Sessizlik. Nokta. Ve Sunulduğumuz Nedenler.

Noktanın vuruculuğunu iyi bilen ve kullanan bir yazar Yalçın Tosun. Başlangıcın sonda olduğunu hisseden bir sezgi bu adeta…

“Nedir, zaten evdeki hiçbir şey eskimemiştir.
Boz ışıksa hep aynı köşeden, aynı şarkıyı söyler.
Dalga geçer, yüzüme yüzüme vurur gibi…
Hiçbir şey eskimez, evet bu evde.
Bir benden başka.”

Bazı kitaplar sessizlikle kucaklanmalı; bazı metinleri okumaya noktalardan başlamalı. Elimde Yalçın Tosun’un dördüncü öykü kitabı, Bir Nedene Sunuldum, içimde rengârenk bir sessizlik, gözlerim noktalarda takılı…

bir nedene sunuldum
Zira Tosun, metinlerinde sessizlik anlarıyla yer açar sözcüklere; sessizliğin yarattığı boşluk içinde hareket alanına kavuşur sözleri. Telaşlı bir dirimi vardır sözcülerin; kanat çırparlar. Okuru bir sonraki cümleye uçurur, bir kelebek öpücüğü bırakır ruha… ve kaçarlar sonra.

“Yaptığı şeye göre nasıl da değişiveriyordu bir anda ellerin anlamı. Uçarı ve genellikle yarım kalmış bir rüyadan, zamanı iyi ayarlanmış bir hoyratlığa ustalıkla geçmeyi biliyordu.”

Noktalardan başlamalı dedik Tosun’un metinlerini okumaya. Noktanın vuruculuğunu iyi bilen ve kullanan bir yazar Yalçın Tosun. Başlangıcın sonda olduğunu hisseden bir sezgi bu adeta; her yeni cümlenin, her anlatının başlangıcını bir noktaya borçlu olduğunu bilen bir içgörü… Noktaya hakkını veren; sözcüklere, sessizliğe ve elbet sonlara saygılı bir yazınsal tercih.

“Güneşte kalmış bir metal gibi kavurucu, parladığı an sönüveren çocuk gülüşlerini andıran yanıltıcı bir doygunluk. Kazısa, altından korkuları çıkacaktı. O yüzden kazımadı.”

Elbette Tosun’un öykücülüğünün genel hatlarını bu kadar daraltmak mümkün değil. Duru bir çıplaklığı çağrıştıran içtenliğinden; yapaylığın arabeskinden uzak durmayı bilen titizliğinden; gündeliğin, dikkatten kaçanın derinliğine inen bir öykü dünyasından söz etmezsek ayıp. Bu öyle kendiliğinden, öyle cesur bir dünya ki insan kendi itiraflarını okuyor adeta Tosun’un öykülerinde. Henüz kendine bile dillendirmediği itiraflarını.

“Kim olursa olsun, hemen açmam ben. Bekletirim. Daha önemli duymak için değil kendimi. Tam tersine, kendime biriyle konuşurken iyice katlanamadığımdan, sesime bulaşmış, rahatsızlığımı gizlemeye çalışan o sahte rikkati duymak istemediğimden yaparım bunu. Belki de en çok, biriyle konuşurken kendimin daha fazla farkına vardığımdan…”

Tosun dördüncü öykü kitabında, öykü dünyasını daha da derinleştirmeyi başarmış. Kimi anlatı bozkırlarla zenginleşmiş, kimi kesif bir çıkışsızlıkla. Kimi daha da çeşnilenmiş sözcüklerle sarsıyor insanı, kimi yoğunlaşan şiirsel anlatımıyla. Öykülerin dokunaçları hassaslaşmış; kamçısı insanın en gizli derinliğine ulaşacak denli ustalaşmış. Evet ya, cinsellik. Cinsellik yıkımla, özellikle de öz-yıkımla ilintisi içinde şekillendirmiş öyküleri – yaşamı da şekillendirdiği gibi. Bir bitmişlikle beliren, bir bitmişliği dirilten (ya da yaşayan ölüye çeviren) cinsellik. Rafa kaldırılmış dirimin çığlığı olarak cinsellik; ölümün gölgesinde kendini duyurmaya çalışan; bir ömür boyu yokluğun, eksikliğin, yaşamamışlığın bedeli olan çığlıkta dillenen o cinsellik. Cinselliğin belki en yaygın, belki en az dillendirilen hali…

“Yine birlikte düşelim o uçurumlardan. Şimdi, düşümde olsa bile.
İlk seferindeki gibi.
Tek seferindeki gibi.”

Yalçın Tosun öykülerinde her zaman öne çıkan çarpıcı gerçeklik bu kitapta toplanan öykülerde de belirgin bir çerçeve oluşturuyor. Göze çarpmayanı çıplaklaştırıyor Tosun; önemsizin derinliğindeki o kapkara uçurumu gösteriyor.

“Sarı saçları büyüdükçe koyulaşıverenlerdeniz biz; bana öyle geliyor ki, hayat oradan başlıyor intikamını almaya.”

Ve sonra:

“Etrafımdaki kalabalığın yüzlerine bakar, bilseniz ne hayatlar uydururum. Hepsinin, kendi hayatlarındaki başrolü oynuyor sanmalarındaki zavallılığı düşünür ve gülerim içimden.”

İçimizden güldüğümüz, içimizden ağladığımız; içimizde, ne olursa olsun, öncelikle kendimizden saklı tuttuğumuz ne varsa gizlerinden sıyrılır Tosun’un satırlarında. Hayır, bir aydınlanma değildir söz konusu olan. Hani elden kayıp düşüveren, tuzla buz olan bir bardak gibi sıradan, önemsiz, gözden kaçan bir gerçekliktir açığa çıkan.

“Bazı bazı öyle bir bakardı ki gözlerime, içimde kapılar, pencereler açık kalmış sanar, öyle eser dururdum. Anlıyordu beni be abla. Herkesten iyi anlarcasına bakıyordu.”

İşte, bu kadar. Sonra sessizlik. Sonra nokta.

Bu, okurun araya koyacağı mesafeyi (mesafe demişken: “Mesafe… Hayatta en derinden inandığı ve bağlandığı büyülü sözcüğüydü bu. Her derde devaydı çünkü.”) kendisinin belirleyeceği bir gerçekliktir; Tosun’un öyküleri dayatmaz, zorlamaz. Kendine yeten bir içselliğe davet eder yalnızca. Ve bu içselliğin – bu uçurum dünyanın – okurun dünyasına akraba olabileceğine şöyle bir değinir. Gerisi okura kalmış…

“Kendimin farkına varmamak için, zaten zar zor katlandığım, içinde bulunduğum o ânı genişletecek, ağırlaştıracak, çekiştirip uzatacaktım, yeni yüklere gebe şeylerden kaçınmak için her şeyi yapardım ne de olsa.”

Ben bu akrabalık fikrine sıcak bakan okurlardanım; Tosun öykülerinin içimde yarattığı gelgit bundan olmalı. Bundan olmalı, kimi öykülerini üç kez okumam: ‘ben’ için, ‘benden gizli ben’ için ve ‘benden uzak diğerleri’ için… Belki de budur öyküsünün derinliği; karanlığı ve dirimi iç içe geçiren gelgiti…
“Çünkü o da bir hayal kırıklığıdır.
(…)
Her şey biraz hayal kırıklığıdır bu hayatta.
(…)
Hep med cezirsizliktendir…”