Sevinç Çalhanoğlu ile Söyleşi: Yazmaya Başlamak için Bir Kez Ölmek Yeter

Yazı bize kaybettiklerimizi geri vermez ama kaybettiklerimizle, bizimle aynı şeyi yitirmiş insanlarla arayışa çıkmamıza yardımcı olur.

Sevinç Çalhanoğlu’nun şiirine dair K24’te yayınlanan yazısında Nilay Özer şöyle demişti: “Evde Bir Gezinti ve Et/ve/Fal, ikisi de modernist, deneysel, performatif ve çoksesli… bu iki kitap, teknoloji çağında sözün ve yazının macerasını kavrama yetisiyle önemli, öncelikle.” Bu saptamaya katılıyorduk ve bu “kavrama yetisi”ni irdelemek için Sevinç’le zihinsel mekanımızda bir araya gelmek istedik. İyi okumalar.

Pina Bausch’un unutulmaz eseri Cafe Müllér, Bausch’un II. Dünya Savaşı sonrası babasının Almanya’da çalıştığı bir kafedeki görüntülerinden hafızasına kalanlara, yani Bausch’un çocukluk anılarına dayanır. Cafe Müllér bir dans koreografisi olmasına rağmen eserin arkasına gizlenmiş bir edebi kurgu, hafıza ve mekan sorunu, yorgun bir yas tutma süreci görürüz. Cafe Müllér’de dans eden bedenlerin gözleri kapalıdır, nesnelere çarparlar, bazen yorulurlar ve tekrar hareket etmeye devam ederler. Senin de ilk kitabın Evde bir Gezinti: Periferik’te mekan tuttuğun yer ev, Et/ve/Fal’da ise sıkça Şişli Etfal Hastanesi. Bu iki mekan da şiirlerinde direkt ya da dolaylı olarak dile geliyor, bize insan olmaktan duyulan yorgunluğu ve gidenin ardından tutulan yası anlatıyorlar. Buradan yola çıkarak şunu merak ediyoruz: Senin için dans ve sanat performanslarının, tiyatronun ve özellikle şiirin hafıza ve mekanla ilişkisi nasıldır? Senin şiirinde mekan nasıl imgeleşir? Hafıza, şiirine nasıl taşınır?

Mekan üretimine dair Henri Lefebvre bir üçleme öne sürer; algılanan mekan, zihindeki soyut mekan ve yaşanılan mekan. Bazen bunu birbirinden ayrı üç noktaymış gibi düşünmekte zorlanıyorum. Benim için yaşanılan zamanın içinde bu üç katman hep var, iç içe, altta, üstte. Bu yüzden yazının başına oturduğumda, zaten bu üç mekandan biri beni öncelikle çağırmış oluyor. Buyur diyor. Bu, bırakıp çok uzağa gidemeyeceğim bir mekan olabileceği gibi, çocukluğumun geçtiği bir sahil kasabası da olabilir. Dinlemek için yazıyorum. Aslında bir mekan, istediği kadar ağır, trajik olsun, bir yere konu olduğunda, söze geldiğinde, o ağırlığı biraz dağılır. Dağılarak neredeyse mekansızlaşır. Evde bir Gezinti evin bir köşesinde başlayıp doğanın uçsuz bucaksızlığında bitiyor. Et/ve/Fal hastanede başlıyor ve çeşitli şehirlerde çekilmiş manzara fotoğraflarıyla bitiyor. Hep aynı yerde dolanıp duran söze karşı, çünkü şiirler aynı mekanın içinde dönüp duruyor, fotoğraflar dünya hareketine, sıkışmanın tersi geçip gitmeye dair. Fal, bunalıp kaçtığım, yerime bir bakıcı ya da akraba bulup gittiğim, bir anlık da olsa başka yerde olmaya hasret kaldığım, bana söylenen, sonra da kendimi orada olmaya zorladığım günlerin tanığı olarak kitapta yerini alırken içimden geçen şuydu, en azından kitapta bir oh kısmı var. Hoh. Huh. Bunların çok azı kitapta yer bulabildi ama yine de görmüşsünüzdür, o dönem güneşin doğuşuna, o renklere takmıştım. Film bazen tamamen yanmış çıkıyordu. Sanki orada hiç bulunmamışsınız gibi, film bomboş. Parlak renkler saçılmış. Neyi çektiğinizi düşünüp durun, ne görmüştünüz, neye hayret etmiştiniz, neresiydi orası. Aynı his yazdıklarıma geri dönüp ancak birkaç kelime seçebildiğimde de oluyor. Ne zaman yazdığımı anlıyorum, gerisi yok. Sanki hiç olmamış gibi. Bazen, bu konuda çok kontrolcü olup, hem yazıyor hem ses kaydı tutuyorum. O an zihnimden geçenleri harfi harfine tarif etme hissiyle yanıp tutuşuyorsam, hiçbir şey boşluğa düşmemeli. Evde bir Gezinti, bu anlardan biri; ses kayıtlarımın deşifresi. Onu ancak evden beş bin mil uzakta dinleyip, yazabildim.

