindeki- ilk dönem yapıtlarındandır. Kendini daha çok bir “düzyazar” olarak tanımlayan ama hemen hemen bütün yapıtlarında şiirsel yapının ağır bastığı Nerval, bir çok inceleme yazısına, çeviriye, derlemeye, gezi notu ve librettoya da imza atar.

Nerval’in ilk dönem şiirlerinde romantizmin etkisi görülür. Ejderha Kızlar’la birlikte karşımıza bambaşka bir Nerval çıkar. Şair bu şiirleriyle sembolizmin ve gerçeküstücülüğün kurucuları arasına girecektir. Rüya ve Yaşam (Aurélia) adlı, düzyazı şiir de diyebileceğimiz uzun öyküsündeki şu satırlar onun sanat anlayışının bir özeti gibidir: “Bildiğimiz dünyayla rüyanın gerçeküstü dünyası arasında gizemli bir iletişim kurulur. Böylece her şey çift görünüme bürünür; bir çiçek, genç bir kızın verdiği öpücük, her şey işaret ve simge halini alır.”

Baudelaire, Rimbaud, Mallarmé, Apollinaire ve Proust gibi Fransız şair ve yazarları etkilemekle kalmamış, bizde de başta Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yahya Kemal olmak üzere birçok şair üzerinde etkili olmuş. Burada bir küçük bilgi: Yahya Kemal öldüğünde, hasta yatağının başucunda açık olarak duran bir kitap varmış ve bu kitap Nerval’in Aurélia’sıymış!

Sonrasındaysa, dondurucu soğuğuyla bir kış gecesi ve Paris’in ıssız bir sokağında bir soru imi gibi duran o meşum sokak lambası var.

“Siyahın gezginiyim: Her gün daha derine.
Yanar akşamla caddede vebalı lâmbalar,
Bezgin, sıkıntıyla bakar herkes benzerine;
(…)
Ne yapsak silinmiyor ruhtan geçmişin izi
Yaşamak kadar ölüm de çağırıyor bizi,
Geçiyorum sokağı fenerle konuşarak

Hem yaşamın imidir hem ölümün her fener”

(Gerard de Nerval / ‘Yol Üstündeki Semender’ – Ahmet Oktay)

***
Bir dördüncü karşılaşma mı? Neden olmasın? Belki de bu kez Nerval’in İstanbul anılarında, bir eski İstanbul kahvesinin kilim kaplı alçak sedirleri üzerine oturup, birlikte boğazın derin mavi sularına bakarız.

KAYNAKÇA

(1) Küçük Aylaklık Şatoları, Gerard de Nerval, Çeviri: Erdoğan Alkan, Varlık Şiir, 2005.
(2) Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, Umberto Eco, Can Yayınları, 1996.
(3) Fransız Şiiri Antolojisi, İlhan Berk, Türkiye İş bankası Kültür Yayınları, 2001.
(4) Aurélia, Gerard de Nerval, Çeviren: Erdoğan Alkan, Cumhuriyet Dünya Klasikleri, 2001.
(5) Sylvie, Gerard de Nerval, Çeviren: Erdoğan Alkan, Cumhuriyet Dünya Klasikleri, 2000.