Şiddet-yazı, Latife

Dünyaya ve etrafında olup bitenlere olduğundan çok kendine öfke duyuyor Rüzgar, kimliğini bölüp parçalıyor ve tam da bu kendine yönelen şiddeti neredeyse “yöntemsel” bir imkan haline getirerek bir zamanlar peşinden gittiği “büyük anlatıları” çözüp ufalıyor.

“Ama niçin öyle vahşice sustular?” *

Bazı günlerde ve bazı yerlerde çok daha çıplak ve ağır olmakla birlikte, zaten kurucu olan şiddetle yaşayıp giden, yani şiddeti yaşayan, şiddetle yaşayanlar yazarak intikam almak için neyi bekler? Mesela kaç yıl sürer dilin ve geçmişin üstüne bir bidon benzini boca edip teamülleri ateşe vermek? Mutlaka ölüme tanık olmak, bizzat tecrübe etmek gerekir, bir o kadar da yanılgı, yenilgi, kayıp lazım gelir herhalde. Beşir Fuad gibi cildinin altına kokain şırınga ettikten sonra bileklerini ve boynunun bir damarını kesmeden ölmeyi ve ölmemeyi yazmak neye meydan okumaktır?

Latife Tekin Gece Dersleri yayınlandığında 29 yaşındaydı, ben onu 29 yaşımda okudum. Yazmak gibi okumanın da zamanı olsa gerek. Yoksa nostalji duygusu olmaksızın bu denli sert bir retrospektif okumadan “davadan dönme” hikayesi uydurur, Sekreter Rüzgar gibi hararetli bir heyecanla itiraz eder, “bu metin devrimci mücadeleyi paralize ediyor, örgütlülüğü dramatikleştiriyor” diye tuttururdum. Epey de inanırdım hani, “Sana bu ehliyeti kim verdi be kadın” dedirtmezdim. Sayın ruhlar! Ne anlatıyor bize Latife, nasıl anlatıyor?

Gece Dersleri’nde devrimci partinin Sekreter Rüzgar’ı ile kız kardeşim dediği arkadaşı Mukoşka dostluk edip, kendileriyle ve geçmişleriyle hesaplaşıyor. Dünyaya ve etrafında olup bitenlere olduğundan çok kendine öfke duyuyor Rüzgar, kimliğini bölüp parçalıyor ve tam da bu kendine yönelen şiddeti neredeyse “yöntemsel” bir imkan haline getirerek bir zamanlar peşinden gittiği “büyük anlatıları” çözüp ufalıyor. Belki bu nedenle, gerek Mukoşka’yla, gerek ‘yasak aşk’ yaşadığını düşündürttüğü ve cenazesi ile hayaletini sık sık geri getirdiği annesiyle, gerekse de aşık olduğu parti komiseriyle en kişisel olabilecek ilişkilerinden söz ederken burjuvazi, sınıf, devrim, grev, işçi, polis, meydanlar, bildiriler, marşlar, delegeler, savunma hattı, güçlü irade, çok inisiyatifli bir kadro, sevgili başkanımız, teorik kitap, tarihsellik, “kan, kızıl, şiddet, hırs, cinnet, yaşasın, Başkanım, hücrem, komut ve uçları yırtık iki süet bot…” (s.124) anlatıya dahil oluyor. İşçi mahallelerinin ıslak, kirli, çamur çöp içindeki yollarına, partinin örgütlendiği biçimsiz “gece evlerine,” güzergahı daima fabrikalara, yeraltı atölyelerine çıkan otobüs duraklarına, bozuk kaldırımlara, soğan-patatesli geniş yemek kazanlarına düşürüyor okuru.

Elini taşın altına koyanların, başka şey değilse de kirpiklerini ağırtan 1980 darbesi öncesinde geçiyor “olay.” Dilde var edilemeyenin bütün bir toplumsal yapı içinde inkar edilebildiği bir bağlamda, kavramların yükü nasıl pay edildi öyleyse? Latife ne diyor bu işe, derslerde?