Helene Cixous, The School Of The Dead adlı kitabında yazarkişinin yazmadan önce “ölmesi” gerektiğini söyler. (To begin writing, we must have death.) Çünkü ona göre yazmak, bir şeyleri silmeye girişmek, primitif resmi yeniden bulmak, zemini kaydırmakla eş değerdir. Yazmak, ölmeyi öğrenmektir. Biz senin şiirinde, hem ölümü hem de senin yazmadan evvel bir Sevinç öldürüp başka bir Sevinç’le yola çıktığını gördük. Bununla ilgili düşüncelerini merak ediyoruz (ve bu soruya cevabın istediğin kadar uzun olabilir).

Et/ve/Fal’daki şiirleri düzenlemeye giriştiğim vakit Gezi başlamıştı. Gündüzleri şiirden kaçıp sokağa çıkıyor, sokaktan yorulup şiirlere dönüyordum. Sıkça, arkadaşım İdil’in evinde kalıyordum. Bir gün, şiirlerden kitap yaparken bulduk kendimizi. Twitter akıyordu, arada yapabileceklerimizin dışında, Indesign karşısındaydık. İç içe geçmiş günlerdi, hangisi beni hafifletiyordu bilmiyorum. Ama sürecin tahmin edilemezliği, şiddeti, iniş ve çıkışları, hastanede benim olan biricik hali nasıl da sarsmıştı! Bu yüzden bir Sevinç öldürdüğümden emin değilim, belki başkalaştım ama bu kesinlikle yazıdan önce değil, yazıyla oldu. Zemin defalarca kaydı, Cixous’ya hak veriyorum. Kaymasına el verdim. Yazının başına her oturduğumda işe, bir önceki yazdıklarımı silmekle başlıyordum. Defalarca başından kalktığımı sonra yine orada bittiğimi biliyorum. Bu yaşanmışlığı önce kendimle paylaşma hali, bir yere toplama, dosyalama, isim verme, yeniden dosyalama hali, iyileştirici olur diye düşünüyordum. Bu yüzden belki tek ölü yetiyordur yazının başına oturmak için. Birimizin diri kalması gerekiyordur.

Bir önceki sorunun devamı olarak düşünebileceğin bir şey sormak istiyoruz. Yine Cixous’ya dönüyoruz, fakat bu sefer The School of the Dreams kitabına. Burada Cixous rüyaların yazmayı nasıl şekillendirebileceğinden bahseder ve sonra “Uyurgezer Kalemler” ifadesini ortaya atar. Bunlar rüyaların getirdiği yabancılaşma duygusunu, paradoksları, karşıtlıkları, ilişkilerdeki zorlukları metinlerine taşıyabilmiş yazarlardır: Tsvetaeva, Lispector, Genet gibi. Sence sen bir “Uyurgezer Kalem” misin?

