Salgın Kayıtları XVI: Yeşim Tabak

Ağzımız maskeyle kapatılmış (işlevi yanında sembolizmini de es geçmeyelim) ve üretimin iyice dışına itilmişken, birbirimizden korkar halde geçireceğimiz bir ‘resetlenme’ sürecinden ne umabiliriz?

1. Bu salgın hayatınızı nasıl etkiledi, radikal bir kırılma yaşadınız mı? ‘Eskisi gibi olmayan’ şeyler var mı?

Önümüzün kaos olduğunu bilmenin kendisi, şimdiye ait eylemlerin anlamını sorgulatan, en azından askıya alan bir kırılma başlı başına. Ama an itibariyle, eski hayatımın bir versiyonunu yaşama çabamı sürdürebiliyorum.

2. Evde kalınan bu durumda, evinizle, ev dediğiniz yerle ve evin dışıyla alakanız değişti mi?

Bir süredir zaten evde çalışıyor ve dışarı çok da sık çıkmıyordum açıkçası. Beyoğlu’nun en gürültülü sokaklarından birinde oturuyorum. Dolayısıyla, evin atmosferi tamamen değişti. Haftada üç-dört gece bangır bangır “Para Bizde”yi dinlemem gerekmediğine memnum değilim diyemem; ama temelde, bu sessizliğe sevinemiyorum tabii. Yirmi metre yürüyünce kendimi İstiklal Caddesi’nin kalabalığında bulacağımı bilmek, evi bir sığınak haline getiriyordu. Tercih hakkınız olmayınca, ev konforlu bir hücreye dönüşmüş oluyor.

3. Kendi alanınızda (edebiyat, sinema, müzik, tiyatro, politika, çağdaş sanat, felsefe, sosyoloji, gazetecilik vesaire…) nasıl bir değişim oldu? Teoride ve pratikte?

Sinema üzerine içerik üretenler olarak, ister istemez yayınlarımızı dijital platformların sunduğu seçenekler ve sinema tarihi üzerine yoğunlaştırdık. Salgın önlemleri gevşetildiğinde, sosyal mesafenin psikolojik kalıntıları bir süre daha devam edecektir diye düşünüyorum. Bu da sinemaların ve festivallerin yeniden canlanması zaman alacak demek. Öte yandan, dünya ekonomisinin küçülmesinin, festivalleri döndüren ve oralarda gösterilen filmleri destekleyen fonları nasıl etkileyeceğini göreceğiz. Orada da bir küçülme bekleyebiliriz sanırım. Derdini sinemayla anlatmak isteyenlerin bundan böyle özellikle yapım süreciyle ilgili daha yaratıcı (ve düşük bütçeli) çözümler üretmesi gerekebilir.

4. Yakın gelecekle ilgili ne düşünüyorsunuz, bu salgın gelecekte bir ciddi değişime yol açar mı? İnsanların yaşayış ve düşünüş şeklinde bir değişim olur mu?

“Salgının ikinci dalgası” dillerden düşmediğine, Merkel gibi dünya liderleri başından beri “2021 baharına kadar böyleyiz” vb. beyanlarda bulunduğuna ve örneğin Cambridge gibi kimi kurumlar da o tarihlere kadar açılmayacağını şimdiden duyurduğuna göre, bu yaz bir miktar rahat nefes alır gibi olsak bile, önümüzdeki aylar boyunca bu durumun uzantısı olan (öngöremeyeceğimiz) türlü gelişmeyle çalkalanacağımızı varsayabiliriz. Zaten çökmüş bir sistemin türlü ‘güvenlik önlemi’yle kilitli kalması için çok uzun bir süre bu. Ve belli ki bu esnada oluşacak devasa sosyal zayiat göze alınmış durumda.