“‘Sınıf, böyle bir sözcük yoktur da bizim dilimizde, belki de kendimizi bir başka dilde anlatmak için çırpınıp durmaktayız. Diyorum ki, Mukoşka, iteceksek bu aşağılanmayı, bu sözcüğü de parçalamak zorundayız…” (s. 163)

Endüstrileşme sonrası kent hayatı içinde sömürülüp aşağılanan, emeği dışında varlığı ve benliği yok sayılan İngiltereli işçileri tutup politik ekonominin Marksist okuma ve pratik önerisiyle buralarda, sözgelimi Seyrantepe’de, Bağcılar’da, Gazi Mahallesinde bir ayağı aksayan kürsülere çıkarın, temsilen. Alıntı yapıp durduğumuzdan şikayet eden Latife, Manchester’ın işçi mahalleleriyle Esenyurt arasında hiçbir vakit kapanmayacak bir mesafeden söz ediyor bana kalırsa. Yani kapitalizm, ataerki ve ırkçılık üçlüsünün birbirini kesen eksenlerine başkaldırmanın, öncelikle özgül bağlamına seslenen bir dil ve kelime dağarcığı gerektirdiğini anlıyoruz. Peki kimdir bu dilin anlatıcıları? Spivak’a atıfla sorarsak, Madun Konuşabilir mi? Egemenin kurduğu, sınırlarını çizdiği, kavramlarını kendi namına iş görecek biçimde boca ettiği bir dil içinde madun, acılarını, ezilmişliğini ve inkar edilmişliğini ifade edebilir mi? Karşı-dil inşa etmenin imkanı nerededir peki, kimdedir? Gramsci’nin işaret ettiği organik entelektüelde veya bizde bilindiği gibi, kolektif aydında mı?

Latife’nin dersleri, bu önderlik ve temsil meselesine de hınç duyuyor:

“Ey kolektif aydın, niçin yalan söyledin biçare kadınlara.” (s. 71)

Mutlak olmaya talip özgürleşme vaadinin romantik kaçması bir yana, liberal ‘empati’ önerisine nefret besleyen bir anlatımla, kendini sömürüyü ve şiddeti bizzat tecrübe edenin yerine ko-ya-maz-sın diyor.  Yani bir yanda Cezayir’de ‘şefkatli’ bir Fransız subay eşini otokton bir Arap kadınıyla empati kurmaya davet etmenin ‘siyasetin sonunu’ getiren alçaklığı, diğer yanda beyaz orta sınıf konforunu reddedip ‘yoksulluğa’ talip olmanın nihayet yarattığı uyumsuzluk ve olamama hali duruyor. Çünkü temsil, temsil edene iktidar sağlayarak onu zulmün doğrudan muhatabı olanlar karşısında ‘başkan,’ ‘komiser,’ ‘önder’ yapıyor. Bu örgütsel pozisyonların bedel gerektirmediği, başkanların, komiserlerin, sekreterlerin geleneksel aile ve toplumsal cinsiyet yapısının yanı sıra çıplak devlet şiddetine maruz kalmadığı ve şiddeti göğüslemediği sanılmasın; Latife Tekin, kendi deneyimlerini çağrıştıran bir anlatıyla yöntem önerisinden ziyade devrimciliğin ontolojisine dair bir soru işareti ortaya atıyor.

“Artık ben, o yoksul insanların evladı olarak çok iyi biliyorum ki, hiçbirimiz onlardan yana değiliz. Ama onlar hep bizden yana.. İşte ben ve kaderim bu yüzden de benziyorduk Hz. Ali ve küçük oğluna.” (s. 147)