Uyurgezer Kalemler! Galeano’nun eşinin rüyalarını yazdığı bir kitap var: Helena’nın Rüyaları. Eşi birbirinden güzel rüyalar görmekle meşgulken, Galeano bunları yazma ihtiyacı hissediyor. Helena kendi yazmış olsa nasıl olurdu acaba demekten kendimi alamadığım metinler bunlar. Bir tanesinde, X-ray’den geçirilmesi zorunlu yastıklar insanların gece gördüğü rüyaları ele veriyordu. Böyle bir durumda kullanılmamış bir yastıkla mı giderdiniz, yoksa meraktan kafanızın altındakiyle mi? Devletlerin henüz kontrol edemediği tek özelimiz o kaldı, eğer yasalara uygunsuz bir rüyaysa gördüğüm beni rüyasızlıkla mı cezalandırırlardı? Bir daha hiç rüya göremeyecek olmanın kurgusu bile tüyler ürpertici. Çok iç açıcı rüyalar gördüğümden değil ama rüya, uyumak için en büyük sebebim benim. Orada uçsuz bir dünya var, heyecanla gözümü yummamı bekliyor. Bir casino, bir sirk gibi. Her zaman iyi numaralara denk gelmiyorum. Çok etkisinde kaldığım rüyaları yazıyorum çünkü başka türlü onun kehanetinden kurtulamam sanıyorum. Sadece rüyalarımın kaydını tuttuğum bir defter var, anımsama anından yazıya dökülene dek çoğu uçuyor ama o noksan haliyle bile bir sürü şeyi ifşa ediyor. Defalarca aynı rüyayı gördüğüm oluyor. Kayıp insanlar, kaybetmekten korktuklarım, patlamalar. Hayali mekanlar, belli sokaklar, meydanlar. Rüyalar mekanlarla kurduğunuz ilişkiyi de kolayca ele verir. İstanbul’la ilgili rüyalarımın çoğu Taksim’de geçiyor. Ben orada hiç yaşamadım ama bir anlamda da en çok orada yaşadım. Rüyalarımdaysa belli bir Beyoğlu var, şu anki rezil haliyle, benim onu bildiğim haliyle bile değil. Bambaşka. Rüyanın içindeyken biliyorum orası Taksim. ‘İstiklal’e çıkmaya’ henüz başlamadığım zamanlarda Pera ile ilgili okuduğum kitapların şekillendirdiği bir imge bu. Öyle kaldı. Ama mesela rüyada Amerika’daysam hep jetgiller misali bir düş oluyor bu. Uçan arabalar, gökdelenler, vericiler. Biri geçmişin hafızası diğeri fütüristik önizleme. Ortasını bulamadım.

İktidar son yıllarda, hemen her “tarihi” konuşmasında Necip Fazıl’ı anıyor ve ondan siyasi mesaj niteliği taşıyan şiirler okuyor. Bu şiirlere karşılık aldıkları olumlu refleksleri fırsat bilen hükümet, ülkenin neredeyse her şehrine “Necip Fazıl Sanat ve Kültür Merkezi” gibi merkezler açıyor. Belki de bu şekilde, Necip Fazıl geleneğinden gelen antisemit, milliyetçi, muhafazakâr ve faşist ideolojiye çoğalma olanağı tanınmış olunuyor. Yine hükümetin, darbe girişiminden sonra “15 Temmuz” temalı pek çok şiir/öykü yarışması düzenlediğini de görüyoruz. Bu dönemde, bir şair olarak, edebiyatın muhafazakâr ve faşist ideolojinin yükselişi ile ilişkisi üzerine ne düşünüyorsun?

