Salgın Kayıtları XV: Hera Büyüktaşçıyan

Bu salgın veya kolektif içe dönme süreci sadece adada yaşayan birisini değil, herkesi birer adaya dönüştürdü. Kendi kabuğuna ve kendi kıyılarına çekilen binlerce arşipelago/takımada gibi oldu yeryüzü.

1. Bu salgın hayatınızı nasıl etkiledi, radikal bir kırılma yaşadınız mı? ‘Eskisi gibi olmayan’ şeyler var mı?

Eskisi gibi olmayan şeylerden ziyade, hayatımda eskiden beri var olan, ancak bir süredir zamanı haşin bir şekilde kullanmanın sonucunda varlığını unuttuğum bir düşünüş biçimini geri getirdi bu salgın süreci. Esasında yıllardır adada yaşayan birisi olarak, hem fiziksel hem de zihinsel anlamda her şeyden uzak ve izole olma haline alışkınım. Bir ada gibi düşünmek ve gündelik hayatıma dair zaman ve hareket kavramını buna göre ayarlamak yıllar içerisinde bünyemde yer ettiği için bu bağımsız kara parçası ayrılmaz bir parçam haline geldi.

Son dönemlerde bu hissiyattan ve özümden kısmen uzaklaştığımı, şehir ile ada arasında mekik dokurken, hayatın ve çevrenin getirdiği tüketici hızın içinde kaybolup gittiğimi hissettiğim bir arafta kalma halini deneyimlerken, bu karantina süreci başladı. Bu zorunlu içe kapanma durumu, şehir ile olan bağlantımı da tamamen kestiği için bir süredir kaçtığım ya da ertelediğim bir yüzleşme dönemine girmiş oldum. Uzun bir süre kendi derinliklerimdeki dalgalanmalara kapılmaktan hiçbir şey yapamadım. Olması gereken de buydu belki de… köklere inmek. Adeta giderek durağanlaşan, hareketi ağırlaşıp taşlaşmaya başlayan bir oluşumun adım adım dönüşümüne tanık olmak gibiydi.

Belki de bir adaya dönüşmek, her şeyden uzakta bir kara parçasının gözünden bakıp düşünmek böyle bir şeydir. Zaman zaman derinliklerinde üzeri örtülü karanlıkların yarattığı depremle sarsılıp, kimi zaman da bu sarsıntıdan doğan yeni oluşumların yeşermesini bünyesinde barındıran canlı bir organizma gibi… Akıp giden zamanı hep mesafe alarak gözlemleyen, hız ve durağanlık, ses ve sessizlik, yakınlık ve uzaklık, görünürlük ve görünmezlik arasında yaşama dair kurulu bir yapı gibi sanki.

İşte bütün bu ikilemler ve yüzleşmelerle baş başa bıraktığı için bu salgın veya kolektif içe dönme süreci sadece adada yaşayan birisini değil, herkesi birer adaya dönüştürdü. Kendi kabuğuna ve kendi kıyılarına çekilen binlerce arşipelago/takımada gibi oldu yeryüzü. Zamansızlığımız ve öncelikli olduğunu düşündüğümüz şeyler, yerini öz olana bıraktı da diyebiliriz.

2. Evde kalınan bu durumda, evinizle, ev dediğiniz yerle ve evin dışıyla alakanız değişti mi?

Evde çok az vakit geçiren ve sürekli dışarıda olma haline alışkın birisi olarak, evde kalmak gerçekten beni hem hayata yeniden bağladı hem de bedenimin içinde bulunduğu bu mekanı daha farklı görmemi sağladı. Ev ve beden, ikisi de içerisi ve dışarısı ile bağlantıda olan haneler gibiler. Ev, bedenimizi sarıp sarmalayan, formuna ve içindeki enerjiye göre kendimizi konumlandırdığımız, zamanın akışını takip etmemizi içeri akıttığı ışığın hareketiyle sağlayan, öznel ve kolektif bir birikim/hafıza alanı olduğu gibi, bedenimiz de bütün bu külliyatın biriktiği bir mekan aynı zamanda.