Salgının öngörülmüş olduğu söyleniyor ama işin bu kısmıyla ilgili, sancılı da olsa umut verici (herkesi kapsamaya aday) bir dönüşüm planının izine rastlayamıyoruz uluslararası siyasi söylemlerde. Öte yandan, küresel anaakım medyanın tarafsız bilimsel tartışmaları dışlayan aşırı manipülatif yayıncılığı ve sosyal medyadaki sansür de, sadece sağlık bazında bile, güvenilir bir uluslararası karar mekanizmasının olmadığını gösteriyor. Herkes “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyor. Dünya liderleri de bunu söylüyor, karantinadayken ‘az tüketmenin, doğanın, insanın insana ihtiyacının’ vb. önemine ilişkin aydınlanmalar yaşayan insanlar da. Burada aynı şeyin kastedildiğinden şüpheliyim açıkçası.

“Salgın bitti” dendiğinde uyanacağımız dünyanın, bizlerin talep ve temennilerine göre şekillenmiş olacağına dair bir emare göremiyorum. Bir sistem kimin kontrolünde yıkılırsa, yenisini de o kurar, öyle değil mi? Ağzımız maskeyle kapatılmış (işlevi yanında sembolizmini de es geçmeyelim) ve üretimin iyice dışına itilmişken, birbirimizden korkar halde geçireceğimiz bir ‘resetlenme’ sürecinden ne umabiliriz? Parlak vaatlerle, havuç göstermekle işleyen bir ekonomik sistem yıkılırken, “virüs önlemleri” dışında herhangi bir vaadi dahi bulunmayan bir sisteme geçiyormuşuz gibi geliyor. Uzuuun vadede, “her şeyin olması gerektiği yere varacağını” varsayabiliriz elbette. Ama yakın gelecek -salgının altını çizdiği ‘kader birliği’ sorgulayıcı bir ‘ses birliği’ne dönüşmek için ‘mucizevi’ bir imkân bulamadığı sürece- “herkesin başının çaresine baktığı” bir gelecek olacak gibi görünüyor.

5. Anlatmak istediğiniz bir salgın anısı ya da rüyası var mı? 

İlk karantina uygulaması başlarken, evimizde 20’li yaşlarında iki Avusturyalı genç kalıyordu. Önce çok ciddiye almadık; eve bolca şarap depolamakla yetindik. Konsoloslukta staj yapan oğlanı gecenin bir vakti arayıp “bu gece gittiniz gittiniz, yoksa aylarca kalırsınız” dediklerinde, işin ciddiyeti anlaşıldı. Ama hangi uçağa, hangi Avrupa ülkesine bilet bulsak, yarım saat sonra “uçuş iptal oldu” mesajı geliyordu. Anca sabaha karşı bulduğumuz beşinci uçakla gönderebildik çocukları. Salgın hikâyesinin uzun süreceğini gerçek anlamda idrak ettiğimde, üç gece üst üste, 4K film netliğinde, uyandığımda her detayını hatırladığım rüyalar gördüm. İnternette bakındım, birçok insan aynısını yaşamış.

6. Bu salgın zamanlarının size hatırlattığı ya da size eşlik eden kitap, film ya da müzikleri sorsak?

İlk birkaç hafta sabahları Yo-Yo Ma’nın Bach yorumlarını dinledim. İlk günlerde en çok aklıma düşen filmse, Tsai Ming-liang’ın ‘The Hole’u (1998) oldu. Salgın hastalık sebebiyle boşaltılmış bir toplu konutta geçer. Bir adam ve tanımadığı alt komşusu kadın, binada kalmayı sürdürürler. Adamın bir tamir işi için çağırdığı tesisatçı, yerde bir delik açılmasına sebep olur ve o delik, zaman içinde tuhaf bir iletişim noktasına dönüşür. Tsai Ming-liang’ın filmlerinde her zaman ağır melankoli vardır, ama üzerine eklediği şefkat ve kara mizah (bazen bu filmde olduğu gibi müzikal unsurlar), o melankoliyi tam anlamıyla karamsar bir şey olmaktan çıkarır ve tüm duyguları bir arada kabul etmeye davet eder.

Yazı görseli:

Cailin Alainn ONeill

Sanatçının izniyle