Sanırım edebiyatı üstünkörü bir şekilde söylemine eklemek her iktidarda karşımıza çıkıyor. Çoğu zaman gülünç olmaktan öteye gitmiyor. Nazım Hikmet şiirleri de okudu aynı iktidar. Ama aynı dönemde çoğu şiir sansüre uğradı. İşlerine nasıl gelirse öyle. Neyi ne zaman kime karşı silah olarak kullanacağını da bilmiyoruz. Osmanlı’nın şiirle, şairlerle kurduğu bambaşka bir ilişki vardı, bundan farklıydı ama Osmanlı’da da hicivcilerin çoğu canından oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nde de benzer şeyler yaşadık, yaşıyoruz. Üstelik iktidarın, edebiyat bir yana, müzikle, dansla, yüreği burkma gücü olan herhangi bir sanatla kurduğu gerçekçi bir gönül bağı olsa böyle olmazdı diye düşünüyorum. İnsanlar 15 Temmuz için dışarı çıktıklarında nasıl kutlayacaklarını bilmiyorlardı. Bir ay, iki ay, üç ay boyunca bayrak sallamak, havai fişek atmak, kornalara basmak, ritimsiz alkış tutmaktı yapılan. Şiir yazan, resim yapan eş başkan Demirtaş’ı, saldırganlığa karşı kadınları mücadeleye çağıran Yüksekdağ’ı hukuk dışı hapiste tutan, Kılıçdaroğlu’nun gerçekleştirmek zorunda kaldığı yürüyüşü adalet istismarı olarak hedef gösteren ve bir yandan güzellik salonu açılışından tutun da memlekette o açılıştan şuna, her gün bir yere konuk olan, bas bas bağıran bir iktidarın içindeyiz. Medyadan hiç bahsetmiyorum bile. Yaratılması için paraların ve insanların acımasızca harcandığı bir kurgu içinde, buna inananlar ve inanmamayı tercih edenler olarak savruluyoruz. Dolayısıyla böyle bir ortamda OHAL’i anlatan bir şiir yazmamız şöyle dursun, sıradan vatandaş olarak korkularımızı dile getiren bir twit atmak, neden güvende hissetmediğimize dair Facebook’ta paylaşımda bulunmak bile edebi bir türün inceliklerini taşıyor.

Dilin tüketim aracı olması dışında kendine gelme, kendi olma eğilimi de vardır. Lacan, dilin özneden bağımsız işleyen yapıları olduğunu buldu, bilinçdışının işleyişi gibi bir işleyişi olduğunu da saptadı. Öte yandan, dilin tüketim aracı olmaktan çıktığı, kendine geldiği an belki de yalnız şiirdedir. Senin de Et/ve/Fal’da kırılmış, bükülmüş, bilinçaltının kırılan cam parçalarını taşıyan bir dilin var yer yer: “İlet Kesiyorlar,” “Laşıyor Anlamda,” “1/ey/yıldı/lül” vb. şiirlerinde olduğu gibi… Peki, başka bir deyişle, eksik, tamamlanamamış, belki senden bağımsız işleyen bu dil, genellikle verili dilin dışında başka bir dil kuramayan düzyazıda da var edebilir mi kendini?

Şiir, etrafında olan her şeyle yakınlık kurar, dille arasında bir mesafe olsun istemez, ona yaklaştıkça, büyüttüğü sözcükler başkalaşır, bazen çığırından çıkar, sadece ses, bir gürültü, belki yankı olur. Şiir, biçim olarak da size cömert davranır. İster yazan olun ister okuyan, şiirde ‘space’ boşluktan fazlası demektir. Şairin savurduğu cümleyi, okur kalkıp yanına koyuyor olabilir ya da orada biraz düşlere dalacaktır, şiirin de aynı boşluğa baktığını düşünerek. Şiir böylece dile de dilsizliğe de aynı anda seslenir. Sözcüklerle dile getirilemeyen de oradadır. Düzyazı biçim olarak böyle bir özgürlükle çıkagelmez. Ama çok iyi yazar olmak bunu gerektirir. Dili kıvıran, ona türlü büyüler yaptıran, dili silkeleyen, sizi aynı dilin yabancısı hissettiren yazarlar yok değil, yoksa Bilge Karasu’yu, Leyla Erbil’i, Sevim Burak’ı nereye koyarız?

Bununla bağlantılı olarak bir sorumuz olacak. Hayvanların belirgin sesleri var, kuzu meler, eşek anırır, at kişner vs. fakat insanın kendi “ses”i yoktur. (Belki buna itiraz edersin?) Konuşmak, heceye, anlamsız ses öbeklerine sesi bürümek, sonucunda cümleye ulaşmak da nihayetinde politikaya dahil bir eylem haline gelir. Bu konuda ne dersin?