Evde geçirdiğimiz bu uzun süreçte, her şeye sıfırdan başlıyormuşum ve içinde bulunduğum mekanı yeni tanıyormuşum gibi hissettim. Sanki yıllardır uzanarak kitap okuduğum koltuktan izlediğim oda, zemindeki parkenin çizikleri, her havada değişerek içeri süzülen gün ışığı, üst kattakilerin terlik sesleri vs gibi bunca zamandır bildiğim ve duyularımın özümsediği ses ve görüntüleri yeni fark ediyormuşum gibiydi. Bütün bunları keşfettikçe sokağa çıkma isteğim giderek azaldı (tabii virüs korkusunun da büyük etkisiyle). Günler daha çok, adada yaşamanın nimeti olan ormanda yürümenin dışında, çoğunlukla bahçede ya da evin içerisinde yer değiştirerek, ışığın hareketine göre içeri ve dışarı arasında gidip gelerek geçti.

Sanırım bu süreçte hepimiz için fiziksel ve zihinsel mekan algısının iç içe geçmesiyle, yeni bir mekan algısı ortaya çıktı. Fiziksel olarak bizi çevreleyen bir alanın içinde olmak, gündelik ihtiyaçlarla farklı bir ilişki kurmamızı sağladığı gibi (örneğin pişirdiğimiz yemekle ve mutfakla olan ilişkimiz gibi), normal hayatın akışında farkında olmadığımız zihinsel hareket alanını ve sonsuzluğunu keşfetmemizi de sağladı.

3. Kendi alanınızda (edebiyat, sinema, müzik, tiyatro, politika, çağdaş sanat, felsefe, sosyoloji, gazetecilik vesaire…) nasıl bir değişim oldu? Teoride ve pratikte?

Sanırım hepimizin ilk deneyimlediği ve gözlemlediği şeylerden birisi, sanal mekanların oluşması ve büyük bir hızla paylaşıma açılması oldu. Birçok galeri, fuar ve kurum sergilerini, sanatçı konuşmalarını vs çok hızlı bir biçimde online platforma taşıdı. Aynı şekilde kütüphaneler, arşivler, filmler; hepsi farklı bir devamlılık ve ulaşılabilirlik sağlamak adına birçok kaynağı dolaşıma açtılar. Bütün bu çabaların birleştirici bir etkisi olduğundan kuşkum yok. Ancak, kendi adıma yaşama dair böyle sarsıcı bir sürecin içindeyken bütün bu enformasyon bombardımanı açıkçası ilk zamanlarda bana çok fazla gelmişti. Bu yüzden kendimi istemsiz bir biçimde geri çekmiştim.

Elbette devamlılığı sağlama çabası, sistemin yarattığı bir koruma ve hayatta kalma mekanizmasından kaynaklanıyor olabilir. Ancak hareketimizi kısıtlayan, büyük bir çoğunluğu darboğaza sokacak ve ekonomik sonuçları çok ağır olabilecek böylesine derin bir sarsıntıdan daha farklı ve yapıcı paylaşım biçimleri ortaya çıkarılabilir diye düşünüyorum. Sanatın her anlamda mekan ile ilişkisini önemseyen (ve özleyen) birisi olarak, sanal alanın bir şeyleri bu kadar çok tüketime açması beni endişelendiriyor. Yeni ifade biçimleri ve paylaşım mekanizmaları yaratmak zaman alacak bir süreç elbette. Bütün değişimin nasıl bir yön alacağını hepimiz göreceğiz.