Huzursuzluk, hakkını verememiş olma, kendinden razı olmama ve çırpınma hali bu. Ve bu acayip anlatıya sesler eşlik ediyor daima: Mırıltı, hırıltı, hışırtı, fısıltı, şıpırtı, çıtırtı, kıpırtı, “ay ruhlar,” “sayın ruhlar,” kahkahalar, gece evleri… Tam olarak bir yazı mı okuduğumuzdan, bir görüntüye mi baktığımızdan, yoksa rüya mı gördüğümüzden kuşkuya düşüren bir biçimle, ‘tür’ kodlarıyla düşündüğümüzde ise apaçık bir ‘biçimsizlikle’ yazıyor Latife. (Sevim Burak akla gelmiştir diye tahmin ediyorum.) Böylece bir sayfa okuyup doyuyoruz. O sayfayı düşünmek, çözmek, ifadelerin şiddetiyle uzlaşmak ve hırpalanmaktan yorgun düşmüş halde uyumak gerekiyor; çünkü kemik, damar, sızı, ağrı, yanma, parçalanma, dağılma, burkulma, bükülme, kırılma gibi ifadelerin ördüğü cümleler, mümkün olduğunca steril olmasına dikkat ettiğimiz gündelik hayatımıza saldırıyor açıkça. 2015’te Suruç’ta 32 kişinin öldürüldüğü bombalı saldırıdan yaralı olarak kurtulan Loren Elva’nın yazdığı gibi: “İyi değilim, iyi olmayacağım, iyi olmayın.” Gece Dersleri isminde, yorganın altına girdiğimizde huzursuzluğumuzla, iyi olmayışımızla yüzleşmeye davet eden bir yan yok mu zaten?

*

Başlarken sorduğum kurucu şiddet ve karşı-şiddet-olarak-ben olmak sorusuna dönerek bitireyim. Ulrike Meinhof Kızıl Ordu Fraksiyonunu 1970’te kurduğunda 36, Angela Davis aynı yıl Siyah Panterler üyesi George Jackson’ın kardeşinin mahkeme salonuna silahlı saldırı düzenlemesi sonrasında silahları temin etme suçlamasıyla cezaevine konduğunda 26 yaşındaydı. Leyla Halid, 1969’da Filistin Kurtuluş Örgütü adına Roma’dan Tel Aviv’e kalkan Amerikan uçağını kaçırdığında 25, Celia Sanchez kurucularından olduğu ve Batista rejimini devirerek Küba devrimini gerçekleştirecek olan 26 Temmuz Hareketinin örgütlenmeye başladığı 1953’te 33 yaşındaydı. 1980 öncesi devrimci bir yapıda mücadele eden Latife Tekin, askeri darbeyle birlikte rejimin örgütlü politik hareketlere karşı dev bir vampire dönüştüğü dönemde bir odaya kapanarak yazmaya başladı. “12 Eylül’ün şiddetini bertaraf edip parçalanmamak için benim de o şiddette bir şey yapmam gerekiyordu” diyen** Latife, Sevgili Arsız Ölüm’ü 1983’te bitirdiğinde 26 yaşındaydı. Çocukluğunu batıda, 90’ların tamamıyla apolitikleştirilmiş kültürel ortamında geçiren ben ise Latife Tekin’i bu yıl ilk kez yüz yüze dinlediğimde 29 olmuştum. Konuşmasının bir yerinde Salman Rüşdi’nin “Gece yarısı bir köpek havlıyor, sanki köpek olmaktan çıkmak istiyor” sözlerini aktarmış ve neredeyse kendi kendine sormuştu: “Ben de yazarak, yazarlıktan çıkmak isteyen bir köpek miyim?”

Öz yıkımın en üretken, en etkileyici hallerini alan Gece Dersleri, şiddete direnmek yerine karşı şiddetin bizatihi kendisi olmanın imkan ve yöntemlerine dair elle tutulur, gözle okunur bir ‘şey-metin’ işte.

*  Latife Tekin, Gece Dersleri, İletişim, 2016, s.146

** Pelin Özer, Latife Tekin Kitabı, Everest Yayınları, 2005, s.21

Not: Yazı başlığında kullandığım Şiddet-yazı ifadesini, Ahmet Ergenç’e borçluyum.