Bayram öncesi ‘kurbanlık’ hayvanların dışında kalan canlıların tavırlarını ortaya koymak için yapabilecekleri şeyleri düşündüm. Atlar koşmayı kesse, tavuklar yumurtlamasa, kuşlar uçmasa, erik bu bahar yeşermese… Canlılar aleminin böyle bir aşamaya geçmesini dilediğimden emin değilim ama insan olarak çıkardığımız sesin, etkili bir politik eyleme dönüşmesi için doğayla beraber adım atabilmek çok isterdim.

Gittikçe kuraklaşan, doğaya dönüp onu çoğaltacağı yerde onu tüketen dünyada, her yeni günü başka bir kan tadıyla damağımıza yerleştiren günlerde, bir kadın olarak kendini nasıl canlı tutuyorsun?

Soru şöyle olsa ne olurdu: Gittikçe kucaklaşan, doğaya gidip onu çoğaltan, her günü tatlı bir heyecanla karşılayan dünyada kendini nerede görüyorsun? Bizim gerçeğimiz bu değil, öyle olsaydı bu soru önemini kaybederdi. Eve Merriam bir şiirinde, “Anne savaş neydi?” diye soracak bir çocuk doğurmayı hayal ediyorum, der. Anneliğe, insanlığa dair bir fantazi bu ama okumak iyi geliyor. Tam olarak aklınızdan geçenin söylenebilecek en iyi halini duymak, altını çizmek, sessiz de olsa buna katılmak. Sevdiğim metinleri yeniden okumak dışında son zamanlarda çocuk kitapları okuyorum. İyilerin olduğu, çocukların ölmediği, adaletin intikama dönüşmediği, açlık grevlerinin yaşanmadığı, yazların güneşli, kışların soğuk geçtiği, kıtaların ve hayvanların bir tehdit altında olmadığı, olsa da çözüme hızlıca ulaşmanın mümkün olduğu dünyalar bunlar, aç biriyle lokmanızı paylaşmanız yetecek miniklikte sorunlar. En güzeli, bu kitapları çocuklarla beraber okumak. Güçleniyorum sayelerinde, yavaşlıyorum. Tükettiklerimize karşılık günlük tutuyorum, günün herhangi bir saati yazılan birtakım şeyler diyeyim. Çocukken sahip olmak istediğim şeyleri yazardım sayfalarca, kaset çalarım olsun, kaset çalarım olsun, kaset çalarım olsun, sonunda o şeye sahip olmamın bir önemi kalmazdı. Tabii artık yazının dönüştürücü bir gücü olsun istiyorsunuz, verdiğiniz imzalar lehinize sayılsın, sokağa çıkma yasağı olmasın, kadınlar tecavüzcüleriyle evlendirilmesin, çocuklar çocuk olsun, atı alan Üsküdar’ı geçemesin, tehditlerle ülke yönetilmesin, kaza denmesin, yollar yapacağım diye doğa, yenileyeceğim diye tarihi eserler hiç edilmesin. Yazı bize kaybettiklerimizi geri vermez ama kaybettiklerimizle, bizimle aynı şeyi yitirmiş insanlarla arayışa çıkmamıza yardımcı olur. Kimi beklemeler, kimi oturmalar, kimi yürüyüşler de öyledir. Evden çıktığınızda karanlıktır içiniz, döndüğünüzde iyi açıldım dersiniz. İçtiğimiz kahveden, yediğimiz yemekten değildir oh’lar. Daha çok bir arada durmayı becerebilmenin tadıdır bu. Aynı dertten muzdarip olmak, kulak vermek, hatırlamak, ses etmek, her fırsatta çoğalmak, açılmak. Bu, bir fanzin için şiir yazmak da olabilir, bir eyleme katılmak da. Can işte bunlar hep.

Fotoğraf: Ali Taptık