Bu süreçte farkına vardığım şeylerden birisi de, sistemin oluşturduğu hızın ve kısıtlı zaman dilimlerinde üretmenin yarattığı sınırlanma hali oldu. Çoğu zaman ürettiklerimizi gerektiği biçimde paylaşıp, özümseyemeden başka bir sürecin içerisinde buluyoruz kendimizi. Oysa ki bizi etkileyen ve üretmemize önayak olan, yaşamın kendisinden gelenlerle ilişkimiz bu şekilde olmamalı. Sürekli bir noktadan diğerine sürüklenmeye alışkın olan zihinlerimiz ve yaratımlarımız arasında daha farklı bir ivmeyle ilerleyen bir bağ kurmak sanki daha anlamlı. Bütün bunları sorgulamak ve pratiğe geçirmek zaman alacak şeyler ve bir tür öğrenme süreci gibi hepimiz için. Kendi adıma bu zamanı pratiğime dair neyi değiştirmem, geliştirmem ve neler öğrenmem gerektiğini sorgulayarak geçirdim, geçiriyorum. Alıştığım kalıpların dışına çıkmak için çabalıyorum diyebilirim.

4. Yakın gelecekle ilgili ne düşünüyorsunuz, bu salgın gelecekte bir ciddi değişime yol açar mı? İnsanların yaşayış ve düşünüş şeklinde bir değişim olur mu?

Önümüzde bizi nasıl bir sürecin beklediğini bilemediğimiz bu tekinsiz döneme dair endişelerim olsa da, bir yandan hem öznel hem de toplumsal hayata dair yaklaşımımızın değişebileceğini düşünüyorum. Bütün dünyada eş zamanlı olarak yaşanan bu kolektif içe kapanış zorlayıcı olduğu kadar önemli bir değişim fırsatı bence. Alışılagelmiş yaşamsal kalıpların, iktidara bağlı sistemlerin yeniden düşünülmesi ve farklı yapısal oluşumların inşasına geçmek adına köklü değişimlere vesile olabilir.

Önceliği olduğunu düşündüğümüz her şeyin sarsıldığı böyle bir zamandan sonra sanırım daha sadeleşmiş ve mütevazi bir yaşama biçimini benimsemeye ve parçası olduğumuz doğayla daha farklı bir ilişki kurmaya başlayacağız. Yaşanacak ekonomik sarsıntıların sonuçlarının ağır olacağından kuşkum yok. Ancak umarım bu darboğaz hali, farklı destek mekanizmalarının doğmasına da yol açabilir.

Yaşamın özüne bu kadar köklü olarak dokunan bir sürecin izlerinin de derin ve uzun soluklu olacağını düşünüyorum.

5. Anlatmak istediğiniz bir salgın anısı ya da rüyası var mı?

Benim için en unutulamayacak olan anlardan biri, karantina sürecinde adalara giriş çıkışın kapatıldığı haberini aldığım gün olacak muhtemelen. Sevinçle karışık bir ürperme (kapana kısılma) hissi gelmişti. Sonrasında adayı ilk kez keşfeden biri gibi, ıssız sokaklarda sayısız yürüyüşlerde buldum kendimi.

6. Bu salgın zamanlarının size hatırlattığı ya da size eşlik eden kitap, film ya da müzikleri sorsak?

Salgının bana ilk hatırlattığı kitap Bilge Karasu’nun Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı‘ydı. Kitapta Andronikos’un, parçası olduğu sistem ve yaşantıdan uzaklaşarak, karşı kıyıya  doğru yola çıkma ve adayı keşfetme hali tam da yukarıda bahsettiğim ıssızlaşma ve bir ‘Ada’ya dönüşme halini hatırlatmıştı.

Bu süreçte odaklanmakta zorlandığımdan ötürü birkaç kitabı aynı anda okumaya çalıştım. Bunlardan birkaçı;  Kafka’nın Şato‘su , Thomas More’un Ütopya‘sı, Bilge Karasu’nun Narla İncire Gazel‘iydi.

Filmlere gelince; ağırlıklı olarak Miyazaki filmleri, çeşitli belgeseller ve arada eski Yunan komedi filmleri izledim.

Yazı görseli:

Hera Büyüktaşçıyan, Körler Ülkesinin Karşısında

Enstalasyon detayı, Galeri Mana, 2014, Fotoğraf: Ali Yavuz Ata

Sanatçının izniyle